31 Ekim 2012

İnanmıyorum: Geri döndüm!!!



Aman Allah'ım!!!Ben kaç yıldır buralarda yokum acaba??? Şifremi unutmak üzereymişim!! :)
Herkese merhaba! Yani hala birileri buralardaysa...

Hani son yazıma bakan kişi "Amma da gezdi bu hatun" diyebilir...
Keşke gerçekten öyle olsaydı.

Bir süredir (tam olarak geziden döndüğüm gün olan 10 nisan 2012 tarihinden bu yana demek daha uygun sanırım) çağın vebası ile yakinen tanışmış durumdayım. :)
Tabii ki, kendisi ile birbirimizi sevmedik. Ama çaresiz bir süre kendisinin varlığına katlandık. Sonra uzaaaak çoook uzaaakkk yere yolcu ettik, dileriz ki bir daha karşılaşmayız.

Allah kimseyi sağlıkla sınamasın.

Hayır, ne yazık ki bu savaşı kazanan kahraman ben değilim. Keşke ben olsaydım...
Kim olduğunu yazmayacağım ve bu konuyu kapatacağım; sadece kayıtlara geçmesi için söylüyorum ki onunla gurur duyuyorum.

Her neyse.

Kapanışı gülümsetecek bir şekilde yapayım:

Sevgi is back!!!! :D

Esen kalın....

Not: Bu hastalıkla savaşta herkes her zaman şanslı olamıyor ne yazık ki. İnsan yaşamadan da yaşayanın ne çektiğini anlayamıyor. O yüzden samimiyetle söylüyorum; inanın destek (hem hastalara hem yakınlarına) çok ama çok önemli. Belki sizde birilerine destek olmak istersiniz diye Bir Nar Bin Hayat projesinin linkini burada paylaşıyorum.

27 Mart 2012

Çok Gezen Mi, Çok Okuyan Mı?



Sessizliğimin sebebini nisanın ikinci haftası sizlerle paylaşacağım.

Ama sanırım bu görsel size bir fikir verecektir. ;)

25 Mart 2012

Püüfff leme yazısı



Bu aralar bıdır bıdır ve de suratsız bir şekilde dolandığım için bir süre yazmak istemedim.

Ama madem ki saatleri ileri alıyoruz bu gece, o zaman bende modumu ileri alayım veee

Hepinize keyifli pazarlar :D

18 Mart 2012

18 Mart 2012

Üstünden kaç yıl geçti.

Ta o zamanlar ve halen...Dini, dili, yaşı, cinsiyeti ve maddiyatı bir kenara bırakıp, hep birlikte bu vatanı daha güzel günlere taşımak için onurıyla, inançlarıyla ve canlarını ortaya koyarak çarpışan tüm vatan evlatları...Sizi unuttuğumuzu ya da unutacağımızı düşünmeyin.

Emanetiniz bizimledir.

Ölmüşlerin mekanı cennet olsun.

Candide ya da İyimserlik


Daha önce Voltaire okumamıştım ve çok merak ediyordum. Kendisi ile tanışmamız, yine çok merak ettiğim kitabı, Candide aracılığı ile oldu. Arkadaşımdan ödünç alarak okuduğum "Candide ya da İyimserlik" isimli kitabın kesinlikle kütüphanemde bulunmasına karar verdim.

Farklı farklı yayınevlerinden basımları var ancak ben rahmetli Turhan Selçuk'un kaleminden çıkmış çizimleri içeren ve rahmetli Server Tanilli'nin (ki eklediği güzel önsözde çok bilgilendiriciydi) çevirdiği Adam Yayınlarınca çıkan versiyonunu okudum. Muhtemelen bulursam bunu alacağım.

İyimserlik yergisi içeren ve felsefik yaklaşımlara karşın hızla okunabilen bir kitap ve benim okuduğum en güzel kitaplardan biri oldu.

Kitabın konusuna gelince:

Alman filozofu Leibniz'in "Olabilecek dünyaların en yetkininde yaşıyoruz; dünyamızda herşey en iyidir" düşüncesi ile dalga geçen Voltaire, filozofa dünyanın hiç de düşündüğü kadar iyi olmadığını kahramanı Candide'e yaşattıkları ile gösterir.

Adamın başına neler gelmez ki? Yanında kaldığı baronun kızına aşık olduğu ve onu öptüğü için evden kovulup, savaşa asker olarak alınır. Oradan kurtulur ancak depremden korsanlara, engizisyondan Eldorado'ya, kölelikten frengiye/vebaya kadar dönemin güncel konularını ve olaylarını içeren maceralara doğru yelken açtığını bilmez. Her olayda iyi bir başlangıç ve kötü bir bitiş ya da kötü bir başlangıç ve iyi bir bitiş olduğunu görürüz. Yani iyimserliği sınırsız bir budala olmadan bu dünyada iyi ile kötünün bir arada olduğunu kabul edelim ve yaşayalım.

Aydınlanma çağının önde gelen isimlerden Voltaire hakkında Victor Hugo'nun sözleri ile yazıyı kapatalım:

"Voltaire, tekrar edeyim, yalnız başına, bütün bu sosyal bozuklukların bir arada oluşuna, bu dev ve korkunç dünyaya karşı savaş açtı ve çatışmayı kabul etti. Peki neydi silahı? Bir rüzgar gibi ağırlıksız ve bir yıldırım kadar güçlü olan bir şey: Bir kalem! Bu silahla savaştı; bu silahla yendi. Baylar, bu anıyı selamlayalım!"

Voltaire okumaya devam edeceğim. Okudukça da size yazarım. ;)

GünEşli pazarlar dilerim, benimki öyle olacak... :)

17 Mart 2012

İkisi Bir Arada: "Baudolino" ve "Selim ile Nurbanu"

Bu kez iki kitabı bir arada yazacağım. Gerçi kaliteli birbirinden oldukça farklı ama kısa yazacağım için bir arada olsun dedim.



Nihayet Baudolino'yu bitirdim. (Alkışları duyamıyorummmm?)

Eco'nun kitapları zor okunuyor derlerdi de bu kadarını beklemiyordum.
Baudolino 536 sayfa....

Durun bir saniye! Bir kitap tanıtımı/eleştirisi için ne kadar kötü bir başlangıç değil mi? İşe "amma da çok yazmışşşşş...." diyerek başlamak!! Uuuu...çok sert!!! (Evet evet, bende Yalan Dünya bağımlısıyım!) :)

O zaman tekrar başlayayım. Konusunu yazayım da kısaca, ardından ne düşündüğümü söyleyeyim.

Kahramanımız Baudolino, dünyanın gelmiş geçmiş eennn büyük yalancısıdır. Böylesini görmüş olamazsınız. Daha küçük yaşlarda başlayan bir özelliği sayesinde Kral Friedrich ile tanışır ve onun kanatları altına yerleşir. Olaylar Baudolino'nun aşkları, hayalleri, hayatının tek amacı ve sürdüğü uzun yolculuklar ile dopdolu geçer.

Ben hayatımda bu kadar yalancı bir adam görmedim. Ancak, aslında burada hicvedilen o dönemde insanları etki ve kontrol atlında tutmak için idarecilerin motive edici bir amacı nasıl ortaya çıkardığı ve kitleleri bu amacı kullanarak nasıl yönettiği. Örneğin; Haçlı Seferleri için ortaya atılan kutsal emanetlere ulaşma arzusu...

