24 Haziran 2011

"2. Uluslararası İstanbul Opera Festivali" ya da "Herkese Opera!"

Bu yıl 1 - 21 Temmuz tarihleri arasında ikincisi düzenlenecek olan uluslararası festivalin açılışı, 1 Temmuz'da Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda sergilenecek olan Fatih Sultan Mehmet operası ile yapılacak.

Rossini'nin bu eserini İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları seslendirecek ve eserin sunumu özgün dilinde yapılacak.

Bu eserle ilgili daha önce çeşitli yorumlar okumuştum, ancak izleme fırsatım henüz olmadı.İmkanım olsaydı İstanbul'a gidip, izlemek isterdim.

Festivalin 2. ve 3. gününde ise, daha önce burada ismini sıkça duyduğunuz tanıdık bir eser sergilenecek:
Mersin Devlet Opera ve Balesi - 4. Murat

Şu an ben bu satırları yazarken, başrol oyuncusu sevgili Kıvanç Uğraşbul dahil tüm ekibin provalarda olduğunu ve seyircilerine güzel bir temsil sunmak için ter döktüğünü biliyorum. Eskişehir'de gösterdikleri başarıyı İstanbul seyircisine de göstereceklerinden ve sahnede yine çok iyi bir performans sergileyeceklerinden eminim.

Festivalin üçüncü günü ise, sahnelenecek eseri Ankara Devlet Opera ve Balesi'nden sanatçılar yorumlayacak:
Tosca

Defalarca bilet alma çabalarım, erken davranıp gişe önünde nöbet tutmama rağmen, sonuç kalmış ve bu güzel eseri bir türlü izleyememiştim.

Eserle ilgili linkte oyuncu kadrosu yer almadığından (ya da bilgisayarımda açılmadından) başrolde Reyhan Görbil'in olup olmadığını bilemiyorum ama umarım ki o oynuyordur. "Tosca" denilince akla gelen tek isim olan Reyhan Hanım'ı izleme fırsatını kaçırmamanızı tavsiye ederim. Bende kendi adıma dilerim ki, her ne kadar şu an gelecek sezonda yer almıyor gibi gözükse de bir mucize olur ve bende izlerim.

Tosca'da Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda sergilenecek.

Festivalin iki yabancı konuğu ise, Münih'ten katılan Gärtnerplatz Devlet Tiyatrosu tarafından sergilenecek olan "Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü" isimli eserle, festivalin kapanışını yapacak olan  Karlsruhe'den Badisches Devlet Tiyatrosu'nun sergileyeceği "Cezayir’de Bir İtalyan Kızı" isimli eser.

Festival biletlerine (hala kaldı mı çok emin değilim ama...) Biletix'ten ulaşabilirsiniz.

Yaşamak anlamında İstanbul'un hayatını sevmesem de, bu tür festivalleri kaçırdığım için şeytan tarafından ara ara dürtüldüğüm olmuyor değil. Kimbilir, belki seneye İstanbul'a yerleşmiş olurum. :)

Keyifli bir haftasonu geçirmenizi dilerim.

20 Haziran 2011

Abu Hassan Operası - (Mersin DOB - Rejisör: Kıvanç Uğraşbul)

Carl Maria von Weber tarafından bestelenen ve librettosu Franz Heimer tarafından “1001 Gece Masalları” temel alınarak hazırlanan tek perdelik eser, ilk olarak 4 Haziran 1811’ de Münih Cuvillies Tiyatrosu'nda sahneye konulmuştur. İlk temsilinde büyük başarı kazanan eser, Alman operasına karşı halkta büyük bir ilgi doğurmuştur. 1813 ve 1822 yıllarında yapılan son düzenlemelerle eser bugünkü haline gelmiştir.

Başta Weber’in hocası Abbe Voglers’in “Buyers of Smyrna” isimli çalışması ve Rossini’nin “İtalya’da Bir Türk” isimli çalışması olmak üzere, Haydn’ın ve Mozart’ın çalışmaları göz önüne alındığında döneminin “Türk Operaları” birbirine benzer çalışmalardır. Burada etken sadece dekorlarla yansıtılan ortamlar değil, aynı zamanda orkestralarda zillerin göze çarpan kullanımlarıdır.

