24 Şubat 2011

Mim

Sevgili arkadaşım İmge beni mimlemiş. Bende hemen cevaplamaya başlıyorum. Teşekkürler İmgeciğim. :)

1. Gün içinde eğer gerçekleşirse şok olacağın şey:

Hmmm....Çok zor bir soru. Çünkü şu ara o kadar çok şeye şok olabilecek konumdayım ki anlatamam! Örneğin: İşte mesaim 18 de bitiyor. Yani kağıt üstünde böyle. Ama yarın 19-21.30 arasına konulan (?) toplantım bir mucize olurda kısa sürerse gerçekten şok olurum. Çünkü bana 21.30'dan sonrasını da görürmüşüz gibi geliyor.

2. Gördüğün zaman eğer almazsam uyuyamam dediğin şey:

Bu sorunun cevabı birden çok olacak, kusura bakmayın. Öncelikle kitap! Duramıyorummmm! Almazsam "Ama..ama...okumak istiyorummm" diye kendi kendime duygu sömürüsü yapıyorum.
Eskiden ayakkabıda da benzer bir takıntım vardı, sonra sahip olduğum ayakkabıların listesini oluşturunca...Sustum! :D
Sonra, gördüm mü almaya doyamadığım bir diğer şey küpedir. Özellikle şıngıl şıngıl sesli, uzun küpeler bayılıyorum.

3. Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey:

"Azıcık yesem ne olur ki...Yani zaten ekmek hakkım var, salata hakkımda var, e zaten içinde ne kadar yağ var ki?" diyerek kendimi kandırdığım ve deli gibi daldığım şey: KISIR!
Hmmm...Valla şu an bile canım istedi. :)

4. Uğurun var mı, uğurun?

BHA

5. Kendine en yakıştırdığın renk?

Canlı renklerin tamamı ve inanın yakışıyor: Tüm yeşiller, sarılar, kırmızılar güzel duruyor. Ayrıca mavi tonları ve lila tonları da güzel duruyor.
Ben çevremin yalancısıyım! :)

6. En sevdiğin takın?

Hayatımın en özel iki erkeğinden gelen iki takıyı kesinlikle çıkaramıyorum: Babamın doğumgünü hediyesi kolyem ve BHAdan yüzüğüm.
Gerçi kolyemi zaman zaman çıkarmak ve kıyafetime uygun başka kolye ile değişmek zorunda kalıyorum ama eve döner dönmez ilk iş onunla buluşuyorum.

7. Takıntın?

Genelde sanat eserlerini çoook zor beğenirim. Ama beğendiğim zamanda yıllarca takılır kalırım, askerlik anısı dinlemekten beter ederim çevremi. Misal:


Kenneth Branagh'tan Hamlet (hem de uzun versiyonu),



Kıvanç Uğraşbul'un yorumu ile 4. Murat ve Eğrikapılı Ali (İstanbulname),



Picasso'dan Guernica,


Altan Erkekli'den Bir Ceza Avukatı'nın Anıları



Ali Poyrazoğlu'ndan Kobay,



Murathan Mungan'dan Yüksek Topuklar gibi....

Bunlara takılmak dışında pek takıntım yok.

8. Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?

İşin aslı, bavulum gerçekten hazır çünkü haftasonu şehir dışındayım. :)
Ama gönlümdeki yerler İzmir, Peru, Küba, Afrika ve Adriyatik! Birbirine tezat yerler ama seviyorum oraları. İzmir'i BHA'dan dolayı görüyorum ama diğerlerine de gitmek isterdim.

9. Ben bu şarkıyı duyunca şakırım

Bu en zor soru çünkü listem o kadar uzun ki! Ama Pink Martini, Zeki Müren, Rammstein, Dean Martin ve Frank Sinatra duydum mu mutlaka eşlik ediyorum!
Farkındayım, müzik zevkimde benim çok karakterli halime uygun! Açıkcası o anki ruh halim nasılsa ona göre müzik dinliyorum. 

10. Solunda ne var

Şu an çalışma odasındayım ve solumda kalorifer peteğine dayanmış, benim kışın en sevdiğim kitap okuma mekanı olan okuma minderim var. Uzun oturabileceğim ve hiç üşümeden mayışık mayışık kitap okuyabileceğim bir yer.

Evet, mimim bitti.
Bende Zencefil, Mine, Zehra ve Selda başta olmak üzere herkesi mimledim gitti! :)

20 Şubat 2011

Ebru


Zihnim Ezginin Günlüğü'nden "Benim adım ebruli..." şarkısını çalıp duruyor.

Dün, yıllardır özendiğim ve çok istediğim ancak bir türlü başlayamadığım bir sanat dalında "çıraklığa" ilk adımımı attım: Ebru.

Küçüklükten beri ebru, hat ve minyatür ilgimi çeker. Farklı tarzlarının yanında sabırın en büyük göstergesi oluşlarıda büyüler beni. Ustasının kendini maddi dünyadan soyutlayıp manevi huzuru bulduğu ve sukunetle çalıştığı ortamlar gelir gözümün önüne.

Hiç bir zaman hat ve minyatüre cesaret edemedim ama ebru hep aklımdaydı.

Geçen aylarda böyle bir kurs imkanı çıktı karşıma. Dün ilk dersimizi yaptık. Aslında dün biz "ebru ile tanıştık". Teknelerimiz ve diğer malzemelerimiz hazır olmadığı için ebru sanatçısı Salih Elhan Bey'in yine ebru sanatçısı oğlu Fatih Bey bir ebru seti alıp biz acemilere kısaca neyin ne olduğunu gösterdi. Ayrıca zaman ayırıp bir iki ebru çalışmasını da bizimle yaptılar. Sakinliğine, ustalığına ve sabrına hayran olmamak mümkün değil. (Fotografları daha sonra ekleyeceğim)

O bize ebruyu anlatırken biz ona sorular sorduk. Ebru işinin usta çırak işi olduğunu, battal ebrudan çiçekli ebruya kadar geçen sürenin aslında çook uzun ve meşaketli bir süre olduğunu (3 yıl!) öğrendik. Elbette biz kursiyerler 3,5 aylık süreçte battal ebru ile başlayıp (hemen bir parantez açayım ve en basit hali ile battal ebrunun ne olduğunu anlatayım: battal ebru hani şu sadece damlalar halinde gördüğünüz, üzerinde her hangi bir çiçek vs desen olmayan ebru) sonlara doğru ucundan kıyısından çiçekli ebruya bulaşacağız ve son iki haftada objeleri ebrulamayı öğreneceğiz.

Fatih Bey babasının öğrencilerini 3 yıl battal ebru ile çalıştırdığını söyleyince, ustanın işine karışılmaz ama uzun değil mi, diye düşünmüştüm.

Sonra Fatih Bey denemek isteyen var mı diye sorduğunda ve ben gönüllü olduğumda, olayın "frıçayı parmağına vurup suya damla damlatmak"tan çok öte bir şey olduğunu, en ufak bir tozun dahi o canım çalışmayı nasıl bozabildiğini, sinirli ya da heyecanlı olursan boyanın suya (kitre demek istiyorum) bir türlü damlamadığını ve hatta su hariç her yere damladığını yaşayarak öğrendim. Fırçayı iyi kullanamazsan damlaların löp löp kitreye düşüp görüntüyü bozduğunuda gördüm. Ama kağıdı tekneye yatırma konusunda çok başarılıydım, gölge ya da hava boşluğu bırakmadan halledebildim. Elim boya oldu ama o toprak boyanın tenime değmesi bile huzur verdi.



Fatih Bey sanatçı bir aileye doğmuş. Yani o kundaktan çırak olmuş, yıllardırda tüm ailesi ebru sanatı ile içiçeymiş. Bize babasının "Kitreye damlayan o ilk damlayı gördüğünde gözün ışıldamaya başladıysa, o damla gönlüne düşmüş demektir" dediğini iletti.

Ne kadar doğru bir söz.

Dün o damla benimde gönlüme düştü.

Benim adım ebruli, biraz gerçek biraz rüya
Yalanımı sevsinler, aşksınz dönmüyor dünya....

18 Şubat 2011

İstanbul Hatırası


İstanbul'a bakıyorduk denizden. Kral Byzas'ın efsanevi ülkesine, Konstantin'in imparatorluk başkentine, II. Teodosius'un taştan bir gerdanlığı andıran surlarına, Jüstinyen'in benzersiz Ayasofya'sına, Fatih'in cihanı yönettiği Topkapı Sarayı'na, Kanuni'nin muhteşem Süleymaniyesi'ne...Hükümdarlara bakıyorduk, büyük komutanlara bakıyorduk, soylu vatandaşlara, kölelere, devşirmelere...Kadınlara bakıyorduk...Pulheriya'ya, Teodora'ya, Hürrem Sultan'a...Kahramanlığa bakıyorduk, korkaklığa, yaratıcılığa, yıkıcılığa, zekaya, aptallığa, şefkate, acımasızlığa...Bir şehrin görüntüsünde bütün bir insanlığın serüvenine bakıyorduk denizden.

İstanbul'a bakıyorduk denizden...Forumlara, sütunlara, heykellere, tanrılara, tapınaklara, kiliselere, camilere, saraylara, kasırlara, sarnıçlara, çeşmelere, sebillere, türbelere, medreselere, aşevlerine, kayıkhanelere, iskelelere, istasyonlara, üniversitelere, yalılara, konaklara, unutulmuş ahşap evlere, çürüyen kagir binalara...Kıyıya inen dar patikalara, geniş bulvarlara, binaların kuşattığı çocuk parklarına...Ve aklıyla,  emeğiyle, inceliğiyle bu şehri kuran ustalara...Ustaların ustasına Mimar Sinan'a... (s. 560-561)

Başkomiser Nevzat'ın sevdiği kadın ve iki yakın çocukluk arkadaşı ile dolu hayatı, her zamanki iş meseleleri ile geçip gitmekteydi.

Genç yardımcıları ile birlikte cinayet mahalline gittiğinde rutinine başladığını düşünürken, seri cinayetlere dönen olaylar döngüsü ile sonuç hiç ummadığı (ve okuyucununda ummadığı) bir yerlere varacaktı.

Zencefil'ciğimden ödünç aldığım, İstanbul üzerine yazılmış en güzel, en sürükleyici ve en etkileyici kitaplardan birini az önce bitirdim.
 
Romanda en sevdiğim şeyler ustalıkla hazırlanmış kurgusu ve zekice düşünülmüş sonundan çok, okurken insana tarihi/müzeciliği/mimariyi öğretmesi ve sahip çıkmayı/kıymet bilmeyi hatırlatmasıydı. Okurken sıkmayan anlatımı ve duygusal dialogları ile çok hoşuma giden bir kitap oldu.
Henüz okumayanlar varsa kısa zamanda başlasınlar derim. :)

13 Şubat 2011

İçimizden Biri

Bu sezon Ankara DOB'da (DOB: Devlet Opera ve Balesi) kesinlikle izlemeniz gereken bir çalışma: İçimizden Biri.

Modern dans gösterilerini sever misiniz bilmiyorum ama bu çok etkileyici bir çalışma. Konusuda biz kadınlar!

Temsil iki perdeden oluşuyor, her perdenin konusu ayrı. İlkinde "Yaşam Ağacı" anlatılıyor:

"Yaşam Ağacı" kadınların ve erkeklerin iç dünyasına bir pencere açması; yaşanmış ve yaşanmamış hayaller üzerine kurulu bir öyküdür. Kendini arayan kadının, yaşamın çeşitli evrelerinde şekillenen; iletişimsizlik, yabancılaşma, hesaplaşma gibi çatışmalardan beslenen bir serüvendir. (Tanıtım kitapçığından)

Bu bölüm adını Gustav Klimt'in "Tree of Life" isimli çalışmasından almış.

Perde açılındığında izlediklerimiz "biz"den şeylerdi: aşık oluşumuz, aşkımızı kaybetmemiz, erkeklerle iş yerinde hayatımız, evde hayatımız, onlardan şiddet görmemiz, yeniden ve yeniden sevmemiz...

En sevdiğim iki kısımdan biri bir grup kadının "tek taş" için kavgasıydı. Ah evet beyler, biz tek taşı seviyoruz!Hem de çok! :)

Diğeri ise seven, sonra sevdiği tarafından terk edilen kadının yaşadığı acıydı. Orada kadının bunalımı, acısı ve sonra benzer acıyı yaşayanlarla (ya da aynada değişmiş yeni haliyle) karşılaşması anlatılıyordu. Çok etkileyiciydi.

Sahne dekoru çok iyi hazırlanmıştı. Hareketli ve sade dekorlarla sahne düzenlenmişti. Böylece, konuya daha rahat odaklanmamızı sağlamakla kalmadılar aynı zamanda yerlerini değiştirerek onları istediğimiz kalıba sokmamızı sağladılar.

İkinci perde ise "Olmazsa Olmaz" adını taşıyor. Ve konusunu tahmin edin: Kadınların alışveriş bağımlılığı!!

Sahne kırmızı bir elbise için kavga eden iki kadınla başladı. Sonrasında olanlar, erkeklerin paketleri taşımadaki azmi ve dolabımızda (ya da hayatımızda) olmazsa olmazlarla sona erdi. İkinci perde de dekor kullanılmamıştı ama görsel bazı çalışmalarla etkileyici hale getirilmişti. Özellikle kıyafetleri katlayan iki çiftin anlatıldığı kısımlar çok etkileyiciydi. Bir de iç tür kadın tipinin anlatıldığı kısım: Elma, armut ve çilek!!

Tüketim baskısının kadınları nasıl delirttiği o kadar güzel anlatılımıştı ki hala gülüyorum. Hani o hep gazetelerde tvde duyduğumuz "vücut tipiniz böyle ise şöyle giyinin" muhabbetlerinin kadınları nasıl etkilediğini (?) bir de bu eserde izleyin.

Ben bu eseri izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum.

Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

8 Şubat 2011

Bunalımlı Ruh

                                       

nayırrr bunalımda felan değilim tatlımmmm! o da nereden çıktı?? dinlediğim ve eklediğim müziklerden mi?? haaa yırrrrr! tabii ki onlar şaka tatlım! olur mu hiç öyle şeyyy, ben herkesi seviyorum kucaklıyorummmm.hayat böyle güzel tatlım, iyi ki varlar. hem yazık kimbilir onlar neler yaşıyorlar?günahlarını almayalım, Allahın gücüne gider!zaten Allah her yerde...misal şu an yaktığım sigaranın ucunda...sigara mı?? aaa! şaka tatlım şaka! ne sigarası? ben sigara sevmem ki...zaten bunalımda da değilim herkesi o kadar çok o kadar çok seviyorum kiii!herkes haklı zaten.düşünsene yazık nelerle uğraşıyorlar onlarda.hayat bize kolay.


her neyse tatlım.ben kitap okuyayım filan.önemli olan zihin güzelliği ve iç güzellik zaten.dışın kabuktur sadece.ama ortam kötü, dışını çatlatırlar sabrını sınarlar.ama sen uyma onlara tatlım.sabret.sabreden dervişi çölde kutup ayısı bulur ama olsun.hayat bu, kimseye kızmamak lazım.hem kızsan eline ne geçecek di mi?bak misal ben herkese hak veriyorum.hem iyi ki varlar.kendimi mi tekrar ediyorum?mümkün.hayat bir tekrar değil mi zaten?sen tam değişti derken aaa o da ne, aynı şeyler aynı şeyler.o zaman ne yapacaksın?takmayacaksın.taksan ne yazar?gönül yazar!

ben mi?yok tatlım yok. ne bunalımı.her zamanki gibi dimdik duruyorum.zaten yıkılsam kaç yazar?gene gönül yazar ama sen görmezden gel.varsay ki hacı yatmazsın.yatmaz kalkmaz bir Allah.zaten Allah her yerde.
 
di mi? :)

6 Şubat 2011

Eğrikapılı Ali


İzlediğim başka operalar ve sanatçılarla karşılaştırınca, 4. Murat ekibinin ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gördüm. Sadece başrol değil, tüm roller gerçek bir ekip ruhu ve profesyonellikle sahnede yerlerini almıştı. Bunda sanırım en büyük tebriği reji Murat Atak hakediyor; hem böyle bir ekibi bir araya getirdiği hem de, başkalarının aksine, oyuncuları kendi kaprislerine kurban vermediği için.

Sadece bir eserle kişi hakkında bilgi edinmek / yorum yapmak / ebedi hayranı oldum demek / karar vermek vs mümkün değil. Yapılsa da bence doğru değil.

O yüzden, her ne kadar 4. Murat'taki oyunculuğunu beğenmiş olsamda, sevgili Kıvanç Uğraşbul'un diğer temsillerini izleyene kadar karar vermek ve sadece bir roldeki başarısından dolayı beklenti içine girmek istemedim. Bilirsiniz, bazen gözünüzde çok büyütürsünüz sonra herşey balon çıkar.

Geçenlerde bir diğer temsilini CD'den izledim: İstanbulname.

Eser için ne desem az! Dekorlarda kostümlerde yerinde. Eserin kendiside harika. Ama ben bu kez oyunu anlatmak yerine (ki onu da başka bir sefere bırakıyorum) Kıvanç Uğraşbul' u anlatacağım.

Zat-ı Şahanemiz, değerli Sultanımız, bu kez bambaşka bir adam olarak karşımızda duruyor. Murat olarak izleyici ile arasına koyduğu mecburi mesafeyi yıkıp, tanıdığımız-bildiğimiz-karşılaştığımız ya da varlığını duyduğumuz biri haline dönüşüveriyor: Eğrikapılı Ali.

İlk gösteride sahneyi soylu havası ve ihtişamı ile dolduran sanatçının, bir diğer rolde halktan bir tiplemeyi bu kadar güzel üzerine oturtması (ve yine sahneyi doldurması) tek bir şey ile açıklanabilir: Yetenek!

Her sahnede ayrı bir cıvıltı, ayrı bir keyif yaşatıyor olsa da benim eserde en sevdiğim sahne "Vatanım İstanbul" isimli aryayı söylediği an.

Oyunun tamamını size izletemem, keşke izletebilsem. Ama bahsettiğim aryanın linkini buraya ekliyorum ki sizde görebilin.

İzlerken sahneye gelişini, tavırlarını ve yüzündeki ifadeyi çok iyi takip edin. Parçayı çok güzel söylemesini bir yana bırakın, o zaten tartışılmaz. Ama beden dilinden ne kadar keyif aldığını, ne kadar hissederek oynadığını ve bizi oyunun içine çekmeye çalıştığını çok rahat görebileceksiniz.

Ön sırada oturanlar belki gerçek hayatta tanıdığı insanlar. Onlara bakışında ve selam verişinde hem Kıvanç Uğraşbul'u hem de Eğrikapılı Ali'yi görüyorsunuz. Çünkü o artık sadece Kıvanç değil, aynı zamanda Ali olmuş. Ya da...Daha çok Ali olmuş. :)

Aryasını bitirmeden ve alkışa boğulmadan az önce ise gözlerini çaktırmadan izleyiciye dikip, üzerimizde yarattığı etkiye bakışına dikkat edin. Biz ne kadar halimizden memnunsak, o da bizler üzerinde yarattığı etkiden memnun oluyor ve yüzüne işini layığıyla yapmış olmanın mutluluğu oturtuyor. Hafif çapkın bir bakışla izleyiciyi son bir kez süzüyor ve herkesi avcunun içine alıyor. O an yüzündeki gülümseme sanatçı şımarkılığı değil; sadece işini başarmanın hazzının duyuyor.

Alkış yağmurunaysa Ali olarak (ve eser dışına çıkarak) "Eyyvallaaahhh" diye selamı basıp ortadan kayboluyor. Ama zaten o an bize sanatçı selamı verse, bizi içinde bulunduğumuz hayal aleminden koparıverirdi. Bu tavrı bile bizi oyunu içine nasıl çektiğinin bir göstergesi değil midir?

O giderken siz, iki uç karakteri bu kadar başarı ile oynayan sanatçıya biraz hayranlık biraz da gıpta ile bakıyor, onu sahnede izlediğiniz her anın tadını çıkarmaya karar veriyorsunuz. Ki ben öyle yaptım. :)

Son sözüm:

Kıvanç Uğraşbul'un ebedi hayranı olmam için daha çok zaman var. Ama eğer diğer eserlerde de böyle ise, sürecin çok uzayacağını sanmıyorum. Şu ana kadar izlemekten çok keyif aldım.
Hayatınızda bir kere bile operaya gitmemiş ve gitmeyi düşünmemiş olsanız, hatta ve hatta operadan nefret ediyor olsanız dahi ...gene de Kıvanç Uğraşbul'u ve Mersin DOB'un sanatçılarını bir kere izleyin derim. Eminim ki sonrasında siz , eski siz olmayacaksınız! :)

4 Şubat 2011

Defne


Daha geçen gün ölüm algısı üzerine neşeli bir şeyler yazmışken iki gündür yine ölüm algısı yüzünden çok üzgünüm.


Ekranda gördüğümüz, kimimizin çok dobra ve cıvıl cıvıl bulduğu, kimimizin sinir olduğu gencecik bir insan öldü gitti...


Haberi duyduğumuz anda çoğumuz "Ama nasıl olur, daha pazar günü gördük?" diye şaşkın halde gerçeği inkar ettik. Olamazdı, bu kadar kısa zamanda hayat bu kadar değişmiş olamazdı.


Ama oldu işte. Defne Joy Foster, o yerinde duramayan enerji yumağı, öldü.


Tıpkı bir gün bizim öleceğimiz gibi....


O da bizim kadar şaşırdı muhtemelen; "Olamaz! Daha oğlumu büyütecektim, gelinimle tanışacaktım, torunlarımı sevecektim ama asla yaşlanmayıp hep cıvıltılı kalacaktım" diye düşündü belkide.


Yapılacak daha ne kadar çok şey vardı halbuki.


Hepimizin ki gibi...


Dünden beri yüzüm düşmüş durumda. Allah'ın adaletini sorgulamıyorum ama hani derler ya, Allah sıralı ölüm versin, gerçekten bu gencecik insanın daha yolun bu kadar başında iken ölmesini de pek kolay sindiremiyorum.


Ne yazık ki hayat böyle: İyi-kötü sürprizlerle dolu.


Acısının üstüne gazetelerin polemiklere girecek ya, belki de ailesi ve sevenleri için zor günler o zaman başlayacak. (Bugün Yılmaz Özdil bu konuda çok güzel yazmış)


Defne yerine onlar savunma verecek, sanki böyle bir şey gerekliymiş gibi. Nerede, kiminle öldüğü; orada bulunma amacının ne olduğu ya da olmadığı aslında sadece Defne'yi ve sorumlu olduğu kişileri ilgilendirir. Bu yüzden bu konuda hiçbir şeyi okumayacağım.


Bence sizde okumayın. Farzedinki o aslında sizsiniz; sizin arkanızdan bunlar yazılıyor çiziliyor. Sevdiklerinizi bir düşünün. Ne hale gelirlerdi...Zaten tüm "ünlü" şahsiyeti yaşarken didik didik etmiyor muyuz? Bırakın mezarlarında rahat uyusunlar, en azından orada huzur bulsunlar.


Bunlar ne gideni geri getirecek, ne de kalana sabır verdirecek.


Minicik bir bebek annesi, eşinin ailesinin bir tanesi 32 yaşında öldü gitti. Ötesi var mı?


Huzur içinde yatsın. Hep cıvıltılı bulurdum. Demek ki sadece burada değil, yukarıda da sevdirmiş ki kendini bizimle birlikteliği kısa sürdü.


Derler ya, Tanrı sevdiği kullarından uzun süre ayrı kalamazmış...

2 Şubat 2011

Veremem Onu


Veremeeemmm onuuuu...Verememmmm onuuu....

Ne kadar çaresiz bir yalvarış. Dinlerken içimi öyle bir hüzün kaplıyor ki...Kudretli bir hükümdarı etrafı çevrelenmiş ama o kalabalıkta yapayalnızken görmek ve son bir umutla yalvarırken dinlemek çok acıydı.

Makam hırsı ile koca padişahı ne durumlara soktun be Topal Recep Paşa? :(
Videosunu buradan izleyebilirsiniz.

1 Şubat 2011

Yeşil Biber, Kurutulmuş Domates ve Kırmızı Biber ile Dereotunun Makarnadaki Enfes Birleşimi...


Evde yemek yokken pratikliği ile bizi kurtaran sevgili makarnaya buradan şükranlarımı sunuyorum. Cuma günü işten eve gelip, bomboş dolapla karşılaştığımda da beni hemenceceik kurtardı.

Kaç zamandır anneciğim baldaçesi'nde (balkondaki bahçesinde) yetiştirdiği ve kuruttuğu acı kırmızı biberleri değerlendirecek yer arıyordum. Üstelik aklıma gelen fikirler, gene anne hediyesi kurutulmuş domates (ama parça değil pul pul olan versiyonu) içinde kullanım alanı yaratmış oldum.

Bir miktar kurutulmuş domates ile kırmızı biberi (ki biberde pulbiber halini almıştı) kaseye koydum. Makarna suyu kaynamaya başladığında makarnaları atmadan, bir miktar su alıp kurutulmuş karışımın üzerine ilave edip iyice ıslanmalarını sağladım. Makarna haşlanırkende kuru karışımına bir iki kaşık daha su ilave ettim.

Makarnalar süzülürken yeşil biberleri doğrayıp yağda bir güzel çevirdim. Sonra üzerine ıslatılmış kuru karışımını ilave ettim. Ancak son malzeme hemen yapışabildiği için biraz daha su ekleyip karıştırdım. Son olarak, makarnalarımı ilave ettim. Tabii bu arada tuzunu ve karabiberinide kattım.

Sofraya getirmeden önce, hazırladığım tabağın üstünü kıyılmış dereotları ile süsledim.

Sonrasında afiyetle yedim. :)

Yapılış süresi maksimum 30 dakika (süsleme dahil!) Kurtarıcı bir tat gerçekten. :)

Afiyet olsun.