Kısacası, herşey günümüz global politik olaylarının benzeri. :)

Eğer ilk 300 sayfayı sıkılmadan ve konulardan kopmadan okuyabilirseniz, olayların çok daha güzel ve heyecan verici ilerlediğini görebilirsiniz.

Gerçekten sonraki sayfalarda anlatılan olaylar ve sonunda ortaya çıkan gerçekle kitap iyi bir bitiş yaptı. Özellikle kapanış cümlesi çok başarılıydı.

Ama dediğim gibi, dişinizi sıkıp 300 sayfayı okumanız lazım!!!



Gelelim diğer kitabımıza:

Selim ile Nurbanu

Onu daha kısa anlatacağım. Çünkü okuyamadım ve 88. sayfada bıraktım. (Yani elimden geleni yapıp, okumaya çalıştım ama olmadı.)

Ne olayları takip edebilmek mümkün ne de yazılanlarda yaratıcı bir şeyler var.
Sıkıcı ve gereksiz detaylarla dolu.

Şimdi arkadaşımdan ödünç aldığım bir kitaba ve çok merak ettiğim bir yazarı okumaya başlıyorum:

Candide ya da İyimserlik

Haftasonunuz güzel geçsin.

12 Mart 2012

El Cafe Del Mundo


El Cafe Del Mundo, radyo istasyonu ve netten dinleyebiliyorsunuz.

Hikayesini belki duymuşsunuzdur; Cüneyt Özdemir bu radyoyu dinliyormuş ve bir sosyal paylaşım sitesinde istasyonu önermiş. Bir süre sonra istasyon yetkilileri bir bakmış ki Türkiye diye taaa nereden bir yerden dinleniyorlar!!! Bunun üzerine "Hello Europe" diye seslenmeye bile başlamışlar.
:)

Bende bu hikayeyi dinleyip istasyona saranlardan biriyim. çalan parçalar güzel ve yumuşak ritimler içeriyor, o yüzden, mesela şu an, yeni başlayan haftanın stresini radyo dinleyerek atıyorum. :)

Ama sabahtan beri yayınlanan parçalar içinde ikisini size yazmak istedim: İkiside Kazım Koyuncu'dan parçalar. İlk önce "Halay" isimli parça çaldı. Bir saat kadar sonra da "Hayde" geldi.

Muhtemelen Türk dinleyicileri içinde ritimler seçmek istediler, yalnız tabii iş yerinde dinlerken halaya kalkma ihtimalimizi tahmin edememişlerdir, aman siz dikkat edin!!

Güzel bir hafta dilerim.

Not: Yazıyı yayınlayalı 15 dakika oldu ve şu an Kenan Doğulu'dan Şanz Meleğim'i çalıyorlar!! Süperr süpeerrrr... :)

11 Mart 2012

Haftasonu...A.K.A: Pazar


En sevdiğim gün geldi çattı: Pazar!
Bende pazartesi sendromu daha yeni yeni başlayan bir şey, o yüzden pazarı hala en favori gün olarak sayıyorum. Çünkü mantığım şu, bugün pazar olduğuna göre haftasonu tatiline 5 gün kaldı!!
:)
Birazdan işle ilgili bir şey yapacağım.(Pazarları sevmediğim tek an bu, ama Allah'tan anlık bir şey de çok zaman harcatmıyor bana)
O zamana kadar kitabımı okumaya devam edeceğim. Kobican'ın "Hızla okunuyor, akıcıydı" demesine karşın gitmiyor yahu gitmiyooorrr! (Baudolino'yu okuyorum)
Geçen hafta cumartesi günü etkin olarak okumaya başladığım kitap hala elimde, resmen ayrılmaz bir parçam (hukukcası: mütemmim cüz) oldu. Böhüüü...Bir kitap beni boğmadıkça kaç sayfa olduğuna bakmam ama bu 536 sayfaymış diyeyim siz ne kadar sıkıldığımı anlayın. Hakkını yemeyeyim, aralarda kaptırıp 30-40 sayfayı hızla okuduğum oluyor ama sonra birden hızım düşüyor..Kitabı kenara bırakıyorum ve başka şeylerle ilgileniyorum. Tam olarak şu an ki gibi. :)
Kitap okuyup işle ilgili işlemi yaptıktan sonra tekrar kitaba döneceğim. Bir yarım saat daha boğuşur sonra da ütü faslına geçerim.
Klasik bir pazar seromonisi olan ütü, biz bayanların en baydığı iş olmanın yanı sıra "Neden açılmıyor bu kırışıklık yaaa" sesleri ile tatlı bir senfonidir aynı zamanda. (Doğru tahmin, ütüden haz etmiyorum!)
Ardından tekrar kitaba döneceğim ama okuyamayacağım muhtemelen, biraz tv izler biraz Egeler'in geçen haftaki bölümlerine kulak kabartırım.
Ve tabii bloglara göz atarım.
Ardından gene tembellik...gene kitap...gene bıdıma...yemek araları....yarın ne giysem düşünceleri...kitap....söylenme...kitap....uyku!
İşte bir pazarın daha sonuna geldik. yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkür ederiz.
Yeni bir haftasonunda görüşünceye dek esen kalın!!

Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

9 Mart 2012

Bülent Bezdüz - Caruso


Pavarotti'ye ve özellikle onun sesinden Caruso'ya hayranlığımı bilmeyen yoktur sanırım.

Bu ay başında kaybettiğimiz Lucio Dalla'nın bu güzel eserini bu kez size dünyaca ünlü tenorumuz Bülent Bezdüz'ün sesinden dinletmek istedim:

Caruso

Umarım bağlantıyı açıp dinleyebilirsiniz.

Sevgiler

Haftanın Son Günü

Veee sonunda muradıma erdiimmmm!!! Yaşasın bugün cumaaaaa!!!!  :)



Herkese şimdiden keyifli haftasonları dilerim. :)

8 Mart 2012

Kadınlar Günü

Öldürülen kadınlar...
Tecavüze uğrayan / cinsel tacizlere ve şiddete maruz kalan kadınlar...
Seks objesi olarak görülen kadınlar...
Karnından sıpası, sırtından sopası eksik edilmemesi gereken kadınlar...
Mal sayılan kadınlar...
Küçük yaşta evlenip çoluk çocuğa karışmak zorunda bırakılan kadınlar...
Eğitim hakkı elinden alınan kadınlar....
Taşlanan kadınlar....
İş aleminde dahi ikinci sınıf sayılan kadınlar....
Çocuk fabrikası sayılan kadınlar...
Hemcinsleri tarafından ezilen ve aşağılanan kadınlar....
Yan ürün sayılan ve cennet çıkma dayak ile terbiye edilen kadınlar....
Kuma olan/kuması gelen kadınlar...

Liste ne kadar uzun aslında.  :(

Dilerim en azından bir gün huzurunuz olsun.

Ve tüm bu haksızlıklara boş boş bakan, kıllarını kıpırdatmayan insanlar. Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü...Bilginiz olsun. Bugün bitince kaldığınız yerden devam edeceksiniz ama bari bugün bir saniye olsun durup bir düşünün. Ne demiş atalarımız "Bugün sana, yarın bana" yani şu an görmezden geldiğiniz şey yarın gözünüze sokulabilir. 