Bu anlamda Abu Hassan’ıda “Türk Operaları” grubunda sayabiliriz. Weber’in orkestrası dramatik, renkli ve romantik içeriğinin yanı sıra geleneksel temel kalıpları da içermektedir. “Abu Hassan”ı Mozart’ın çalışmaları ile kıyaslayacak olursak, melodilerinin göz alıcı güzelliği ve müzikal zekası ile haklı bir övgüyü hak etmektedir.

Sanatçıların ilham perileri kimi zaman yaşadıkları hayatın gerçekliğinden çıkagelir. Örneğin, Vincent Van Gogh'un resimlerinde kardeşi Theo'nun yaşadığı Paris'te geçirdiği 2 yılın etkileri kadar sonrasında yaşadığı şehirin izlerini de (Arles'daki Langlois Köprüsü gibi) görebiliriz.

Görsel etmenler kadar duygusal boyutlarını yani acılarını, sıkıntılarını, aşklarını, tutkularını da eserlerine yansıtır sanatçı. Kimi zaman tamamen kendini anlatır, kimi zamansa dolaylı yoldan. Örneğin, Puccini'nin "La Boheme" isimli operası detaylarda olmasa da genelinde Puccini'nin hayatından izler taşır.

Benzer şekilde, Carl Maria Von Weber'in Abu Hassan operasıda bestecisinin hayatından dolaylı bir ize sahiptir. Her ne kadar opera Carl Maria von Weber’in gençliğinde yazılmış olsa da yaşının üzerinde bir ruhla dolu olup, leziz tatlar barındırmaktadır. Genç Weber, 1810 yılında 24 yaşında eserin ilk halini ortaya koyduğunda açılışı "Alacaklılar Korosu" ve para temasıyla yaptıysa eğer, bunun sebebi o zamanlar kendisininde maddi sıkıntılar yaşaması ve yüklü borçlarla uğraşmasındandır. Hatta bu nedenle hapse bile girmiş olan Weber'in kahramanı da aynen kendisi gibi borç yükü karşısında ne yapacağını bilemeyen zavallı Abu Hassan (Ebu Hasan)'dır.

Eserde, Ebu Hasan'ın aryasında dahi karısını aşkla sevmesinin yanı sıra zenginliğe duyulan özlem vurgulanmaktadır. Kısaca, eserin ana teması para ve insanlar üzerinde etkileridir. Para söz konusu olunca insanların davranışlarının ne şekilde değiştiğini eserde çeşitli vurgularla görebiliriz. Öyle ki, Ebu Hasan gibi iyi niyetli ve saf bir insan dahi borçlarına çözümü yalanla bulur ve karısı Fatma'yı da bu olaya bulaştırır. Borç sorunu çözmek için Halife'den bir nev-i ölüm yardımı olarak adlandırılabilecek maddi yardım almaya karar verirler. Ancak bunu yaparken önce kendisinin, sonrada karısının öldüğünü iddia edecektir! Tabii, yalancının mumu yatsıya kadar yanacak ve gerçek ortaya çıkacaktır. Ancak, Halife, Hasan'ı bu yalana iten nedenleri duyunca ve karısı Fatma'ya asılan tefeci Ömer'i evde saklandığı dolabın içinde bulunca, affeder. Tüm bu süreçte Halife'nin karısı ile ölümler üzerine bahse tutuşmasından, Fatma'yı elde etmek için Ömer'in borç senetlerini kullanmasına kadar paranın insanlar üzerindeki etkisini görürüz.

Opera, Türkiye'de ilk olarak 1983-84 sezonunda İstanbul DOB'da Yekta Kara'nın rejisi ile sahneye konulmuştur. Eserin ana teması olan paraya görselde de vurgu için dekordaki ana ögeler altın sikkeler olarak belirlenmiştir. Paraya ve etkilerine vurgu, bu 2 adet altın sikkeyle ve temsil ettiklerinin "Demokles'in Kılıcı" gibi karakterlerin üstünde salınınp durmasında yer almaktadır.

27 Nisan 2011'de Mersin DOB'da Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünde perdelerini açan Abu Hassan operasında ise, dekorda simgesel ögeler yerine Ebu Hasan'ın hayatındaki sadeliğin ve fakirliğin izleri görülmektedir. Seyhan Atamer'in oluşturduğu olabildiğine az eşya içeren dekorda, fakirliğin simgesi haline gelmiş yamalarda yerlerini almaktadır. Kostümlerde ise Alev Tol, Hasan ve Fatma'nın fakirliğini yine kıyafetlerine yansıtmaktadır. Renksiz ve aksesuarsız kostümler, zengin tefeci Ömer'in renkli ve şaşalı kıyafetleri ile tam bir tezatlık yaratmaktadır.

