24 Ekim 2011

Acı Kayıplarımız



Bugün işyerinde hüzün hakimdi.

Sabah deprem bölgesindeki çalışma arkadaşlarımıza ulaşmaya çalıştık. Sağlıklarının iyi olduğunu duymak ve yapabileceğimiz bir şey var mı diye sormak istedik. Ancak kimselere ulaşamadık.
Acı haber daha sonra geldi. Orada görevli ekipteki 3 çalışma arkadaşımız pazar gününü geçirmek için Erciş'te bir kahvehanedeyken depreme yakalanmışlar. Ne yazık ki aralarından kurtulan olmamış.
Üzülmek ve dua etmek dışında elimizden hiç bir şey gelmiyor.
Allah ailelerine ve sevenlerine sabır versin.

Sadece onlar için değil, depremde kaybettiğimiz herkes için üzgünüz. Ulus olarak başımız sağolsun.

Deprem

Sosyal paylaşım sitelerinde yer alan bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Kızılay Yardım Hattı: 0 312 245 45 00
                                0 312 430 18 14

Erciş Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı: 0 432 351 59 06

Best Van Hattı: 444 00 65

Bu numaralardan yardım için ulaşabilirmişsiniz. Ayrıca; AKUT yazıp 2930 göndererek AKUT'a 5 TL yardım yapılabileceğini gördüm. Ancak bilgileri teyit imkanım olmadı.

23 Ekim 2011

Sayın Rengim Gökmen'e "Ali Baba ve Kırk Haramiler" İsimli Eserle İlgili E-Postam


Sevgili Dostlar,

Aşağıda okuyacağınız mektubu dün gece tanık olduğum ve rencide edilmiş hissettiğim bir temsilden sonra sayın Rengim Gökmen beyefendiye e-posta yolu ile gönderdim.

Biliyorum; hayatımızda acı dolu bir çok olay olurken bu tür şeylere zaman ayırmak çok saçma gözüküyor. Ancak; e-postamda yazdığım ve burada da her zaman vurguladığım gibi toplumların eğitim ve kültürel seviyesi yükseldikçe bilinç artar; kişiler arasında sevgi, saygı, anlayış, birlik ve kardeşlik duyguları oluşur. Ben buna yürekten inanıyorum. Amacın canım ülkemizi bölmek olduğu da göz önüne alındığında bu duygulara ne kadar ihtiyacımız olduğunu görebiliriz.

Bu nedenle, tamamen içimden gelerek ve samimiyetle aşağıdaki satırları yazdım. Ne yazık ki bizler henüz Pavarotti bir notayı eksik söylediği için bunu kendilerine hakaret olarak görüp, konseri ıslıklarla bölen seyirciler seviyesinde değiliz. Halen kendine "sanatçı" damgasını vuran ama aslından sanatın s'sinden anlamayan insanlara prim verildiği bir zamanda yaşıyoruz.

Ben dün gece o sahneye bilgi, kültür ve kalite anlamında bir seviye bekleyerek gitmiştim ancak Recep İvedik filminden çıkmışım gibi hissederk ortamı terk ettim. Bugün Milliyet Gazetesi'nin kültür sanat bölümünde şu haberi görünce de dudağım uçukladı. Haberde belirtilen "1001 Gece ortamı" nın nasıl sağlandığını öğrenmek ister misiniz? Hemen söyleyeyim; operaya ilk gidenlerdendim. Fuayeden içeri girdiğimde tepede avizenin iki yanında, bizim yolluk dediğimiz, iki adet çizgili kilimin bir uçtan diğer uca kadar asıldığını, alanın köşelerinde çadırımsı bir kaç bez gerilerek bir şeyler oluşturulmaya çalışıldığını ve bunun da "sihirli lamba" ve sihirli küre ile süslendiğini gördüm. Küre ne alaka diyebilirsiniz çünkü malum olduğu üzere haramiler çingene değil, Araptı. Hadi bunu da geçtim, ortada bir alanda genç bir kaç çocuk, sanki jimnastikçiymişlerde esneme hareketleri için o ortamı seçmişler gibi bir havada eğilip bükülüyor ya da ip atlıyorlardı!? Ki çoğu harekette de acemilikleri belli oluyordu.

1001 Gece Masalları'nın bir bölümünü okumuş ve burada yazmıştım, hatırlarsanız. Ancak, ne kitabı okurken ne de daha sonra bu kadar ucuz ve sirkvari bir ortam hayal etmemiştim. Bence en kötüsü, kurumun en üst düzey yöneticisinin bu duruma sessiz kalmasıdır.

Gördüğüm manzarayı bir çadır tiyatrosu ile bağdaştıramamış, içerdiği derin anlamı (?) sanatçı olmadığımdan anlayamamış olduğumu düşünmüş olsam da edindiğim izleyim çoğu insanın aynı şaşkın bakışlarla ne olup bittiğini çözmeye çalışması oldu.