Bu kutlama pozitif ayrımcılık mıdır? Evet. Ama dilerdim ki, kadınlara da eşit fırsatlar-kanunlar-haklar verilsin ve eşit muamaleler yapılsın da böyle bir gün olmasın.

Yaşayan her organizmanın ikinci/üçüncü...sınıf sayılmadan ve hatta mümkünse hiç sınıflandırılmadan ömür sürdüğü günleri görür müyüz acaba?

6 Mart 2012

Magnetic Oje - Golden Rose

Ah bu da mı başıma gelecekti? Elimde mıknatıs, "1..2..3.." diyerek sayarak modayı takip ettiğim günleri gördüm ya, artık ötesi olamaz benim için!! :))



Bugün Golden Rose'un Magnetic Ojelerinden 2 farklı rengi aldım (9 ve 11 numaralı renkleri) ve ilk rengi denedim. Yani fotografta gördüğünüzün aksine oldukça koyu bir renk ama dedim ya, epey güzel oldu.

İtiraf edeyim ellerim titrediği için başta biraz zorlandım ama sonra hoşuma gitmeye başladı. Çünkü ortaya çok keyifli işler çıktı.Özellikle baş parmaklarım çoook şık oldu!!! :)

Sanırım yarın fotograftaki renkten de alacağım.

Kendi ellerimi karanlıkta istediğim gibi fotograflayamadım ama yarın güzel bir kare yakalarsam eklerim.

Sizde deneyin derim.

Unutmadan...Bir de yıldızlı versiyonu varmış, bizim kızlar söyledi. ;)

5 Mart 2012

Sabit Fikir


Bir ara İdefix'ten kitap siparişlerimizde hediye olarak ücretsiz gönderilen Sabit Fikir dergisini artık internet üzerindende takibe başladım.

Evde - işte boş durmayayım, iki satır olsun bir şeyler okuyayım diyorsanız buyrun sizde.

Ben şu an Truman Capote ile yapılmış bir söyleşiyi okuyorum.

4 Mart 2012

Kar Yağarken Bir Dostla Sohbet Edip Kahve İçmekten Daha Güzel Ne Olabilir?


Cevap veriyorum: Aynı dostla alışveriş yapmak!!!

Öğlene doğru bir zahmet uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra (yani güne başlayalı sadece 25 dakika olmuşken) gelen telefonda bana "hadi kahve içmeye dışarı çıkıyoruz" emri verildi. Sen istende ben çıkmamm mııı Kobican, diyerek 20 dakikada dışarı koştum. (Bir de kadınların hazırlanması uzun sürer derler...Yalan, kocaman bir yalan!!) :)

Starbucks'ta kahve içip keyifli bir sohbet yaptıktan sonra hadi bir de alışveriş yapalım dedik. Yaptık tabii. Beylerin kesesine bereket!!



Yürürken kar yapmaya başlamıştı zaten, şu an evdeyim ve hala ufak ufak yağıyor. Dışarda olması kadar izlemesi de keyifli. Şimdi hemen çayımıda hazırlıyor ve keyfini sürmeye devam ediyorum.

Bu da böyle bir pazar yazısı işte...Keyifli pazarlar dilerim. :)

2 Mart 2012

Kırmızı Halı

Oscar için seçilen kıyafetler içinde en favori üç kıyafetim:




Michelle Williams bu kıyafeti içinde bence seksi olmaktan çok şirin olmuş! Sevimli ve masum prenses havasında...Yakışacağını bilsem saçlarımı bu kadar kısa kestirirdim. :)



Viola Davis'in yeşil kıyafetinin tonuna bittim ancak göğüs dekolitesi oldukça cüretkar....Daha kapalı bir versiyou olabilir miydi bilmiyorum ama olursa giymek isterdim.



Natalie Portman'a oldum olası hayranım. Çok şık ve seksi değil ya da koca dudak gibi pergel duruşu yaptıracak bir kıyafet değil ama ben beğendim.

Hmmm....Seçimlerimi de yaptığıma göre geriye bunlar gibi bir şey yaptırıp o halıya fırlamak kaldı! Seneye yapabilirim!! :)

29 Şubat 2012

Tarihimiz ve Biz


Daha öncede kitaplarını okuduğum ve dürüst davranmak gerekirse, ilk zamanlar yazdıklarını bilgi birikimim yeterli olmadığından "kafamın almadığı" İlber Ortaylı'nın bir diğer kitabınıda alnımın akıyla okuyabildim.

Kitap, yazarın çeşitli sebeplerle yapmış olduğu konuşmaların bir derlemesi ve tarih bilincinin oluşturulmasının öneminden Haçlı Seferlerine, Batı'da halen süregelen Türk imajının sebeplerinden soykırım iddialarına kadar bir çok konu hakkında kısa ancak özlü bilgilerden oluşuyor.

"Tarihimiz ve Biz" okunması gereken bir kitap çünkü tarihimizle ilgili doğru bildiğimiz yanlışları, anlaşılır bir akademik dille, bize gösteriyor. Örneğin; gerileme dönemi ifadesinin sadece o dönemde azalan coğrafi topraklardan ortaya çıktığını ama aslında imparatorluk içinde gelişmeler yaşandığını okuyabiliyorsunuz.

28 Şubat 2012

Kara Kedinin Gölgesi


Aslında Okuma Günlüğüm'de İlber Ortaylı'dan "Tarihimiz ve Biz"i okuduğumu görüyorsunuz ki doğru, okuyorum. Ortasını çoktan geçtim, hatta aslında azıcık gücüm olsa saat gece yarısını vurmadan kitabı bitirmiş olurdum.
Ama pilim bitti, zaten bana bile zor yeten nefesim kitabı noktalamama izin vermedi.
Yatma vaktinin geldiğini anlayıp, hazırlık yaparken kendimi kütüphanenin önünde buldum.
Elim Yekta Kopan'dan "Kara Kedinin Gölgesi"ne gitti.
20 dakika
Kitabın kapağını açmamla kapamam arasında geçen süre.
Kitap bitti.
Fast food tarzı bir okuma oldu belki ama tad olarak inorganik + yapay + sağlıksız bir lezzet bırakmadı, çok şükür. :)
Hatta sevdim. Özellikle "Sil Dürçmesi"ni.
En son "Fildişi Karası"nı okudum, beğendim ancak biraz kasvetli geldi. BHA ise o kitabı hiç okuyamadı ve "İçim karardı. Devam edemeyeceğim" diyerek geri gönderdi.

Evet, bazen yazarın buhranlarını satırlara döktüğünü düşünüyorum. Ama gene de seviyorum.
Yani...en azından şu ana kadar okuduklarım iyiydi.

Fildişi Karası mı? Kütüphanemi temizlik kararı aldığım için (detaylarını sonra anlatırım), yarın bir arkadaşıma hediye olarak gidecek.

Not: Yazı için kitabın görselini ararken bunu gördüm. Uyku iyice bastırdığı için şu an okumadan yayınlıyorum. Yarın bende sizler gibi okumuş olurum. :)

Hala kar yağıyor.....

Sabahtan beri yağıyor. Üstelik haftasonuna daha 3 gün var. :(
Keşke evde kalıp keyfini sürebilsek...

27 Şubat 2012

The Artist Hakkında Bir Yazı



Hayır yazıyı ben yazmadım. Ama bir gün belki oralarda da yazarım belli mi olur? :)

Yazanı tanımam ama her ne kadar "Hugo"cu olduğu belli olsa da, The Economist gibi bir dergide bu makaleyi yazdığı ve ödül almış bir filmi bu derece ağır eleştirebildiği için çok cesur buldum. Hele son cümlede koptum.

Yazının altındaki yorumların bir kısmına katılsam da gene de ben insanların sanat yapıtları ve sanatçılar hakkındaki duygu, düşünce ve eleştirilerini özgürce yazabildiği bu ortamı çok sevdim. Bizde olsa taşlarlar yazarı...Üstelik bırakın bu kadar ağır yazmayı, hiç ağır bir şeyler yazmasa da sırf "Aman o ödüllü bir sanatçı" diyerek taşlarlar.

Tecrübe ile sabit!!! :)

Ama bu tür baskılar beni durdurur mu? Tabiii kiii hayııırrr!!! Eylemlerim devam edecek. Beni izlemeye devam edin anacııımmm :)

Bu sene aday olan hiç bir filmi henüz izlemedim ama yakında tek tek izleyeceğim. O zaman bende bir şeyler karalarım belki.

Kapanışı klişe bir cümle ile yapayım:

Bu seneki Oscar ödülleri kendinden daha uzun süre bahsettirecek gibi sayın seyirciler... :)

25 Şubat 2012

Reklam Arası

Bu aralar dilime takılan ve "çıksa gene izlesem" dediğim bazı reklam filmlerini sizinle paylaşmak istedim. Sıralama beğeni önceliğine göre değil, tamamen doğaçlama!! :)

Turkcell Nar Reklam Filmi:



Bunaldıkça

Hayyyyydiiii liiiii liiii liiiiiii yaaarrrr

diye sayıklayan birine izlettirilebilecek en uygun reklam kesinlikle bu! Dilime öyle bir yapıştı ki anlatamam! Hele sonlara doğru "Her yöne konuşup me-saj-la-şa-lım" kısmına geldiğimde kendimiden geçiyorum. E malum, genelimiz kapı gıcırtısına oynar. Benim ne eksiğim olsun ki?

Biscolata Pia ve Biscolata Mood Reklam Filmleri:



Firma reklamları ilk çıktığında o kadar etkilenmedim. Çevremdeki bayanların aksine, "Hmmm..." dışında tepki göstermedim. Ama zaman geçip yenilerini izledikçe tepki "Yok böyle bir şey!" kıvamına geldi.

İtiraf ediyorum, utanıyorum! Çünkü halen gösterimde olan Axe reklamı dahil kadınları sadece fiziken ön plana çıkaran ve seks objeleri gibi gösteren tüm o reklamlara atıp tutan ben, bu reklamları gördüğümde dağıldım.



Fazla söze gerek yok, utancımla yaşamayı ve bu reklamlar ekrana geldiğinde çaktırmadan izlemeyi öğreneceğim. Ve sırf inandıklarım uğruna, bu iki reklam filmini de izleyerek tüketeceğim!!!! :)))

Vodafone Çekmiyormuş Reklamı:

Genel olarak tüm operatörlerin reklam filmlerini yaratıcı buluyorum. O yüzden Turkcell ile başladığım reklam kuşağıma bu kez Vodafone ile devam ediyorum. Bu da oldukça "oynak ve akılda kalıcı" bir reklam olmuş.




Molped Reklamı:

Aslında bu kızdan hiç ummadığım bir oyunculukta olduğu için reklamı iki kere çok sevdiğimi söylemeliyim. Resmen gözleri ile herşeyi anlatmış, çok takdir ettim.




Ikea Yeni Yıl Reklamı:



Biliyorum tekrarını izlemem çok mümkün değil. Ama dilime takıldı bir kere çünkü çok sevdiğim bir parçayı böyle tatlı bir jingle haline getirdikleri için çok beğendiğim bir reklam. Özellikle Noel Babaların "Ho ho hoo" diyerek eşlik etmesi, bu arada göbeklerini tutmaları çok sevimli kılmış.

İpragaz Pissi Reklamı:

Aslında köpeklerin sadık, kedilerin ise ne kadar çıkarcı ve güvenilmez olduğu üzerine kurulu serinin ikinci filmini  köpekleri daha çok sevmeme rağmen çok beğendiğimi itiraf edeyim.




Reklamlar (şimdilik) sona erdi.

Keyifli haftasonları dilerim.

10 Şubat 2012

Gamze Akbaş Hanım İçin

Gereksiz insanların şımarıklıklarına daldık asıl işimizi unuttuk!

Blogger olmanın en sevdiğim yanı, en çok ihtiyacınız olduğu anda dünyanın dört bir tarafından destek gelmesi. Umarım bu kez de aynı desteği hep birlikte sağlayabileceğiz.

Sosyal paylaşım sitesinde gördüğüm haber üzerine bende bu konuya dikkat çekmek istedim.

Narince'nin blogunda konunun detaylarını okuyabilirsiniz. Ben gene de bağlantı kuramHayatazsanız diyerek buraya alıntı yapıyorum:


Gamze anneyi pek çoğumuz artık tanıyor ve durumunu biliyoruz. Ancak bilmeyenler için tekrar kısa bir bilgilendirme yapalım:


Gamze genç bir anne… 3 yaşında bir oğlu var ve kendisine lösemi teşhisi konuldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümünde yatıyor.

Son durum:

.”ŞU ANDA KAN GEREKMİYOR”.

.İlik nakli gerekli. İlik nakli için donör aranmaya pazartesi günü (13.02.2012) günü başlanacak.

.Pazartesi günü kemoterapiye başlanacak. “ÖNÜMÜZDEKİ HAFTADAN İTİBAREN” Trombosit ihtiyacı olacak. “ALINAN TROMBOSİT EN FAZLA 5 GÜN SAKLANABİLDİĞİNDEN, İHTİYAÇ OLDUKÇA” A RH + grubundakilerin Dokuz Eylül Üniversitesi’ne gidip “TROMBOSİT” vermeleri gerekecek.

.Pazartesi günü kemoterapiye başlanacak.

.Kardeşinin iliği uymamış, yakın akrabaların uyma ihtimali yüzde 1 imiş. Diğerlerinin uyma ihtimali ise 40 binde 1. Çapa’da 27 bin donör örneği varmış. Oranın düşüklüğünü hesaplayabilirsiniz.Bu yüzden bu “havuz”daki sayı ne kadar çoğalırsa, Gamze’nin kurtulma şansı o oranda artacak.Yani, donör olmak için başvurmak ve küçücük bir tüp kan vermek ÇOK ÇOK ÇOK ÖNEMLİ.Ama aynı gün içinde yüzlerce kişi gitmesin aynı merkezlere. Bunun için organize olup liste oluşturmak gerek. Çapa’daki konsey perşembe günleri toplanıyormuş, perşembe öncesi gitmek iyi olur.

.Gamze’nin lösemi teşhisi: AML M5 (Akut miyoloblast lösemi)

.Daha önce kök hücre nakli gerçekleştirilmiş ancak ney yazık ki hastalık tekrar nüksetmiş.

.Hepiniz donör olarak kan verebilirsiniz: Akraba Dışı Doku ve Kordon Kanı Bağışı yapılabiliyor.

.Gamze için bir blog açıldı bütün güncel bilgiler burada: Gamze Akbaş

Kendisine pozitif, samimi ve iyileşeceğine inandığınızı yazmak isterseniz:gamzeakbasicin@gmail.com Buraya atılan mailleri kendisi bizzat okuyor.

.Odasına geçmiş olsun kartları göndermek isteyen anneler her ilde kendi içinde organize oluyorlar. İnternet anneleri google grubuna üye olabilir ya da Nurturia’daki oluşuma katılabilirsiniz.

ADRES: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi-İZMİR. Oda numarası 4865 Hematoloji Servisi, Onkoloji 1. kat

Ankara’dan ilik donörü olmak isteyenler: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, İbni Sina Hastanesi, Akrabalık Dışı Kemik İliği ve Kordon Kanı Bankası Tel:(312) 508 24 44.

İstanbul’dan ilik donörü isteyenler: Çapa Tıp Fakültesi İlik ve Doku Nakli Merkezi

İzmir’den ilik donörü olmak isteyenler: Ege Üniversitesi Kan Merkezi irtibat no: 390 40 29 Randevu alarak gidiliyor.

DONÖR OLMAK İÇİN İLLA BURALARA DEĞİL BU BANKALARA DESTEK VEREN ÜNİVERSİTELER KONYA MERAM, KAYSERİ ERCİYES, ANTALYA AKDENİZ, İZMİR EGE TIP FAKÜLTESİNE BAŞVURABİLİRSİNİZ.

Kimler donör olabilir:

18-50 yaşında sağlığı müsait olan herkes kemik iliği bankasına gidip başvuru formu doldurabilir. Bir tüp kan verenler bulaşıcı hastalık testinden geçiriliyor. Hastalık taşımıyorsa bankaya kaydediliyor.

Gönüllü vericinin kayıtları bilgisayara işleniyor, hastalarla uyum sağlarsa daha ileri tetkik yapılmak için çağrılıyor. Uygunsa genel anestezi altında kemik iliği alınıyor. Vericinin leğen kemiğinden özel iğneler aracılığı ile alınan kemik iliği bir torbaya aktarılıyor. Operasyon ve dikiş gerektirmiyor ve hiç acımıyor. Kemik iliği vericisi ertesi gün işine dönüyor.

Kimler kök hücre bağışlayamaz:

Kimlerin kök hücre vericisi olması uygun değildir?

18 yaşından genç veya 55 yaşından yaşlı olanlar, ağırlıkları 50 kg den daha düşük veya beden ölçüsü endeksi 40’ın üzerinde olan aşırı kilolu kişiler

Belirli hastalığı bulunan ve kan bankasında kan bağışı reddedilmiş kişiler

Kalp ve kan dolaşım sistemi rahatsızlıkları

Örneğin koroner kalp hastalığı, kalp krizi, kalp yetmezliği, tedavi gerektiren kalp ritmi bozuklukları, düzensiz yüksek tansiyon gibi

Solunum yolları rahatsızlıkları

Örneğin ağır kronik astım (düzenli ilaç tedavisi gerektiren), kronik bronşit, akciğer veremi, akciğer embolisi gibi.

Kan, kan pıhtılaşma sistemi veya kan damarları rahatsızlıkları

Örneğin oto-immün anemi, A tipi hemofili, derin venlerde tromboz gibi

Ruhsal rahatsızlıklar, santral sinir sistemi rahatsızlıkları

Örneğin tedavi gerektiren depresyonlar, psikoz, şizofreni, epilepsi, multipl skleroz gibi

Oto-immün sistem rahatsızları

Örneğin romatoid artrit (romatizma), kolajenozlar, Crohn hastalığı, ülseröz kolit, troid gibi

Salgı bezleri rahatsızlığı

Örneğin Diabetes mellitus gibi

Kötü huylu sayılan (kanser hastalığı) rahatsızlıklar

Enfeksiyona neden olan rahatsızlıklar

Örneğin Hepatit B veya C (iyileşmiş dahi olsa), kronik borelyoz, HIV-enfeksiyonu

ve diğerleri.

Kendisine yabancı organ veya doku nakli yapılmış olan kişiler

Örneğin; böbrek, kalp, cilt, kornea tabakası, beyin zarı, baldır siniri gibi

Bağımlılığı bulunan kişiler

Örneğin; alkol, uyuşturucu madde ve ilaç bağımlılığı gibi

Gamze için desteklerin bir de manevi boyutu var. İnternette bir araya gelip sayıyla dua paylaşan anneler var. Yasin okuyanlar, hatim indirenler, salavat okuyanlar…

Nurturia destek grubundaki sayı: 421

Facebook grubundaki üye sayısı: 3584

Twitterda #gamzeiçin1tüpkan yazıp destek verebilirsiniz.

Facebook grubu: https://www.facebook.com/groups/317716361612182/

Bir annenin hayata yeniden doğuşu için binlerce insan bir araya geldi.

9 Şubat 2012

Güler Misin Ağlar Mısın?

Son iki gündür yaşadığım ve duyduğum olaylar beni sevindirsin mi üzsün mü bilemedim.
Az önce "Ben neymişim yaaa" diye havaya girmeye başladığımı bile söyleyebilirim. :)))

Öncelikle, beni tanımayan insanların "kukla" olduğumu düşünmesini şahsıma hakaret olarak algıladığımı söylemeliyim.
Böyle düşünenler bilmedikleri için burada yazmak zorunda hissettim: Oldukça zeki ve algıları açık bir insanım. Ömrümce kimsenin yönlendirmesine gerek duymadım, duymamda.

Kaldı ki burayı okuyanlar/beni yakından tanıyanlar bilir, genelde birileri bir şey söylerse bırakın onun dediğini yapmayı, tam tersi yöne yani burnumun dikine gitmeyi tercih ederim. Sonuçta ben aykırı koyunum! :)

Bir "halt ettim" birini eleştirme gafletinde bulundum. Vay sen misin bunu yazan!!! Aman da amannnnn...
Bilirsiniz, ne kendim birilerine hakaret ederim ne de başkasının hakaret etmesine izin veririm. Bu yüzden açık söyleyeyim sorun bende ya da yazdıklarımda değildi. Ben, sahneye çıkan kişi para verip kendisini izleyenin yuhalamasına bile hazırlıklı olmalıdır, diye düşünürdüm ama öyle değilmiş. Meğer ne kadar hoşgörüden uzak, ne kadar kibirli, ne kadar alıngan bir toplulukmuş. İşin bence en komik tarafı, yazdıklarım (bunu alıştıra alıştıra yazacağım, yüreklerine inmesin) izleyicilerin çoğunun düşündüğü şeydi. (Eyvah eyvah...O gece gelenleri tek tek arayıp azarlarlar mı acaba??)

Benim dışımda izleyicilerin diğer yorumlarını iyi ki orada yazmamışım çünkü o zaman muhtemelen linç edilirdim.

Koca kurum işi gücü bıraktı, kim bu ve bunu kim yönlendirmiş diye aramaya başladı. :)))
Tekrar söylüyorum, kukla arıyorsanız yanlış yere bakıyorsunuz.

Bu kadar reklamamı yaptıkları için kendilerine çoook teşekkür ederim. Gereksiz yere okunma oranımı yükselttiler. :)

Ayrıca bir yazı, aslında küçük bir paragraf, ile kurumu sarsacak kapasiteye sahip olduğumu duymak...vay bee....Ben bile kendimden bu kadarını beklemezdim.Ama tabii onlar adına üzüldüm ne diyeyim. Keşke beni kaile alarak harcayacakları zamanı, güzel şeyler yazmamı sağlayacak şeylere harcasaydılar. Ama tercih onların, ben karışmam karışamam.

Hani buradan defalarca sanatı destekleyelim vs diyordum ya...Boşverin. Onlar kendi dünyalarında yaşasınlar. İyi bir şeyler yapması bana mı düşmüş? :)

Not: Şu an heyecan kasırgası yaratan "paragraf" ile kıyaslayınca çok daha ağır bir üslupla sayfalarca eleştirdiğim ancak bunu büyük bir olgunlukla karşılayıp beni makamına davet edip dinleme lütfunda bulunan Rengim Gökmen'e  ve hiç kaile almayıp gereksiz polemiklerle gündemi meşgul etmeyen diğer kişilere tavırları için teşekkür ederim.

8 Şubat 2012

Özür

Etliye dokunmadan sütlüye dokunmadan yazmak...
"Aman biz mi kurtaracağız"larla "değişsek mi acaba"ları bir arada kullanmak...
Hoşgörülü olmak yerine duygusal baskı uygulamaya çalışmak, ya da karşı fikri değiştirmek için mantıklı fikirlerle ikna etmek yerine "ama o da hede hede höy höy bir insan" demek....
Sanki art niyetliymişim de yalan yanlış şeyler yazmışım gibi, "öyle olsa bile" değiştirmemi beklemek...

İşte buna katlanamam.
Bu blogda kişilik haklarına her zaman saygı duydum, ama aynı zamanda dürüst oldum.
Bunu kimse için değişemem.
Özür.

Don Giovanni


Ankara Devlet Opera ve Balesi'nde Yekta Kara rejisi ile sergilenen Macbeth'i bu sezon izlemiştim ve Don Giovanni için iyice meraklanmıştım çünkü Macbeth'de kostüm ve dekor çok başarılıydı. Burada da durum aynıydı; etkileyici ışık-dekor ve kostüm üçlemesi ile eser beni içine çekti. Hele 2. perdenin son sahnesinde cehennem o kadar muhteşem aktarıldı ki heyecan içinde izledim. Mezarlıktaki mezar taşları ve gökten inen melekler çok yaratıcıydı. Yine de esere çok uygun görmediğim bir şey vardı; Il Commendatore'nin Triller videosundan çıkmış gibi duran makyajı. Onun dışında dediğim gibi benim açımdan etkileyiciydi.


Bunun yanında, Macbeth ve Don Giovanni arasında ortak noktalar olduğunu da gördüm. İlk olarak Yekta Kara Hanım, sahnede mutlaka ölümü simgeleyecek dansçı bir ekip kullanıyor. Macbeth'te bayanlar hem cadı hem de ölüm simgeleri olarak sahnedeydi bu defada erkekler ölüm melekleri olarak karşımızdaydı.



Bir de eserde çapraz duran bir nesne mutlaka var. Macbeth'de duvar, bu eserde ise tabut hemen hemen aynı yerde aynı çapraz duruşla sahnede yerini almıştı.

Ve bence en komik ortak noktada şuydu ki; her iki rejide de Mithat Bey öldüğü halde dönüyordu!! :D

Evet; Don Giovanni isimli eserde Il Commendatore rolünde Mithat Karakelle Bey vardı. Kendisini daha önce Seslerle Anadolu ve Macbeth eserlerinde izlemiştim. Haddim değil belki ama her üç eserde de kendisinin hafızamda çok iz bırakabildiğini, izleyici olarak sesinden ve oyunculuğundan etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Şu an Başrejisör olarak görev yapmakta olan sanatçımız belki idari anlamda daha başarılıdır.

İsimlerini çok sık duyduğum iki sanatçımızı, Donna Anna rolünde izlediğim Feryal Türkoğlu Hanım ile Donna Elvira rolünde izlediğim Esin Talınlı Hanım'ı,sahnede ilk kez izledim. Sesleri hakkında çok yorum yapamayacağım, sadece çok şükür kulaklarım acımadan dönebildiğimi söyleyebilirim. Çünkü, Reyhan Görbil ve Görkem Ezgi Yıldırım dışında, kadın sanatçılarımızı genelde eseri icra etmek yerine sadece çığlık atarken dinlediğim için bu kez en azından böyle bir an yaşamadığım için mutluydum. Oyunculuk anlamında kendilerini oldukça tutuk buldum. Tam olarak karakterleri yansıtamadılar. Örneğin; Esin Hanım'ın canlandırdığı Elvira karakteri sevdiği ancak çok çapkın olan bir erkek tarafından terk edilen bir kadındı ve adamı aramaya çıkmış, bulduğunda ise etrafı ona karşı uyarmayı görev bilmişti. Ancak gelin görün ki bunu yaparken yüzüne takındığı "güçlü kadın" ifadesi asıl acılı kadın halini haddinden fazla bastırmasına, üstelik bir de mürebbiye gibi bilmiş bir hava takınmasına neden olmuştu. Diğer taraftan, Feryal Hanım ise aslında Don Giovanni'nin bir gece odasına dalıp taciz ettiği, sonrasında babasını öldürdüğü bir kadın karakteri olarak nişanlısı Ottavio'dan intikam almasını isterken insanda dominant karakteri ile asıl intikam alması gereken kişi oymuş izlemini yaratıyor ve karakterle çelişiyordu. Tüm bu olumsuz düşüncelerime rağmen, rejinin oyunculukta ne kadar etkin olduğunu bildiğim için ikinci kez izlemeden kendileri hakkında kesin karar vermek istemiyorum.



(Ezgi Hanım ve Eralp Bey)

Görkem Ezgi Yıldırım...İşte eeen sevdiğim seslerden ve oyunculardan biri. Kendisini daha önce La Boheme'de ve Saraydan Kız Kaçırma'da izledim ve en açık ifade ile bayıldım! İlk gördüğümden beri hafızamda o kadar iyi yer etmiş ki ne sesini ne de oyunculuğunu unutamadım.Burada da Zerlina rolünde bir kere daha bayıldım. Gerçekten hem ses hem oyunculuk anlamında çok yakışıyor sahneye. Karakterin içindeki duyguları öyle güzel yansıtıyor ki anlatamam. Mesela, Leporello'nun Don Giovanni kılığına bürünüp, sonrasında Donna Anna, Donna Elivar, Masetto vs diğerleri tarafından yakalandığı sahnede Leporello'ya bir bakış baktı, inanın içindeki tiksinti ve öfkeyi çok net gördük. Diğer bayan santaçılarımız duygularını bu kadar başarılı yansıtamadılar. Ezgi Hanım'ı gerçekten çok takdir ettim.

Masettto rolünda daha önce adını bile hatırlamak istemediğim Ali Baba ve Kırk Haramiler "eserimsi" çalışmada Kasım rolünde gördüğüm Cem Beran Sertkaya vardı. Aslında komik rollere çok yakışıyor. Uzun, sevimli ve kısmen saf bir yanı var.Sesi hafızamda yer etmese de (ki ne iyi ne kötüydü) tiplemesi ile keyifliydi.Hani yakışıklı ama komik tipler vardır ya sinemada, onlar gibi biraz. Biraz "Hayrettin" karakterini hatırlatıyor mimikleri. :)

Don Ottavio rolüne gelince...Ayhan Bey'i beğendim ancak bir tek onun hakkında her hangi bir karar vermedim. Çünkü neden bilmem içgüdülerim bana değerlendirmemin eksik olacağını söyledi. Hareketleri kibar ve ölçülü, sesi ise yumuşak ve rahatlatıcıydı. Yine de içinde bir cevherin saklı olduğunu ancak bu eserde (belki yine reji yüzünden bilemiyorum) kibarca geri planda kalmaya çalıştığını düşündüm. Kendisini bir başka gün tekrar izleyeceğim.

Leporello rolünde Sabri Karabudak vardı ve kendisini çooooooook beğendim. Hem sesi çok iyiyidi hem de oyunculuğu. Karakter üzerine cuk diye oturmuştu resmen!! Keyifle izlediğim üç sanatçıdan birisi o oldu. Her anı yaşayarak ve güzel bir sesle bizlere aktardı. Üstelik ana görüntüden çıktığı anlarda bile "nasıl olsa seyirci şu an başkasına bakıyor" demedi, disiplinle oyununu sürdürdü.

Kim kaldı...Tabii ki Eralp Bey! :)

Sahnede ilk kez izlediğim diğer bir isimde başrol Eralp Kıyıcı'ydı. Aslında kendisini uzun süredir merak ediyordum. Tosca'da hastalandığı için Scarpia rolünde izleyememiştim. Ama bu kez kısmet oldu ve sahneyi nasıl doldurduğunu hayranlıkla izledim. İtiraf etmek gerekirse ilk perde de bende nötr bir etki bırakmışken ikinci perde de beni çok şaşırtan bir çıkış yaptı ve beni benden aldı!! :)

Genel olarak aldığım keyfi anlatmak için eserin saat 20:00 itibariyle başladığını, ilk perdenin 21:30 da bittiğini ve kapanışın ise 23:10 gibi olduğunu; ancak tüm bu süre içinde sadece 2 kez saate (20:50 ve 21:30 perde inmeden az önce) baktığımı söyleyeyim. Tam bir konsantrasyon ile eseri izlemişim.

Merak edenlere ve opera sevenlere şiddetle tavsiye ederim.

Not: Kullanılan fotograflar ve afiş kurum sayfasından alınmıştır.

5 Şubat 2012

Bülent Bezdüz

Bir süredir dünyaca ünlü tenorumuz Bülent Bezdüz'ü yakından takip ediyorum.

Henüz canlı olarak dinleme fırsatım olmadı ancak güvendiğim bir kaynak canlı dinledikten sonra "Bocelli'de kimmiş? Çok güzel bir sesi var, çok yetenekli!" dedikten sonra daha da merakla takip etmeye başladım.
Evet, dediğim gibi kendisi dünyaca ünlü bir tenorumuz ve bildiğim kadarıyla Grammy kazanmış tek Türk sanatçımız. Ama siz, belki de ilk kez ben yazdığım için adını duyuyorsunuz.



(Ödül aldığı cd ve ödülü)

Hakkında biraz araştırma yapınca dünyanın hemen hemen her yerinde tanındığını ve beğenildiğini görebilirsiniz. Bir tek ülkemizde "O kim?" diye yaklaşılıyor, her zaman dediğim gibi muhtemelen (Allah gecinden versin) ölünce kıymetini bileceğiz. O zaman methiyeler düzüp, kıymetini bilemediğimiz örneklerini (utanmadan) anlatıp hayıflanacağız. Tıpkı Leyla Gencer gibi, tıpkı Türkiye'de "Senden bir şey olmaz" diye reddedilen Pavarotti gibi.

Bu linkte yer alan sayfasını hazırlayan Kanadalı bir hayranı. (Türkiye nereeee Kanada nereee?) Arjantin'den İsveç'e her yere gitmiş gelmiş ve hala gidiyor. Hayranlarına yenilerini ekliyor.

Onu dünya tanıyor, bizse uzaktan izleyip görmezden geliyoruz. Aslında tam da aradığımız şey bu değil mi? O ve onun gibi sanatçılarımız ülkemizin reklamını yapan, ne kadar gelişmiş ve medeni olduğumuzu gösteren  yüzler değil midir?

Gurur duyup teşvik etmek yerine, köstek olup geride kalmasını sağlamak...İşte bizim yaptığımız. Eleştirilerde sınır tanımıyoruz. Daha çok "kedi-ciğer ve mundar" mantığı içindeyiz. Örneğin; Ekşi Sözlük'teki bir yoruma bakılırsa aslında Grammy kazanmış sayılmazmış çünkü ödül alan eserde tek başına söylememiş, kısa bir rolmüş vs vs...Çok güldüğüm bir yorum. Diyelim ki haklı bir yorum olsun, tek başına bir çalışmaya imza atmadığı toplu bir çalışmaya imza attığı için arada kaynamış olsun. Bu Bülent Bey'i yeteneksiz ve şans eseri başarılı olmuş biri mi yapar? Bence tam tersine, ekip ruhuna uygun ve başarılı bir insan olmalı ki o ekip için seçilmiş olsun. Sadece Türk mantığında birey "arada kaynarım" diye gruba girip başarılardan otlanır. Yurtdışında, hele de sanat alanında öyle araya kaynayarak başarıdan nemalanmak kesinlikle mümkün değildir. Hatır gönül ilişkileri ile büyük organizasyonlar içinde yer almaksa hayaldir. İşine saygı duyup adını belli bir yere getirmişsen görev alırsın. İşte tam da bu nedenle Bülent Bey hakettiği ve işini layığı ile yaptığı için o grupta yer almıştır. Ayrıca işin büyüğü küçüğü olmaz, aslolan her işi küçümsemeden layığı ile yapabilmektir.

Yanılmıyorsam yine aynı kişi, Bülent Bey'in rol yapamadığını iddia etmiş. İnsanın her anı her anına uymaz, diyelim ki yorumun yazarı o an izlediğinde beğenmedi. Bence alt sebeplere bakmalı, mesela rejisör kimdi ve eserin geneli nasıldı....

Ben rol yapamadığına inanmıyorum çünkü konuşurken bile duygularını hiç bir maske takmadan yüzüne yansıtabilen bir insan ve duygu nedir bilen bir insanın sahneye can verdiği karakteri taşıdığında duygusuz-mimiksiz-yeteneksiz olması bence mümkün değil.

Onu tanımada ve tanıtmada yetersizliğimize bir başka örnek ise geçenlerde beni dehşete düşüren bir sanat programı: Kanal B'de yayınlanan Sanatın Adımları.

Programda CSO'nun  Yeni Yıl Konseri yayınladığında, konserde görevli olan diğer sanatçılarla röportaj yapılıdığını gördüm ama Bülent Bey'in adı sadece görüntüsünün altında yazı olarak geçti. Nasıl unutulur ya da nasıl atlanır, bir sanat proramında böyle bir hata nasıl yapılır diye çok sorguladım. Düşünün ki konserde tek tenor var, ki kendisi Bülent Bezdüz, ama hazırlayanlar herhangi bir araştırma yapmadan gittiği için atlanıyor. Hadi onların hatası var ama CSO yetkilileride suçludur bence çünkü program yetkililerine Bülent Bey'in kim olduğunu söylememişler bile.

İşte sanatçılarımızı bu kadar sahipleniyoruz.

Bence Bülent Bey ve onun gibilerin aslında çok büyük eksiklikleri var: Eğer onlarında "baklavaları" olsaydı, söyledikleri türküler/aryalar/düetler dillerden düşmezdi.

Son sözü bırakalım beni her dinlediğimde duygulandıran parçası ile kendisi söylesin:


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.

26 Ocak 2012

Bayıldım!


Işık ve gölge oyunu...

İnsanda yetenek ve hayalgücü olunca neler neler yapabiliyormuş, değil mi?

Soğuk kış günlerinde içimiz biraz olsun ısınsın. :)

Linkini burada bulabilirsiniz.

24 Ocak 2012

MDT - Modern Dans Topluluğu



Aslında Radikal Gazetesi'nde az önce gördüğüm haber kaç zamandır bloguma uğramadığımı ve yayın bekleyen yazılarımı hatırlatmasa, hala ocak ayının ilk günlerinde yaşıyoruz sanacaktım. :)

Beni uyandıran Radikal'deki haber Ankara MDT ile ilgili ve buna tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bir süredir Devlet Opera ve Balesi'ni ve özellikle Ankara DOB'u yakından takip ettiğimi hepiniz biliyorsunuz. Bu süreçte kelime dağarcığımı (?) geliştirdim, birbirinden tatlı insanlarla tanıştım, sanatçı olmanın ne kadar zor ancak bir o kadar da gururlandıran bir iş olduğunu gördüm, sanatsal altyapı anlamında gelişmiş ülkelerden ne kadar geride kaldığımızı kahrolarak keşfettim (çünkü işin içine girmeden bu kadar kötü durumda olduğumuzu farketmemişim), insanların sanat ve sanatçıya bakış açılarının ne kadar sığ olduğunu ancak çabalanırsa olumlu yönde değişebileceğini öğrendim...vs vs. Kısacası, bu süreçte kendi adıma çok büyük kazançlarım oldu.

Ama itiraf etmek gerekirse en büyük kazançlarımdan biri modern dansa bakış açımdaki olumlu değişiklik oldu. Evet, bende modern dansı çok sev(e)meyen kesimdendim. Yani "O eğilip bükülmeler, yerlerde yuvarlanmalar, durduk yere havaya zıplayıp kendini aniden bırakıvermeler de ne olsa acep???" ya da "Hmmm...Acaba burada tam olarak ne anlatıldı"larla zavallı beynimin IQ sınırlarını zorlayan işlerdi benim için.

Sonra bir gün "İçimizden Biri" isimli temsile gittim ve ilk kez yüzümde bir tebessümle Opera Binası'nı terk ettim. Konu çok güzeldi, ayrıca koreografi hiç de karışık değildi. (Koreografinin nasıl yazıldığından birçok insan emin değildir ya, işte bunun için kelimeye link koydum)

Öf'leyerek çıkmak yerine keyif alarak çıkmaya işte bu temsilden sonra başladım. Ama biraz takıntılı olduğum için bu başarının bir kerelik mi yoksa genel mi olduğunu görmeye çalıştığım ve bu kez haberde de adı geçen "Başlangıç" isimli temsile gittim. O kadar güzel o kadar etkileyiciydi ki...



Ankara MDT, sadece seçtiği eserler ve o güzelim koreografilerle değil yenetekli dansçıları ile de göz dolduruyor. Çünkü o dansçılar güzel dans etmenin yanı sıra, keyifle dans ediyorlar yani yaptıkları işten mutluluk duyarak sahneye çıkıyorlar. Bence aksi olsa, Bolero'daki 15 dakikalık hızlı...yo yo..."son sürat" performansa başka türlü bu kadar dayanmaları mümkün olamaz. Fotograf Bolero'dan bir sahne ve evet, küplerin içinde dans ediyorlar ama ne dans!! Şaşkın şaşkın izliyorsunuz, hani imkan olsa, ve de yetenek, sizde o coşku ile sahneye çıkıp dans edeceksiniz...O derece sizi kendine bağlıyor ve mıknatıs gibi çekiyor.

Bu sezon sergilenmeye başlanan "Gecenin Rengi" isimli esere ise iki kez bilet almama rağmen temsil günü çıkan işler nedeniyle bir türlü gidemedim. :(
İnşallah üçüncü denememde başaracağım.

Ankara'da yaşayanların Ankara MDT'yi bir kerecik olsun sahnede izlemelerini çok isterim, eminim keyif alacaklardır.

Not: Kullanılan fotograflar DOB sayfasından alınmıştır.

5 Ocak 2012

Kaplumbağa Terbiyecisi

Ağustos ayında tesadüfen görüp aldığım bir kitap:

Kaplumbağa Terbiyecisi (Emre Caner)

Daha önce hakkında bir şeyler duymamıştım. Bilgim olmadan başlasam da akıcı dili ile hoşuma gittiğini ama en çok da kendimden Osman Hamdi'yi sadece ressam diyerek hafızama kaydetmekten utanmama neden olduğunu söyleyebilirim.

Kitapta ilmek ilmek, bir devlet adamı, fikir insanı, sanatçı ama en önemlisi hem evlat hem de gerçek bir vatan evladı olarak Osman Hamdi anlatılmış.Okurken kimi zaman şaşırdığımı, kimi zaman (özelikle de 1800lerin sonunda neysek halaaa aynı olduğumuzu görerek) sinirlendiğimi ama kitabı elimden bırakamadan hevesle okuduğumu belirtmeliyim. Uzun uzun sizlere bir şeyler yazmak yerine başka bir şey yapacağım:

  • Osman Hamdi'nin sadrazamlık dahi yapmış, değerli bir Osmanlı aydını olan İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu olduğunu,
  • İbrahim Edhem Paşa'nın ise Osmanlı'nın yurtdışına eğitim için gönderdiği ilk 4 çocuktan biri olduğunu ve Osmanlı'nın ilk maden mühendisi olduğunu,
  • Osman Hamdi'nin müzeciliğin ne olduğunu bizlere öğreten öncü kişi olduğunu,
  • Yurtdışından gelip, yaptıkları arkeolojik kazıların meyvelerini hiç hesap vermeden ülkelerine taşıyıp sergileyen yabancı "tüccarlar" a karşı mücadele verdiğini ve Osmanlı'nın bu şekilde kullanılmasını engellemek için yasaların değiştirilmesi için çabalayıp yasaları düzenlediğini,
  • Çinili Köşkü nasıl kurtardığını ve gerçek bir müze haline getirdiğini,
  • Arkeolojik kazılara katılıp ülke hazinelerini ne yapıp edip koruduğunu,
  • Arkeoloji alanında da cilt cilt eserleri olduğunu,
  • Ülkenin ilk Güzel Sanatlar Akademisi "Sanayi-i Nefise"yi kurup yıllarca yönettiğini,
  • Kaplumbağa Terbiyecisi isimli eserinde resmettiği yaşlı adamın aslında kendisi olduğunu ve doğu ile batı arasında kalışını ile insanlarını terbiye etmeye çalışmasını (yani eğitim ve yaşam kalitelerini artırmaya çalışmasını) resmettiğini

biliyor muydunuz? Bilmiyorsanız, bunları ve daha nice değerli bilgiyi öğrenmeniz için kitabı okumanızı tavsiye ederim.