Kıvanç Uğraşbul, eseri mümkün olduğunca sade dialoglar ile ortaya koymayı tercih etmiştir. Seyirci ile daha yakın bir temas kurabilmek adına da, Türk sinemasından klişeleşmiş ögeleri içeren kimi alıntılar yapmıştır. Örneğin, Fatma'nın kocası ile ilgili ağıtlarında rahmetli Adile Naşit'e gönderme yer almaktadır. Rahmetli Naşit'in "Şabanoğlu Şaban" filminin unutulmaz sahnelerinden olan "Gittiii gittiii giittttiii" şeklindeki gıdaklamalı ağlaması, eserde Fatma'nın yorumu ile izleyenlere hatırlatılmaktadır. Resijörün bu alıntı ile amacı geçmişin değerli sanatçılarını hatırlatarak anmaktır.

Bunun yanı sıra, sinemamızdaki "iyi adam-kötü adam" figürleride ortaya koyulmuştur. Eser boyunca Hasan'ın saf ve temiz duygularına karşın, kötü adam Ömer'in Fatma'ya art niyetli yaklaşmalarına şahitlik edilmektedir. Ömer'in karakter olarak çirkinliğinin yanı sıra fiziksel çirkinliğini de ön plana çıkaran tipleme, bu anlamda çok başarılıdır. Yan karakterlerde ise, Nadir gibi orjinalinde olmayan ancak varlığı ile esere renk katan sevimli, sıcak ve komik karakteri de ekleyen Kıvanç Uğraşbul, bu şekilde eseri daha da keyfine doyulmaz bir hale getirmiştir. Rejisörün yaptığı diğer eklemeler ise kimi dialoglarda görülmektedir. Böylece Uğraşbul, eserdeki komik unsurların sayısını artırarak komedi çıtasını daha da yükseltmiştir.

Hasan'ın aryasını rüya sahnesi olarak ortaya koyaraksa, Hasan'ın karısına aşkının yanı sıra hayatındaki özlemlerini ve hayallerini bizlere somut olarak göstermiştir.

Her ne kadar Abu Hassan, bas bariton Kıvanç Uğraşbul'un sahne arkasındaki ilk deneyimi olsa da, esere yaptığı eklemelerle gösterdiği hayalgücüne ve yaratıcılığına (haklı) güveni, doğru yapılmış dekor/kostüm/cast seçiminin yanı sıra eserin Türkçeleştirilmesindeki başarısı ile ortaya çıkan yorum, sadece sahnede değil, sahne arkasında da yetenekli olduğunu bizlere göstermiştir.

Oyuncu kadrosunda yer alan isimlerde hem eserdeki karakterlere uygun hem de yetenekli kişilerden oluşturulmuştur. Hasan rolünde izlediğimiz ve misafir sanatçı olarak Samsun Devlet Opera ve Balesi'nden gelen tenor Onur Polat, genç yaşına rağmen ses kalitesi ve yeteneği ile sahnede göz doldurmaktadır. Daha çok Keloğlan tiplemesine benzer bir görüntü ve saflıktaki Hasan karakterinin şaşkınlıklarını, sevinçlerini ve hayallerini ise insanın içini ısıtan bir oyunculukla ortaya koymaktadır.

Hasan'ın karısı Fatma, rejisörün yaptığı vurgulamalar ile en az Hasan kadar önemli bir karakter olarak sahnede yer almaktadır. "Evi çekip çeviren" - "yuvayı yapan dişi kuş" Fatma rolünü, yine genç yeteneklerden Sevil Erçak canlandırmaktadır. Erçak'ta canlandırdığı karakteri sahiplenerek kanlı canlı hale getirmiş ve başarılı bir sanatçı olduğunu kanıtlamıştır.

Bu genç yeteneklerin daha fazla ön plana çıktığı çalışmaların ortaya konulması ise biz sanatseverlerin temennisidir.

Ömer rolünde ise, daha önce İstanbulname ve 4. Murat ile sahnede izlediğimiz R. Ufuk Kasar'ın yer alması ile bu başarılı sanatçıyı bir kere daha sahnede izleme keyfi yaşatılmaktadır. Kasar, sahnede geçirdiği her anı doğru kullanmakta ve rolünün hakkını vermektedir. Örneğin, Ömer'in saklandığı dolaptaki korkusunun bizlere başarıyla iletilmesinde ışıklandırmanın yanı sıra Kasar'ın rol yeteneğinin etkisi büyüktür.