İlk izlenim önemlidir, denir. Ben bu fuayedeki sirke rağmen nötr olarak yerime geçsem de, aşağıda okuyacağınız gibi sonrasında yaşadıklarım beni çileden çıkardı.

Üzgünüm, bu sanatsa ben almayayım kalsın. Sanatçıların sanattan anladığı buysa, ben başkentimizin sanatın da başkenti olması için boş yere çalışıyormuşum, 5 yıllık emeğime yazık.

Mektubu birebir yayınlamak isterdim ancak çok küçük bir parçayı kendi özel hayatımla ilgili bilgi içerdiği için çıkarıyorum. Affola.

Lütfen hiç bir konuda uğradığımız haksızlıklar karşısında sessiz kalmayalım.
Gelecek her konuda bizim elimizde.


Sayın Gökmen,

Öncelikle bugün "Ali Baba ve Kırk Haramiler" isimli eserin temsilinden önce göstermiş olduğunuz hassasiyet için size ve tüm çalışma arkadaşlarınıza şükranlarımı sunmak isterim. Elbette ki, bu acı günlerde ulus olarak birbirimize daha da sıkı bağlanmamız gerekiyor. Yüzyıllardır bu topraklar üzerinde kurulmuş ve son olarak bizlerin bekçiliğine bırakılmış tüm değerlerin, tarihin, kültürün ve birliğin ne şekilde korunup, kollanacağını aldığımız eğitimin yanı sıra birey olarak sahip olduğumuz kültürel birikim belirleyecektir. Konuşmanızda sizinde belirttiğiniz gibi sanat, bu birikimi oluşturmamızı sağlayacak düşünceye ulaşmamız için gerekli gücüne sahiptir.

Küçüklüğünden beri tarihe, sanata ve edebiyata değer veren bir izleyiciniz olarak, herşeyden önce "başkent" ünvanını sadece "kağıt üstünde" değil, yaşamın her alanında gösteren bir şehrin özlemi içindeyim. Yurtdışında yaşadığım ve bulunduğum süreler boyunca başka ülke başkentlerinde kültürel faaliyetlerin toplumun kalkınmasına etkisini birebir görme fırsatım oldu. Aynı şeyin ülkemde de yaşanabilmesini gönülden diliyorum.

Rengim Bey,

Eğitimim, akademik kariyerim ve işim gereği yönetim organizasyon, ürün/hizmet geliştirme, pazarlama gibi konularda söz söyleme hakkına sahip olduğumu rahatlıkla belirtebilirim ancak, eğitimim sanat dallarından farklı bir alanda olduğu için asla sanattan sizler kadar anladığımı iddia edecek kadar bilincimi kaybetmiş de değilim. Tek söyleyebileceğim iyi ve dikkatli bir izleyici olduğumdur. Öyle ki, iki hafta önce yine bir cumartesi akşamı "Tosca" isimli eserde Scarpia karakteri için çok yanlış seçim yapıldığını (ses anlamında yaşadığım hüsranı bir kenara bırakayım, en basitinden bir pencere kapatma işini bile 4. kerede başarabildiğini görmek beni çok üzdü) eserle bütünleşerek izlediğimi belirtmek adına söyleyebilirim.

Biz seyirciler sizlerden bazı beklentiler içinde oraya geliyoruz. Herşeyden önce, bilgi ve deneyimlerinizi bizlerle paylaşmanızı, kaliteyi kalitesizden ayırmasını öğreterek "sözde sanatçılara" sizlerin yanında ya da üstünde yer vermememizi sağlamanızı bekliyoruz. Baleyi bir kenara koyarak söylüyorum; operada biz seyirciler sadece ses değil, dekorundan kostümüne, rol yeteneğinden ışığına her ayrıntıda özenli çalışmayı görmek istiyoruz ve bence bunu hakediyoruz çünkü bizler oraya sadece "ses duymak" için değil eseri "canlı görmek" için geliyoruz. Aksi takdirde, özellikle günümüzde teknolojik imkanları göz önüne alırsak, sizleri izleyeme gelmektense mp3 olarak eseri "indirmeyi" daha kolay ve bir çok anlamda daha ucuz bir yöntem olarak tercih ederdik. Bu yüzden, biz sizden bizim size verdiğimiz değeri görmek istiyoruz.

Objektif olarak ve sahip olduğunuz bilgi birikimini bir kenara koyarak bir soruma cevap vermenizi çok istiyorum. Bu gece sizinle görüşmek için talepte bulunmamın ve kartımı vermemin tek nedeni de bu sorudur. Lütfen tüm samimiyetinizle bana, bu gece sahnede gördüğümüz temsile izleyici olarak layık olup olmadığımızı söyleyebilir misiniz? Üstelikte lansmanı belki de hiç bir eserde olmadığı kadar dikkat çekici yapılmışken, bu muydu seyirci olarak layık olduğumuz kalite?

Bu gece yaşadığım hayalkırıklığını size anlatacak kelime bulamıyorum.

1975 doğumluyum;

- Cem'in sana selamı var...
- Hangi Cem?
- GörümCEM

şeklinde espirileri henüz doğru düzgün kafamızın basmadığı ilkokul çağlarında yaparken bu gece sayenizde o döneme bir yolculuk yaşadım. Dünyaca bilinen bir eserin opera uyarlamasını, üstelik sözde "günümüze uyarlayarak" yapılan bu çalışmayı bir "müşteriniz" olarak kesinlikle şahsıma hakaret olarak gördüğümü iletmek isterim. Lütfen sözlerim sizi rencide etmesin ancak bugün orada ben, eğitim ve zeka olarak aşağılandığımı hissettim.

Rengim Bey,

Opera ne yazık ki ülkemizde popüler bir sanat dalı değildir. "Bitlis Bitlis olalı böyle zulüm görmedi" şeklindeki yorumların beni en az sizler kadar üzdüğünü belirtmeliyim. Çok sesli ve çok renkli bir kültürümüz var. Doğusundan batısına kendine ait ve güzellikleri içinde barındıran topraklar üzerinde yaşıyoruz. Misafirperverliği dillere destan olan bir halkın, söz konusu klasik müzik, opera ya da operet olunca buz kesmesini anlamak mümkün değil. Bunun bence tek açıklaması, küçük yaştan itibaren bu konularda sevginin ya da ilginin aşılanamamış olmadır. Keşke eğitim sistemimiz bu anlamda da kendini geliştirse de sadece sahne sanatlarında değil, resimden heykele, ebrudan hat sanatına kadar başlangıç seviyesinde olsun, bir anlamda tanıtım amaçlı eğitimi verilebilse. Ama ne acıdır ki genç nesil "Recep İvedik" gibi basit, seviyesiz ve zeka pırıltısından yoksun eserlerle zehirleniyor. Bunları da göz önüne alarak bana bu gece sahnede gördüğüm eserin Recep İvedik'ten farkını anlatabilir misiniz? Ki ben o filmcik serisini de izlemedim, sadece kanal değiştirken gördüğüm bir kaç saniyelik görüntüler ya da etraftan duyguğum/okuduğum bilgilerle hakkında bilgi sahibiyim.

Hayatım boyunca kendimi geliştirmek adına hep bir şeyler öğrenmeye çabaladım. Her fırsatta bilgi birikimime bir şey katmaya çalıştım. Tek tesellim bu gecede bunu yapabilmiş olmam. Yukarıdan yağan köpük balonlarının nasıl yapıldığını hep merak etmiştim, sayenizde bu gece öğrendim: Yukarıdan iki el (?), iki adet aleti "fısfıslayarak" bunu yapıyormuş. Eh, bu bile benim adıma bir kazançtır.

Selman Bey'in yazılarını okumuş, adını çok duymuşluğum var. Bu nedenle sizler eserin reklamını yapmasanızda büyük bir heyecanla koşar gelirdim. Müzikal anlamda bir şey diyemem ancak libretto?!? Farkındaysanız ilk perde boyunca seyirciden reaksiyon % 40 - 50 seviyesinde kaldı. Çünkü mizah kesinlikle keskin zekanın yapabileceği bir şeydir. Yoksa belirttiğim gibi seviye ilkokul ya da Recep İvedik seviyelerinden öteye geçemez.

Ya o Zeynep'in "asıl yüzünü" ortaya çıkaran yaratıcı (?) rejiye ne demeliyim ki ben bilemiyorum! Ben Prag'da operada çırılçıplak soyunmuş sanatçıları izlerken irrite olmadım ama bu sahne karşısında "Yok artık" dedim. Çünkü Prag örneğinde eserde o sahne yapay değildi, sansasyon olsun diye konulmamıştı. Burada ise Zeynep'in kocasının ölümünden sonra hayatında ve kıyafetinde yaşadığı değişimi geçtim, terzi ile ilgili yapılan ve seviyesini sizlere yakıştıramadığımı espirileri gereksiz bir çaba olarak gördüğümü bilmenizi isterim. O sahne ile Zeynep karakterinin aslında nasıl bir kadın olduğunu anlatmak istiyorlardı mutlaka, ama tek yöntem bu muydu? Rejinin hayalgücü 1970'ler Türk sinemasının ötesine geçemiyor muydu? Halbuki daha fazla çıplaklığı olsa dahi, daha güzel bir kurgu ile herşey çok daha başarılı anlatılabilirdi. (Bağnaz bir kafa ile bu sahneye karşı çıkmadığımı ama sansasyon yaratsın diye planlandığı net olan bir tavrada sessiz kalamayacağımı tekrar belirtmek isterim.)

Söyleyecek çok şeyim var. Ancak ne yazsam yaşadığım hayalkırıklığı ve üzüntüyü anlatmaya yetmeyecektir. Daha önce birçok eserde izlediğim ve beğendiğim seslerin bu şekilde harcandığını görmek de benim için çok acı verici bir tecrübe oldu. Seyirci olarak sahnede bana layık görülen şeyi görünce o kadar üzüldüm ve sinirlendim ki, sizin yanınıza gelerek konuşmak istediğimi söyleyecek cesareti buldum. Amacım sahnede siz sanatçıların görüp de biz seyircilerin göremediği şeyleri öğrenmekti.

Lütfen; sakın evlilik ve magazin programlarını izliyorlar, Nihat Doğan gibi seviyesiz ve bilgisiz insanları sanatçı sayarak yere göğe koyamıyorlar diye halka kızmayın. Siz bu gece onlara gerçek kaliteyi göstermek yerine eleştirdiğiniz seviyeyi sundunuz. Ne kadar acı...Halbuki perde açılmadan az önce yaptığınız konuşma beni nasıl mutlu etmiş ve gelecek için umutlandırmıştı.

Geçen sezon Timurlenk isimli eseri izleyerek ilk kez Ankara DOB ile tanıştığımda buna yakın bir hayalkırıklığı yaşamıştım. Ancak kişinin (yani rejinin) bir yanlışlığını tüm kuruma yüklemenin ne kadar büyük bir hata olduğunu bildiğimden tekrar şansımı denedim ve bu sayede "Yusuf İle Züleyha", "Çardaş Prensesi", "Saraydan Kız Kaçırma", "La Boheme" ve "Tosca" gibi birbirinden güzel ve başarılı eserleri izleme mutluluğuna eriştim. Opera zevkimin yanı sıra sırf sizleri desteklemek amacıyla da Mersin DOB'ta "4. Murat" ve Antalya DOB'ta "Batı Yakasının Hikayesi" isimli eserleri dahi yerinde izlemek için ilgili illere gittim. Nasıl ki Yusuf ile Züleyha'dan çıktıktan sonra "Tövbe eder gördüm baba" diye zihnimde keyifle sayın Aykut Çınar'ı tekrar tekrar dinlediysem, 4. Murat'ta "Veremem onu" diyen sayın Kıvanç Uğraşbul'u da aynı şekilde dinledim. Ya geçen hafta Tosca'da dinlediğim sayın Reyhan Görbil'in sesine ne demeli? Ya da İhsan Ekber Bey'e? Saydığım eserlerde izlediğim sanatçıların çoğu ses kalitelerinin yanı sıra rol yetenekleri ile de beni büyülediler. Tüm samimiyetimle, bu gece benden bu eseri izlemem yerine operaya maddi bağışta bulunmamı isteseniz seve seve koltuk için harcadığım 20 TL'den çok daha fazlasını düşünmeden verirdim. Şu ansa, harcadığım o meblağ için çok pişmanım.

Şu sıralarda eserin bitmiş olduğunu tahmin ediyorum. Tahmin ediyorum çünkü ilk perdeden sonra karşıma çıkan ilk taksiye binerek ortamı terk ettim. Daha fazla kalmayı kendime saygımdan yapamadım.
Gecenin sonunda ne kadar alkış aldığınızı bilemiyorum. Çok alkış gelebilir ama kesinlikle bunu kriter almayın. Televizyonlara bir bakın, reyting nedeniyle yayından kaldırılan kaliteli programlarla yine reytingler yüzünden prim yapan programları (örneğin Mehmet Ali Erbil'in sunduğu ya da cicişlerle panpişlerin çatıştığı programları) bir karşılaştırın. Bu size halkımızın bazen ne kadar yanlış seçimler yaptığını daha net gösterecektir.

Zaman ayırıp e-postamı okuduğunuz için teşekkür ederim. Dilerim bir daha böyle bir e-posta yazmak zorunda kalmam.

Saygılarımla,

YAS


Şehit haberleri nedeniyle çok büyük üzüntü içindeyim, aynı sizler gibi.
İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Sadece yasımı tutmak istiyorum ama her geçen gün şehitlerimize yenileri eklenirken sessizde kalamıyorum.
Allah hepsinin mekanını cennet kılsın.

Bugünde şehit haberlerinin yanı sıra depremin acısı ile güne devam ediyoruz. Ne kadar söylense de çarpık kentleşme tüm illerimizde devam ediyor. Eğer gerekli önlemler alınmazsa bu tür haberleri duymaya devam edeceğiz.

Allah her iki olayında son örnekler olmasını nasip etsin ve dilerim tüm kayıplarımızın mekanı cennet olsun. Allah ailelerine ve sevenlerine sabır versin.

Bu arada, sosyal paylaşım sitelerinde askerlerimize ulaşabileceğimiz telefon numaralarının dolaştığını duydum. Herkesin iyi niyetle hareket ettiğinin farkındayım ancak unutmayın ki o telefonlar aynı zamanda onların işi için gerekli hatlar. O yüzden mümkün olduğunca iyi niyetimizi onlara yazarak ve bağışlarımızla göstermeliyiz, telefon hatlarını meşgul etmeyelim lütfen.

Güzel haberlerle dolu bir hafta geçirmenizi dilerim.

16 Ekim 2011

Kindle Kindle Little Star


Ha haa haaaa, çatlasın düşmanlarrrr
Benimde artıkkk bir Kindle'ım var! :)

Uzun süre itiraz edip, bu tür aletlere yüz vermemişken bir anda kendimi Kindle'ıma sarılmış buldum. Evde iken halen daha, alıştığım ve sevdiğim eski usul kitap okumama devam ediyorum ama gelecekte tüm tatillerimde bavuluma onca kitabı sığdıracağım diye uğraşacağıma, incecik ve hafif bu aleti yanıma alıp dışarı çıkacağım.
Henüz 30 kitap yükledim. Kullandıkça özelliklerini öğreneceğim ve size yazacağım. Ama tahminimden kolay, keyifli ve işlevsel bir alet olduğunu söyleyebilirim.

Gününüz güzel geçsin. :)

9 Ekim 2011

"Dünya Çapında 3 Mega-Tenor" (*)

(*) Başlık bana ait değil.
Aslında mutlaka okumanızı istediğim bu yazı, Selman Ada imzalı ve biraz eski tarihli olsa da kesinlikle güncelliğini koruyan bir yazı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Gelelim ben bu yazıya neden ve nasıl ulaştım, onu anlatmaya.

Dün Ankara DOB'da sergilenen Tosca operasına bir yıllık çaba sonunda nihayet bilet bulmanın mutluluğu ile koştura koştura gittim. Temsili ve özellikle değerli sanatçı Reyhan Görbil'in bende bıraktığı izleri yazacağım ama sanatçılar arasında İhsan Ekber ilk kez dinlediğim ve dinlerken de tüm izleyiciler gibi hayran kaldığım bir ses  olduğu için eve gelince kendisini araştırdım. Bu yazıda o sırada elime geçti. Çok da hak verdim.

Sizi hem yazı hem de İhsan Ekber'le başbaşa bırakıyorum:

Altun Hızma

Yarın haftaya güzel bir başlangıç olsun. :)

Elif


Son zamanlarda okuduğum en kötü kitap, en kötü kurgu ve en büyük yalan!

Huyum kurusun, yeni bir şey okuyacak/izleyeceksem etki altında kalmamak için öncesinde hiç bir yorumu okumam veya dinlemem. Ama bu kez "keşke" dedim, keşke öyle yapmasaydım. Belki birileri beni uyarırdı da bende paramı böyle bir şeyle ziyan etmez, hakkıyla yazılmış bir şeye harcardım. O yüzden bir anlamda kendimi sorumlu hissederek, varsa hala okumamış olan sizleri uyarmak için çağrıda bulunuyorum: Kaçın kurtulun!

Yıllar önce Simyacı'yı okumuştum ama aklımda en ufak şey kalmamış. O zamandan beri yazarın başka bir kitabını okumadım. Tamamen bilgisiz ve önyargısız başladım kitaba.

Tanrım, bende kendimi egosu tavanda bir insan olarak tanımlardım. Meğerse ne kadar yanılmışım, ne kadar kolay harcamışım kendimi. Her lafında, her benzetmesinde ve her davranışında "ben...ben...yine ben" diyen ne çılgın adamlar varmış meğer. Canım egom, seni suçladığım tüm o şeyler için özür dilerim. Ne kadar masummuşsun meğer.

Önce, beğenenler alınmasın ama, kitabı kendi açımdan tek cümle ile özetleyeyim:
59'luk amcanın 21'lik çıtırı yatağa atma çabası!
Bu kadar basit bu kadar düzeysiz açıkladığım için üzgünüm ancak budur özeti.

Amca (Coelho'yu kastediyorum tabii ki) içsel yolculuklarını anlatıyor ama bu arada "dişi" cinsi ne kadar alçalttığını, ne kadar basite indirgediğini farketmiyor bile. Sözde onları göklere çıkarıp övüyor ama bence hiç de öyle değil. Uyguladığı taktik iyi bir şey söylermiş gibi yapıp yerin dibine sokmaktır bence. Örneğin; almış gencecik kendine aşık hatunu koynuna (yok yok, sadece sarılıyorlar canımmm!), karısına sevgisinden ve sadakatinden bahsediyor. Geçiniz efendim, geçiniz! Yatmayınca aldatma olmaz tabii, diye düşünerek hareket ettiğini düşünmeyelim diye yaptığı yanlışlığın farkında olduğunu da belirtiyor tabii dürüst adam.

İnsanız, an gelip yanılıp kanıp "helalimiz" dışında birilerini beğenmemiz, birilerine gönlümüzün düşmesi, fantezilerimize başrol vermemiz doğaldır ve dedim ya insan olduğumuzdan "insani"dir. Değil mi? Bence öyle. Ne demişler; insan bu, şaşar! Ama burada yani bu kitapta  öyle değil. Çünkü kızın kendine aşık olduğunu, zayıf yönleri bulunduğunu ve kendisini sunmaya hazır olduğunu biliyor; büyük bir olgunlukla da bunu kullanıyor ama niçin? Niçin kısmını o kadar ulvileştirmiş ki, okurken gözlerim doldu: Reenkarnasyon ile geçmişte yaptığı hatanın neden ve nasılını öprenip kendini affettirmek için. Evet, sırf affedilmek için!


Üstelik ne hoş tesadüftür (?) ki kızımızda adamın işlerini bir anlamda kolaylaştırıyor çünkü adama aşık ve bu aşık kızımız ısrarlı, özgüvenli ve bu nedenle amcaya dediklerini yaptırıyor. (Tabii ki istese amcanın buna izin vermeyeceği kesin, yoksa bir dolu hayranı etrafında olarak yaşardı değil mi? Ama hayır! Amcam yazık (?) engellemek için uğraşıyor ve hatta yüz vermiyor!? Ama kız o kadar kararlı ve özgüvenli ki illede gelcem diyor adamcağıza yapışıyor. Ah şu kadın milleti aahhh! Bunları okurken aklıma geldi; bir söz vardır bizde, sen onu külahıma anlat Paulo!)

Her neyse, adam bu kızla trende uzuuuunnn bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor. (Vah vah...) Sonra trende bir ara yerde bu ikisi karşı karşıya gelince kıvılcımlar çıkmasın mı? Elif açılmasın mı? Aman da aman. Meğersem bu ikisinin taaaaa ne zamandan (başka bir hayattan) tanışıklıkları varmış. O zamanda kız adama aşıkmış. Hmmm...İlginç!! Hoş tek başına değil 8'li paket halinde, yani 7 kız arkadaşı ile birlikte, aşıkmış üstelik ama en çok bu kız seviyormuş adamcağızı ve amcam yazık o ana kadar sadece 4'ünü bulabilmişmiş. Çok şükür 5. denemede bulmuş, o kadar sevindim ki! Ama gene de "3 kitap konusu" daha var anlayacağınız. Üstelik sevgili Coelho kitapta bir yerde karısının bu duruma olgun yaklaşımını o kadar güzel anlatmış ki tüylerim diken diken oldu. (Şu an kitap yanımda olmadığı, başka bir dimağı zehirlemekle meşgul olduğu için sayfa numarası veremeyeceğim. Özür.) Diyor ki, şimdi karıma bunu anlatsam - yani kızı anlatcakmış karısına dürüstlük timsali insan- 4 kere daha dinlemiştim der. Bu ne anlayış, bu ne olgunluktur! İnanın çok takdir ettim. Tabii ben bu kadar olgun olmadığım için BHA böyle bir şey dese saçını başını yolar oraya koyardım!

Ben size bir şey diyeyim mi, kurgusu daha farklı olur umuduyla son sayfaya kadar bekledim. Umut ettim, olmalı dedim. Ama tabii ki öyle bir şey olmadı. Aslında reenkarnasyon, kendine güven, reiki (bu konu yok ama olsaydı iyi oldurdu bence!), aikido vb şeyleri içeren bir kitap olarak daha farklı bir kurgu ve anlatımla yazılsa gözümde daha fazla değeri olurdu.

Sevgili Zeynep'in dediği gibi, bu kitabı başka biri yazsa kesinlikle yayınlatamazdı!

Ve son söz: Hakikaten azgın teke sendromu var, ben bu kitabı okurken başka bir şey düşünemedim.

Gerçekleri İtiraf Zamanı Geldi...


(Fotograf sizi yanıltmasın, onu netten buldum. Yoksa çocuk sahibi oldum diye itiraf etmeyeceğim!! :) )

Bir süredir devamsızlık yaptığımı biliyorum; "bugün yarın kaldığım yerden devam edeceğim" yazıp yine ortadan kayboluyordum. Bir görünüp bir yok oluyor, suçu kah işlere kah bilgisayara atıyordum. Aslında daha önemli bir sebebim vardı.
Bir süredir "öğrenme" ile meşguldüm. Bu kez akademik hayat için eğitim, yeni bir dil, yeni bir iş vs değil...daha farklı bir şey: Uyumayı öğreniyordum! :)
Yaklaşık son 7 aydır uyumayı öğreniyorum ve hayatımı buna göre düzenlemeye çalışıyorum.
Bilen arkadaşlar vardır; ben genelde günde 4-5 saat uyuyan bir canlıydım. Güne erken başlar, geç sonlandırır ve kendimce böylelikle hayatı dolu dolu yaşardım.

Herşey şubat ayında Ankara'da yoğun kar yağışının ardından yüzlerce insan gibi benimde eve yürümek zorunda kalmamla başladı. Üstelik o hava koşullarına rağmen ertesi gün İstanbul'a uçmam ve bir toplantıya katılıp geri dönmem bekleniyordu!?! Sabah binbir güçlükle havaalanına ulaşmama, uçağın rötar yaptığını ve bu nedenle toplantıya yetişememe ihtimalim olduğunu söylememe rağmen yöneticim gitmem konusunda ısrar etti. Eh havaalanına gelmişken gideyim bari, dedim bende! :)
Uçağa alınmadan geçen rötar süresi yetmezmiş gibi uçağa binip, 2 saat mahsur kalmamızın ardından saatler iyice ilerlediği için muhtemelen toplantıya yetişemeyeceğimi ve inmek istediğimi görevlilere bildirdiğimde aldığım cevap "Ne yazık ki bu mümkün değil. Zaten şu an pistten çıkıp kara saplanmış durumdayız. İstesek bile sizi indiremeyiz, İstanbul'a uçmak zorundasınız" oldu. Evet, tüm camlar bembeyaz karla kaplı olduğundan, taksi için hazırlık yapan uçağın aslında pistten çıkıp kara saplandığını anlayamamıştık!
Neyse ki, konuşmamızdan 10 dakika sonra uçak kalktı ve ben nefes nefese toplantıya yetiştim. Tabii bu arada İstanbul'da da hava bozmaya, kar yağmaya ve rüzgar şiddetlenmeye başlamıştı. 1 saat süren toplantıdan sonra, tekrar havaalanına koştum. Doğru anladınız; sadece 1 saatlik toplantı için saatlerce stres yaşadım.
Lafı daha fazla uzatmak istemiyorum; sadece o hava koşullarında bizi sağ salim götürüp getiren THY pilotlarına minnettarım. Dönüş daha da kötüydü ancak bu arada epey dua bildiğimi farkettim! :)

İşte herşey bu yolculuktan bir iki gün sonra başladı. Önce sol gözümün altında, elmacık kemiklerimde bir seğirme hissettim. Yüz felci mi diye huzursuz oldum ama seğirme tek yerde kaldığı için çok üstünde durmadım. Sadece, toplantılarda şiddettlendiği zamanlarda elimi yüzüme bastırarak rahatsız edici bu hissi bastırmaya çalışıyordum. Aradan yaklaşık 5 gün geçmişti. Çok sevgili dostumla yine bir sanatsal aktivite için Şinasi Sahnesi'nde buluştuk. Temsil başladı...Ve ben bu kez yüzümde sol tarafta yavaş yavaş yayılmaya başlayan bir uyuşma hissetmeye başladım. İşte ilk o an panik oldum. (Öncesinde doktorları ve ilaçları sevmediğim için çok da umursamamıştım!)
Ertesi gün doktora gittim, MR çektirmem gerektiğini söyledi. İşlem için acil randevu alıp gittiğimde teknisyen işlemin 30 dakika süreceğini söyledi. Alete girdim. Dışarda çalan müziklerden kaç parça boyunca içerde kalmam gerektiğini hesapladım: her parça ortalama 3 dakika 20 saniye sürüyor desem, 9 parça sonra çıkacağım.
Parçaları saymaya başladım. 3. parçada bitti diyerek çıkardılar! Ya nasıl olur, daha 3 parça oldu diye düşünürken adamdan 35 dakika sürdüğünü öğrendim. Şaşkın şaşkın ama dinlenmiş bir şekilde dışarı çıktığımda farkettim ki MR da uyumuşum! :)

Sizi daha fazla sıkmayayım: Sonrasında çok sevdiğim doktorum yüzümdeki olayın boynumdan kaynaklanan fizyolojik durum olduğunu, kesinlikle psikolojik bir sorunum olmadığını ("Öyle olsa neden sol tarafında sağ tarafa ya da her taraf değil?"), ancak anlattıklarımdan bu sorunu farketmemin (ya da onun deyişi ile "bu fizyolojik sıkıntının hayatını etkileme") sebebinin son 6-7 aydır günde ortalama 2 saat uyuyor olamamın ve çoğu zaman 24 saati aşkın sürelerdir uykusuz dolaşmamın  söyledi. (Böylece MR'da uyuyup kalmamın ve bunu o an farketmememin sebebinin de uyku konumuna geçtiğimi fakedemeyecek kadar beyin işlevlerimi tüketmiş olmam olduğu ortaya çıktı.)
Doktorum buna gün içinde tükettiğim çay ve kahvenin etkisinin olmadığını, gördüğü kadarıyla zaten bunları içmesemde uyuyamadığımı söyledi. Çünkü uzun zaman önce normal 7-8 saatlik uyku sürecinden çıkmış ve uzun yıllardır vücudumu 4-5 saatlik uykuya alıştırmışım. Ama son zamanlarda bu düzeni de bozup ortalamada 2 saate düşürünce vücudumun tepkiler verdiğini, bu arada zaten mevcut olan fizyolojik sorunumunda su yüzüne çıktığını belirtti. Eğer böyle devam edersem çok kısa zaman sonra yüzümde sadece uyuşma ve seğirme değil, dayanılmaz batmalar ve yanmalar hissedeceğimi ve işte asıl o zaman çok acı çekeceğimi söyledi. En önemlisi de böyle devam edersem uykusuzluk hastalığına yakalanacağımı, acilen uyumayı öğrenmemi, günde en az 8 saat uyumamı, öğrenme süreci boyunca şu an hayatımda olan herşeyi askıya almamı, zamanla herşeyi tekrar hayatıma katabileceğimi, hayatı temposu daha düşük ve tercihan "normal insan temposu" ile yaşamamı ve ne olursa olsun "öğrendiğimi unutmamamı" söyledi. Eğer bu tempoyu kurduktan sonra da yüzümde aynı şikayetleri hissedersem ilaç tedavisine geçeceğini, ancak şu anda kesinlikle böyle bir şeye ihtiyacım olmadığını belirtti çünkü yüz sinirlerimde elektirik kesintileri olduğu için uyuşma ve hissizlik olduğunu, ancak bunun boynumdan kaynaklandığını, yorgunluk ve uykusuzluğumla da belirgenleştirdiğimi belirtti.

Hayatımın en zor 2 haftasını o zaman başladı işte! Anneler bilir, çocukları bir türlü uyumaz. Masal anlatırlar, oyalamaya çalışırlar vs vs nafile. İşte bende böyle bir çocuk büyüttüm o iki hafta boyunca. Saat 10 gibi yatağa yatıp "Ya neden uyumak zorundayım? Yapacak çok işim var. Hem zaten uykum yok" diye söylendim. "Bir nete bakiim çıkcam valla hemen" dedim. "Aaaaa, o filmi de ne merak ediyordum. Azıcık izleyeyim söz hemen uyuycam" dedim. Nafile, kendimi kandıramadım. :)
O arada farkettim ki uğraştığım onca işten dolayı uykusuz kalmıyordum; uykum olmadığı için kendime bir sürü iş yaratmıştım. :)
İşte bu nedenle hayatımdaki herşeyi, özellikle interneti askıya aldım. Tv'den uzak durdum. Telefonlarımı işten çıkar çıkmaz kapattım. Sessiz, sakin ve "normal" bir hayat sürmeye başladım.

Bu süreçte dostlarıma ve özellikle BHA'ya sabırları için teşekkür etmek isterim. Düşünün ki akşam buluşmalarımızda saat 9.30 da esnemeye başlayıp, eve kaçıyor, ödünç verdikleri bir kitabı eskisi gibi kısa sürede değil haftalar sonra getiriyor ve haftasonları sabah kahvaltısı buluşmalarına saat 11 gibi kalktığım için yetişemiyordum. Ayrıca, haftada bir günü sadece kendimle geçirmem gerektiğini belirten ve o günü "Sevgi Günü" koyan doktoruma itiraz etmeyerek ve Sevgi günlerini beni çok özlemelerine rağmen bana bırakarak, ben uyurkende (ki bu günün büyük çoğunluğu) ses çıkarmayarak bana destek verdiler.

Anlayacağınız son 7 aydır sadece yatıyor, uyuyor, uyuyor ve günde azami bir iş/etkinlik/aktivite ile sınırlı bir hayat yaşıyorum. Bir kitabı okumam eskisi gibi bir iki gün değil bir iki ay bile sürebiliyor. Öyle ki yaz tatilimde bile sadece 1,5 kitap okuyabildim ama günde 10 saat uyudum. :)
İşte bu nedenle çok istesemde, internete girdiğimde kendime hakim olamayarak saatlerce zaman harcadığım için netten uzak duruyordum.
Şimdi yavaş yavaş, yeni tempoma ayak uydurmaya çalışıyorum.

Şimdi izninizle...Biraz yatıp uyuyacağım. Meğer uyku ne güzel şeymiş! :)