Diğer rollerde izlediğimiz Erdem Özdemir (Halife), Ayşin Alev Yücel (Halife'nin karısı Zübeyde), Alpay Noyan Özbay (Mansur) ve R. Neslihan Ulaş (Zümrüt) anlık dialogların sahipleri olarak geri planda kalmayıp, başarılı oyunculukları ile de oyunun içinde önemli yer tutmaktadırlar. Özellikle Zümrüt karakterinde R. Neslihan Ulaş'ın çok başarılı olduğunu belirtmek gereklidir.

2010-11 sezonunda eseri izleyemeyenler için güzel bir haber, eserin önümüzdeki sezonda da sahne alacağını belirtmek olur sanırım. Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünü yaptığı bu başarılı eserin, sadece ülkemizdeki sanatseverlere değil aynı zamanda yurtdışındaki dostlarımıza da ulaşmasını dilerim.

19 Haziran 2011

Bir Paris Semtinin Tüketilmesi Denemesi

Hani bazen günün doğuşundan batışına kadar anı hızlı çekimde izleriz; bulutlar, insanlar, araçlar hızla akar gözümüzün önünden. Hayat bu, biz dursak da o durmaz akar gider.

Peki, hiç oturup günün akışını kendi başınıza izlediniz mi?



Georges Perec izlemiş. Kelime oyunu ustası Perec, 3 gün boyunca Paris'te Saint-Sulpice Meydanı'nda hayatın nasıl aktığını izleyip deneysel bir metin yazmış.

Adını "Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi" koyan ve kelime oyunundaki başarısını koyduğu isimlede gösteren Perec, cuma-cumartesi ve pazardan oluşan üç günlük serüveninde günleri tüketmek kadar semtin kendisininde akıp giden tükenen hayatlarını da ortaya koymuş.

Bir yerden duyduğum için mi yoksa ismi ilginç geldiği için mi bu kitabı İdefix'te alışveriş sepetime atmıştım, hala hatırlamıyorum. Kısa ve öz anlatımıyla kısa sürede okuyup "tükettiğim" bu deneme aklıma yıllar önce Kızılay'da Güvenpark'a geçişi sağlayan kapalı üst geçitte yolun ortasında durup da çevremden akan insan selini izlediğim o akşamı aklıma getirdi.

Kimi heyecanlı, kimi umursamaz, kimi yaşlı, kimi geç bir sürü insan sağımdan solumdan farklı yönelere doğru akıp giderken ben, hayatın ben olsam da olmasam da akıp gideceğini düşünmüş ve o an o insanlardan (yani genelden) farklı bir şey yapıp duruyor olmamın etkisi ile garip bir huzur bulmuştum.

Belki de o an verdiğim kararla (yani öylesine, sadece duruyor olmakla) hayatın kontrolünün bende olduğunu düşünmüştüm, bilemiyorum. :)

Neden nasıl aldığımı bilemesem ve yaklaşık bir saat içinde okuyup bitirmiş olsam da kitabı çok sevdim.
Farklı bir bakış açısı ile farklı bir kitap okumak isteyenler için tavsiye ederim.

Ben şimdilerde Perec'in içinde e harfi kullanmadan yazdığı kitabı alıp okuma sevdasındayım ama gönül isterdi ki kitabı orjinal dilinde okuyup tadına varabileyim. :(

12 Haziran 2011

11 Haziran 2011

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı


"Çocuklarımız bizimle ilgilenmedikleri için kitap yazıyoruz biz. Karımız, kendisiyle konuştuğumuzda kulakları tıkadığı içindir ki, belli kişiliği olmayan bir dünyaya sesleniyoruz." (s. 122)



"'Bir halkı ortadan kaldırmak için, belleğini yok etmekle işe başlanır,' diyordu Hübl. 'Kitaplarını, kültürlerini, tercihlerini yok ederler. Bir başkası onlara başka kitaplar yazar, bir başkas kültür verir, bir başka tarih uydurur. Ve böylece, halk, yavaş yavaş ne olduğunu, daha önce ne olmuş olduğunu unutmaya başlar. Çevresindeki dünyada onu daha çabuk unutur." (s. 204)

"Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" ile tanıştığım Milan Kundera'dan yine çok beğendiğim bir çalışma: