31 Ocak 2011

Yeni Bir Blogcu: Kıvanç Uğraşbul


Sevgili Kıvanç Uğraşbul'dan sizlere daha önce bahsetmiştim.

Artık onunda bir blogu var.

Sanatseverlerin ilgisini çekeceğine inanıyorum.

Henüz bir kaç yazı var, ama keyifle okuyacağınıza eminim. Fotograflar ise süper.

Altta bazı temsillerinden sahnelerin yer aldığı bağlantıda var.

Hadi durmayın, burayı tıklayın. :)


Not: İlgilenenler için sosyal paylaşım sitesi Facebook'ta hayranları için bir sayfası (fan club diyelim) olduğuna dair bilgiyide vereyim.

30 Ocak 2011

Nietzsche Öldü! Bir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu...


"Nietzsche Öldü! Bir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu..." isimli kitabı aldığımda konusu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece ismi ilginç geldi diye İdefix'ten sipariş etmiştim.

Dün resmi olarak okumaya başladım, bugün öğlenden sonra ise bitmişti. Hayatımda okuduğum en keyifli felsefe (?) kitabıydı. Keyif ve felsefeyi bir arada düşünmek ne garip! :)

Klasik felsefe kitaplarından farklı olarak beynimi anlamadığım bir dolu ifade ile doldurmakla kalmıyor, aynı zamanda o ifadelerle dalga geçiyordu. Ve böylece kendimi normal hissetmemi sağlıyordu. Hemen bir örnek vereyim:

"Ludwig Wittgenstein şöyle demişti: 'Eğer ben, kolumu kaldırıyorum olgusundan, kolum kalkıyor olgusunu çıkartırsam geriye ne kalır?'" (s. 99)

ifadesini kitapta okuyup, soru işaretine geldiğim anda beynimde bir yerlerde "Nası yaa? Ne dedi bu şimdi" seslerini duyarken ve anlayabilmek için bir kez daha heceleyerek okumaya karar vermişken, gözüm ifadenin sonuna parantez içinde yazarlarca eklenmiş cümlelere kayıverdi:

"(İki defa okumanız gerekebilir. Biz okuduk)"

Adamlar hem felsefe yapıyor hem de kendilerini ti'ye alıyor, dedim. Ve daha büyük bir keyifle okudum.

Kitap ölüm ve insanların gerçek (altını çizmek isterim, GERÇEK) ölüm algıları hakkında yazılmış. Dili akıcı, felsefik alıntılar ile alıntılarla ilgili karikatürler / fıkralar çok yerinde. İnsan kendini sorgularken bir yandan başkalarınında aynı kaygılarla olaya baktığını, benzer yanılgılara düştüğünü görüyor; diğer yandan felsefe gibi "entellektüel seviyesi çoook yüksek olan" bir konuyu "Aaaa! Bak bende anlıyorum" diyerek sevinçle karşılıyor.

Kitapta felsefe ile ilgili dalga geçilen anlardan biri de Daryl'nin (kim olduğunu okurken göreceksiniz) felsefecilerin yorumları için "Bu adam neden ingilizce konuşmuyor" diye tepki vermesi. Sözcükler ingilizce olsa da adam(lar) Alman / Fransız olduğu için anlayamadığını düşünüyor.

Gelelim ölüm (Büyük Ö) ve ölüm algısına....Hepimiz ölümlü olduğumuzu bilsek ve sevdiklerimizi kaybetmiş olsak da, sanırım bende William Saroyan gibi "Herkes ölecek ama ben hep benim için bir istisna yapılabileceğine inanmıştım." (s. 1) diye düşünenlerdenim. 500 yıl sonra filan sıkıntıdan peşinizden geleceğim gibi hissediyorum...Sıkılmazsam gecikebilir! :)

Kitabı okurken gördüm ki ölmek istemediğim / öleceğime inanmadığım gibi, öldükten sonra benim için düzülecek methiyelerden / yapılacak anma konuşmalarından vs den de haz etmiyorum. Bende Woody Allen gibi başkalarının kalbinde değil, kendi evimde yaşamak istiyorum.

Ama ölümde hayatın içinde...
Galiba kapanışı Irvin Yalom'un bir kitabında okuduğum mantıkla yapacağım:

Doğumdan önce herşey karanlıktı ve ben o dönemi hatırlamıyorum. Ölümde benim için karanlık bir dönem ve ben o dönemi de hatırlamayacağım.

:)

Ölüm Hakkında Felsefespirik Bir Kitap


Az önce okuma günlüğümdeki kitabı değiştim. Bu hafta rekora koşuyorum: 4. kitaba başlayacağım! Vay canına, eski Sevgi gerçekten geri gelmiş. :)

Listemdeki kitaplardan birini bitirip bir diğerine başlamanın haklı gururunuda taşıyorum tabii ki.

"Nietzsche öldü! Bir hipopotam olarak yeniden doğdu..." için neler düşündüğümü ütü molasından sonra yazacağım ama tek kelime ile özet yapayım ki hayranlarım daha da meraklansın:

Muhteşeeemmm!

Okurken çok eğlendim ve düşündüm. Yani "güldürürken düşündüren" (bu cümleyi Cem Yılmaz'ın söylediğini hayal ediniz lütfen) bir kitaptı.

Sadece ölümle, ölüme bakışımızla değil felsefeyle ve meşhur felsefecilerle de inceden inceden dalga geçmişler.

Neler demişler...Ay yok, önce iş. Yoksa yarın sabah kaos yaşayabilirim.

Hadi bakalım, beni izlemeye devam edin. ;)

Ah Telefonum Ahhh...


Dün canım telefonumu şarja taktım ve bu onunla son görüşmemiz oldu.

Saat 14.30'da kitlenmiş ve o andan beri telefonum kesinlikle çalışmıyor. Düzelir diye bekledim ama bana mısın demedi.

Son 3 yıldır tüm hayatım o telefonun içindeydi; notlarım, fotograf albümlerim, müziklerim ve en önemlisi telefon rehberim!

Şu an sakin sakin bu satırları yazıyorum ama aslında çığlıklar atarak koşuşturmam lazım: Gitttiii hayatımın 3 yılı!

Yani eğer bir çözüm bulunamazsa....

Offf....Neyse, panik yok. (Ki zaten garip bir şekilde çok sakinim!)

Olumlu düşünelim; telefonum beni yarı yolda bırakmayacak! :)

Ve bu kadar güzel bir günün tadını çıkarmamı hiç bir şey engelleyemeyecek.

Dışarda lapa lapa kar var hala. Ortalık bembeyaz...Az önce dışarı çıktım ve karlar üzerime uçuşurken temiz havayı içime çektim.

Ahhhh...Kışı seviyorummmm :)

İzninizle ballı, limonlu ve karanfilli Türk çayıma geri dönüyorum. :)

Güzel bir pazar geçirin.

29 Ocak 2011

Kafama Yeni Dank Etti :)


Az önce eski bir arkadaşa yazarken ilk kez yüksek sesle dile getirmiş oldum:

2009 ağustosundan sonra kendimi 2011 ocağında buldum.

Hayat ne garip değil mi? Koca bir 15 ay ne olduğunu anlayamadan geçip gitmiş.

Benimki "Aaa! Zaman nasıl geçiyor" şeklinde bir şey değil. En son ağustos 2009'u hatırlıyor olmam da tesadüf değil. Sonrası benim için çok sancılı bir süreçti. Eski okurlarım / dostlarım o dönemlerimi çok iyi hatırlar; bilmeyenler içinde şöyle özetleyeyim:

Kendini bilmez insanlar yüzünden dilini bile bilmediğim bir ülkede kaçak durumuna düştüm. Ve oradan beni tanımayan insanların yardımı ile, ki asıl yardımcı olması gerekenler kafalarını çoktan kuma gömmüştü, kaçtım. Evet, resmen kaçtım / kaçırıldım.

Tabii böyle bir durumun sevdiklerime verdiği manevi zararı tahmin edebilirsiniz. Aslında edemezsiniz, etmeyinde çünkü böyle bir tahmin için benzerini yaşamak gerek. Aman sakın, Allah yaşatmasın. Bununla yüzleşmek, olabilecekleri düşünmemeye çalışmak (ki kendimi orada hapislerde görmek vs kısmına hiç girmeyeyim), kendimi suçlamadan hayata devam etmek başlarda kolay gözüküyordu ama değilmiş. Ses çıkarmasamda o ayları nasıl uykusuz, sinirli ve gözyaşları ile geçirdiğimi biliyorum. Kafamda durmadan "Ya....?" ile başlayan bir dolu cümle yankılanırken uyumak zaten mümkün değildi.

Tanrı bazen sevdiklerini zor sınavlarla test eder, derler. Sanırım benimki de böyle bir testti. Ve yine Tanrı bana o dönemi öyle bir yoğun yaşattı ki benim durup düşünecek zamanım kalmaz oldu, tüm enerjimi başka şeylere kanalize ettim.

Ve böylece koca bir yıl artı 3 ay geçti.

Ben eski ben oldum. Yok, aslında ben eskisinden de güçlü ben oldum. Sevgi is back! :)

Evet, hayat zorluklarla ve kimbilir daha ne sınavlarla dolu geçecek. Ve ben gene böyle çaresiz ve mutsuz olacağım. Ama derdi veren Allah dermanınıda veriyor, bunu artık çok iyi biliyorum.

Güzel başladığım bir güne içinizi sıkarak devam etmek istemiyorum. O yüzden susuyorum.

Beni oradaki arkadaşlarımdan dostlarımdan bu şekilde ayıran insanlara ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Aslında herkesin söylediği gibi "onları dava etmeli ve sürüm sürüm süründürmeli"ydim. Ama beni bilenler bilir, ben düşmanında dostunda zekisini ve insan olanını severim. Onları öylece bıraktım çünkü onlar için parmağımı oynatmaya değmez. Bıraktım ki kendi utançları ile yaşasınlar. Ve Allah'a havale ettim; tek dileğim onların ve aynen benim gibi sevdiklerinin aynı acıyı ne eksik ne fazla, birebir aynı acıyı yaşamaları. Takdir Allah'a kalmış.

Bu dünyada böyle tavrım, zaten onların nasıl insanlar olduğu biliniyor. Beni tanıyanlar en baştan beri yanımdaydı. Onların sözlerinden etkilenen ve sonrasında beni tanıyanlar ise şu an onları tanımamazlıktan geliyor. Sonuçta onların şerrinden bana hayroldu :)

Diğer dünyada yapacaklarım ise...Söylemeyeyim, onlara sürpriz olsun! :)

İç sıkıcı yazı için özür. Sanırım bunları dile getirerek içimdeki yarayı bir nebze daha iyileştirdim.

Günaydınnnnn :)


Dışarısı buz gibi lapa lapa kar var....

diyerek şarkıya girmek isterdim. Çünkü hem dışarda kar var hem de bende karasevda! :D

Sabah perdeleri açıpta beemmbeyaaaz bir manzarayla karşılaşmak çok güzeldi. Ocak sonuna doğru da olsa kışa kavuşmuş bir kul olarak daha ne isterim ki?

Bugün yapmam gereken herşeyi (alışverişleri, sınavımı...) iptal ettim. Evde oturup pencereden bakarak da olsa keyfini süreceğim.

Birazdan da kahvaltıma başlayacağım. Sonra da bir bardak sıcak çikolata!! Arzu eden buyursun gelsin. Çikolata yanında ekstra tatlı olarak sohbetimizi sunuyoruz.

Benim aksime dışarda olması gerekenlere kolaylıklar dilerim.

Hepinize keyifli haftasonları!

28 Ocak 2011

Açlık Oyunları (Bölüm 3): Alaycı Kuş


"...oysa Capitol'de tek bildikleri şey Panem et Circenses."
"O da ne?" Panem sözcüğünü tabii ki tanıyordum ama gerisi saçmalıtı.
"Binlerce yıl önce, Roma adı verilen bir yerde Latince denilen bir dille yazılmış bir deyiş," diye açıkladı. "Panem et Circenses'in anlamı Ekmek ve Sirkler. Yazar bunu, şiş göbekler ve eğlence için söylemiş; ülke halkı politik sorumluluklarından ve sonuç olarak güçlerinden vazgeçmişler."
Capitol'ü düşündüm. Yiyecek israfını. Ve uç noktada eğlenceyi. Açlık Oyunları'nı. "Yani mıntıkalar buna yarıyor. Ekmek ve sirkleri sağlamaya." (s. 243)


"Plutarch, yeni bir savaşa mı hazırlanıyorsun?" diye sordum ona.
"Ah, şimdi değil. Şimdi herkesin yakın geçmişteki dehşetin asla tekrar edilmemesi gerektiği konusunda hemfikir olduğu tatlı dönemdeyiz," dedi. "Ancak kollektif düşünce genelde kısa ömürlü olur. Bizler hafızası yetersiz ve kendi kendini yok etme konusunda hünerli, dönek yaratıklarız. Gerçi kim bilir? Belki buraya kadardır, Katniss."
"Ne?" dedim.
"Belki bu defa tutar. Belki de insan ırkının evrimine tanıklık ediyoruzdur. Bir düşünsene." (s. 403)


Nihayet üçlemeyi bitirdim. Dediğim gibi muhteşem değiller ama gene de kolay kolay bırakacağınız gibi de değiller.

Yaptığım alıntılar bence seriyi en iyi özetleyen kısımlar. Kitap sisteme, insanoğlunun zaaflarına ve büyük balığın küçük balığı yemesine bir isyandır belki de. Bende öyle bir izlenim bıraktı. Yalnızlık duygusu, iktidar sahibi tarafından ezilmek, çaresizlik, şüphe, hırs gibi duyguların yanı sıra bol bol kan-ölüm ve üzüntü dolu kurgu, özellikle son kitapta beni biraz hayalkırıklığına uğrattı. Ya da ben biraz fazla iyimser bakıp, kimseye bir şey olmayacakmış gibi bir hisle okumuşum. Aslına bakarsanız, şu an "ben olsam kurguyu nasıl yapardım" sorusuna da cevap veremediğime göre, yazarın pek de kötü bir sonuç çıkarmadığını düşünebilirim. Savaşta herşey mübahtır, diyen insanoğlunun bu kadar kanlı bir ortamda bunları yaşamasından doğal ne olabilir ki?

25 Ocak 2011

Açlık Oyunları (Bölüm 2): Ateşi Yakalamak


Kitabın ikinci bölümüne başlamadan önce verdiğim mecburi ara nihayet bitti ve ben bir solukta "Ateşi Yakalamak" isimli ikinci kitabı okudum.

Ateşi yakalamak....o ateşin kızıydı. Catniss...

Kitapla ilgili görsel ararken kimi bloglarda / web sitelerinde "Suzanne Collins'in müthiş gerilim serisi" yorumlarını gördüm.

"Müthiş" fazla iddialı bir kullanım olmuş. Yerine "keyifli", "heyecanlı" ve "merak uyandırıcı" denebilir çünkü gerilimde Stephen King üstüne pek kimseyi tanımam. Onunda gerilimi Açlık Oyunları serisinde olduğundan kat be kat fazladır.

Kitap müthiş olmasa da kabul etmeliyim ki oldukça etkileyiciydi.
Gale' in biricik Catnip'inin bu macerası,son açlık oyunlarında oyun kuruculara meydan okumasıyla Panem halkının isyanının yüzü olması anlatılarak başlıyor. Dünya tatlısı Başkan Snow' un (?) evine yaptığı ziyaret sonrası hızla değişen hayatına uyum sağlamaya çalışırken, Peeta ile kendilerini yeniden arenada buluyorlar. Bu kez de Açlık Oyunlarının 75. yılı şerefine kutlama amacıyla eski "haraçlar" ile birlikte arenaya çıkıyorlar ve işte macera başlıyor. Kim dost kim düşman, muttalar neler yapacak, top atışı bu kez kimin için...derken kitaba kaptırıp bitiriveriyorsunuz. :)

Şimdi izninizle, 12. Mıntıkaya ne olduğunu öğrenmek üzere "Alaycı Kuş"u okumaya gidiyorum.

20 Ocak 2011

Timurlenk


Geçen gün (10 Ocak'ta) Ankara DOB'da Türkiye Prömiyerini izlemek üzere Timurlenk isimli esere git...mek hatasını yaptım. Tabii kendimi suçlamıyorum, nasıl bilebilirdim ki?
Hani bestecisi ölmüş gitmiş, adamın arkasından konuşmuş olmayayım ama rejisi hala hayatta ama onundan besteciden pek farklı bakışı olmamış: Ölü gözlerle eseri yorumlamış ve biz canlılar dünyasına sunmuş.

Bestecisi, Handel, kullandığı enstürmanlarla da Osmanlı'ya ve olaylara bakışını o kadar güzel göstermiş ki bir ara kendimi sarayda eserin ilk temsilinde hissettim. Kafamda zenginliğimin göstergesi kat kat perukam, üstümde döneme uygun ve tabii giyeni nefessiz bırakmak üzere tasarlanmış bir elbise, elimde tüyden bir yelpaze, suratım bir ton pudra...

Bestecisini yazarken görür gibi oldum: almış önüne dönemdaşı x in tablolarını, açmış şarabını, resme bakmışşş bakmıışşşş...sonrada döneminin Osmanlı'ya ve doğuya bakış açısını notalara dökmüş. Zamanın etkin olaylarını da katmış; soyluları eklemiş, aşk acısını eklemiş, içe atılan hisleri, saray entrikalarını da şöyle bir serpivermiş...Hmmm...mis gibi olmuş.

E ben adamcağıza nasıl kızabilirim ki? O zamanlar Google vardı da bakmadı mı sanki? Ne biliyorsa onu yazmış. :)

Ama rejiye gelince....

Yok rejiden önce dekorla başlayayım. Rejinin onayını almış olduğunu düşündüğüm ve düşündükçe şaşırdığım o dekor...Perde açılınca "Hahhh! Dekor böyleyse..." diye ilk şaşkınlığımı yaşadım ve başıma gelecekleri hissettim.

Muhtemelen dikkatimizi sahnedeki sanatçılara çekmek ve olayları istediğimiz mekanda hayal etmemizi sağlamak için oldukça basit ve sade "dekorumtrak" bir şey vardı. Beyaz renk kullanılmış, "izleyici oturarak izliyor adaletsizlik olmasın arada sanatçılarda oturup dinlensin bari" havası yaratan ferforje bir koltuk eklenmiş, sözde varak havası yaratmak için dekorumtrak şeyin üstü süslenmiş ve kapı içleri altın rengi boyanmış. Arkaya büyük beyaz bir perde gerilmiş, kah mavi ışık kah farklı tonlarla zamanın geçtiği buradan iletilmeye çalışılmış.

Ve o kocaman perde, dekoru hazırlayanların gösterdiği özenle (??), aslında büyük bir "Karagöz-Hacivat" perdesine dönmüş. Çünkü ne zaman arkasından birileri geçse biz sahne ile beraber onların devasa hale gelen yansımalarını da izler olmuştuk.

Dekorumtrak dememin nedenini de açıklayayım:

Sözde beyaz boyalı o duvarlar aslında özensizce üstüste konmuş bir kaç mukavvadan oluşuyor izlenimi vermekten öteye gidemiyor. Bağlantıların arasındaki boşluklardan mı dem vursam, yoksa beyaz boyanın dalgalarından mı bilemiyorum.

Dekorun üstündeki tek süs, Timur'un sarayına zenginlik havası versin diye yapıldığını düşündüğüm altın renkli "çıkartmalar". Bildiğiniz çıkartma, ama tabii bunda bile gereken özen gösterilmemiş. Acaba "Ya zaten gelenler kim ki? Ne anlarlar? Lütfedip eseri sahneye koymuşuz...Çok bile" duygusu hissetirilmeye mi çalışılmış? Düşünün ki o yapıştırmalar kimi yerde içine göçmüş, kimi yerde dışa kabarmış mukavvalara yapıştırılmış ve hatta sağ taraftaki dekorda sahnedekilere "Ay bir saniye, şurası yapışmamış. Ben yapıştırayım siz sonra devam ediverin" dedirtecek kadar da bozulmuş. Sanatçılar eseri icra ederken bizlerin gözü oradaki bozukluklara takılmış oturuyorduk. Gel de odaklan, gel de sahneyi izle!

Bir an "Acaba Timur'un sarayında elektrik tesisatı vardı da, sonradan üzeri kapatıldı diye mi böyle" diye düşündüm.

Sanatçılara ve orkestraya bir şey demiyorum ama anladığım reji "Ben halka opera sevdirmek gibi bir göreve sahip değilim, sanatımı gösteririm. Beğenen beğenir beğenmeyen kendi bilir!" tavrına girmiş ve kendini mutlu edecek bir şey sahnelemiş. O yüzden kimi yerde sanatçılar kukla gibi kalmış: duyguları yapay ve zorlama. Kendilerinden bir şeyler katmalarına veya oyunculuklarını göstermelerine fırsat verilmemiş.


Operalarda görev almak sadece sahneye çıkıp yüksek perdeden "bağırmak" ya da sözlü söyleyebileceklerini müzik ile söylemek değildir. Öyle olsa, bende mezzo soprano olduğu iddia edilen bet sesimle çıkar bas bas bağırırım. Bu mudur yani? Değildir. Sahnede görev yapmak oyunculuğunu konuşturmak, insanları kendin olarak farklı ruh halinde ve farklı durumlarda dahi olsan o roldeki kişinin havasına çekebilmek, hatta kavgalı olduğun kişi ile birlikte düetin olsa da sanki dostmuşsunuz izlenimini hissettirebilmektir. Yani gerçekten sanatçılığını konuşturmak, yeteneğinle insanları büyüleyebilmek ve şaşırtabilmektir. Sadece ses değil, oyunu verebilmektir. Bana bunun böyle olduğunu 4. Murat öğretti.


Ve en sevdiğim kısım:

Hayatımda ilk kez insanların operadan neden zevk almadığını ve neden uyuduklarını çok iyi anladım. Bir ara resmen içim geçti. Bir sıra önümdeki kadın ise kafasını geriye atmış açıkca uyukluyordu.

Sonunda, uyumayı da kendime yakıştıramadığım ve eserden kıyıldığım için, etrafı seyre daldım. Görebildiğim çoğunluk dakika başı saatine bakıp bu işkence ne zaman bitecek diye düşünürken, bir saatin sonunda arka sırada oturanlardan fireler verilmeye başlandı.

Bizde ilk perdenin sonuna kadar dayandık. Ara ile birlikte depar atıp ilk taksiye koştuk.

Uzun süre Rammstein dinleyerek canımmm beynimin eseri unutmasını sağladım.

Ve gece biterken emindim ki, Timurlenk'te Yıldırım'da mezarlarında fır dönüyorlardı.

9 Ocak 2011

4. Murat


Geçenlerde iş nedeniyle Mersin'deydim ve gitmişken sanatsal aktivitelere de katılmak istedim. Devlet Opera ve Balesi'nin sayfasına baktım. Tercihim 4. Murat isimli operadan yana oldu.

Tom ve Jerry ile büyümüş bir neslin caz, blues, swing, opera ve klasik müziğe aşina olması çok doğal. Bende o neslin bir ferdi olarak operayı seviyorum. Ama ne kadar sevsem de, geçmişte kimi eserlerden öffleyerek çıkmışlığım var.


Buna rağmen, 4. Murat'a önyargısız gittim. Yerlerimize oturduk. Müzik başladı...

Nasıl anlatmalı ki, bilemiyorum. Aman Allah'ım! O dekorlar, o kostümler....Bu kadar mı etkileyici, bu kadar mı güzel olur? Sarayın içinde dolanıyormuşuz gibi hissettik.

Eser bizi aldı, zamanda geriye doğru uçurdu ve 1630-1640 aralığına getirdi. Bize tek düşen "o an"ı izlemekti.Görseller elbette bu duyguda öncelikli etken ama asıl etken sanatçılardı.

Sanatçıları anlatmaya öncelikle Topal Recep Paşa'dan başlamak istiyorum. Çünkü sinir oldum! O gözler, o hinlik, o...o...ay deli etti beni! Bir ara kalkıp iki laf edeyim dedim! Bu kadar mı şerefsiz olur bir insan kardeşim! Adam resmen milleti gaza getirip koca Sultanı zor durumda bıraktırdı, sonra da kendini sadrazam ilan ettirdi. Boyun posun devrilsin e mi Sadrazam Recep Paşa, diye içimden söylenirken Sultanım bu işe yaramaz adamı boğdurttu da benimde içimin yağları eridi. Ohh sefam olsun!

Anlayacağınız, aslen Antalya'da görevli olan ve konuk sanatçı olarak orada bulunan Ümit Burak Tekinay çok başarılı bir performans sundu.

Ya o canım Nef'i? Şiirleri ile içimizi dağladı, gitti. Bekri Mustafa ise eserin en sevimli ve en eğlenceli karakteriydi. Bekri'nin meyhanesine tebdili kıyafet gelen 4. Murat'la sohbeti ise kahkahalarla izlediğimiz bir sahneydi. Hem Mustafa Özer'e, hem de Hasan Alptekin'e sonsuz sevgiler.

"Halk"ı canlandıranlara gelince...Kah güldürdüler kah düşündürdüler. Çok tatlılardı yahu. :)

Ve gelelim Sultanımıza. :)



Sevgili Kıvanç Uğraşbul'un canlandırdığı 4. Murat'ı nasıl anlatabilirim ki? Hani derler ya, anlatmak olmaz yaşamak lazım, evet aynen öyle. Yaşamanız, yani izlemeniz lazım. Sahnede duruşuyla ve bakışıyla gerçekten bir sultan, bir hükümdar vardı. Hükümdardı elbette ama o da insandı; ne kadar acı çektiğini, etrafında güvenecek kimse olmadığı için neler hissettiğini gördük. Yalnızlığına tanık olduk, intikam yeminlerini duyduk. Topuzu her havaya kaldırışında gücüne ve hırsına şahit olduk.

O koca Sultan'ın can dostu Nef'i yi öldürttüğü sahne vardı ki...Hükümdar olarak yapması gerekeni yaptı, emre itaat etmeyeni öldürttü. Ama o anda bile insan olarak hüznü ve pişmanlığı gözlerine yansıdı. Emir demiri kesti...

Eserin çok iddialı bir sahnesi 4. Murat'ın atla sahneye geldiği sahneydi. İddialı olduğu kadar muhteşemdi de, çünkü tarih kitaplarında gördüğümüz padişah o soluk görüntüden kurtuldu kanlı canlı bir hale geldi. İtiraf edeyim bu sahneyi Kıvanç Bey'e çok yakıştırdım.

Yeniden isyana yeltenen yeniçerilerine ve sipahilerine yaptığı konuşma ise beni çok duygulandırdı. Fırrkkk lar eşliğinde izledim. Müziğin mistik etkisi ve sanatçıların performansı ile duygu dolu dakikalar yaşadım.

Diyorum ya, eser bizi zaman kapsülünde geriye götürüp o günleri izletti.

Eserin kötü yanı yok muydu? Hmmm...Vardı ama aslında bu da, sonradan öğrendiğime göre, besteciden kaynaklanan bir hataymış. Bazı yerlerde orkestra (mesela ilk perde de Nef'i ile padişahın konuşması gibi) sanatçıların sesini bastıracak şekilde çalıyordu. Müzik baskın olduğu ve yukarda sözler ekranda yansımadığı için "Ama ne diyooo anlamıyorum ki!!" diye surat astım. Bu sorunun çözümü ses düzeninin daha farklı sağlanması olabilirmiş.

Neyse, ben gene de çok sevdim. Şu aralar Osmanlı tarihi ile ilgili ne okusam ne izlesem aklıma 4. Murat geliyor. Benim için çok iyi bir referans oldu.

Emeği geçen herkese tekrar sonsuz teşekkürler.

Mersin'de yaşayanlara ve yolu benim gibi kısa sürelide olsa düşenlere kesinlikle tavsiye ederim.

Şimdiden iyi haftalar :)

8 Ocak 2011

D&R'a Hayır!

Başlık olarak ne diyeceğimi bilemedim çünkü şu an ne desem az! Hayatım boyunca ciddiyetten bu kadar uzak bir kurum daha görmedim.

Yıllar önce yaşadıklarımdan ders almamışım demek ki! Ama bu kez kararlıyım, bir daha D&R mı? Asla! Kendi kampanyamı başlattım artık: D&R' A HAYIR!

Ne oldu diyeceksiniz?

Ne olmuş olabilir....Hmmmm.....amaç sadece satış yapmaksa, müşteri memnuniyeti değilse herşey olabilir. Hem müşteri memnuniyetine ne gerek var? Nasıl olsa herkes koşa koşa D&R'a doluşuyor, bir kişi eksik olsa ne olacak ki?

Ankara'nın gözde ve nezih caddelerinden Tunalı Hilmi Caddesi'nde kat kat bina dikeceksin, her katta ayrı bir bölüm olacak, içi dolacak ve tüm katların hepsinde kasa olmasına rağmen sadece giriş katında kasalar (ki o da 2 tane!) çalışacak. Bu birinci madde.

Gelelim ikinci maddeye: Kuyruklar olacak ki insanlar uzun kuyruklarda uzun zaman harcayacak, ellerinde ürünler beklerken sağa sola bakacaklar, baktıklarında yeni şeyler görecekler ve gördükçe de ellerine alacaklar...Ohhh ne ala! Süpermarket mantığı ile "sanat" satacaksın.

Üçüncü madde: Çalıştırdığın elemanları eğitim vererek daha kalifiye hale getirmeyeceksin. Gereksiz masraf! Eleman ne kadar az şey bilir ve ne kadar çok çalışırsa o kadar iyi! Böylece kasada sırası gelen müşteri ile ilgili işlem çalışanın bildiği bir işlem değilse müşteri uzun kuyrukta geçirdiği zamana biraz daha ekleme yapacak, etrafla ve mağaza ile daha da kaynaşacak! Ne güzel, ne kadar insani!!

İş kuracak ve isim yaratacaklara bu yöntemleri öneririm!

Gelelim ben ne yaşadım:

Aslında D&R'da yaşadıklarımı daha önce yazmıştım. Ama akıllanmamışım ki kırk yılda bir de olsa yolum düşerse bir şeyler baktım. Kitap almadım ama bir iki kez cd aldım.

Yeni yılda da canım kardeşlerim güzel bir jest ile bana D&R'dan hediye çeki hediye ettiler. Bende bugün (az önce) Tunalı D&R'a gidip hediye çekimle Mesnevi'yi ve Zeki Müren cdsi almaya, üzerini de gerekirse cebimden tamamlamaya karar verdim. Neden mağazaya gittim? Hediye kartları kredi kartı gibi olsa ve üzerinde 16 haneli rakamlar olsa da netten kullanıma kapalı. E tabii, netten indirimli alma imkanı tanımak olmaz!
Tabii her zaman olduğu gibi sadece giriş katındaki kasalar çalıştığı için sıraya girdim. Bekledim...Bekledim...İlerledim...Bekledim...Bekledim...İlerledim....Uzun lafın kısası, nihayet sıra bana geldi. Bu arada ev halkı işlemleri tamamlamam için beni bekliyordu. Kasada elimdekileri uzattım, kartımı uzattım. Ama o da ne? Kartım kullanıma açık değil. Hadi iyi niyetli olalım; yılbaşı dönemi kalabalıktı çalışanlar yoğundu. İnsanlık hali, olabilir unutulmuş. (Ama bu yanlış bir niyet olmuş, sonradan öğrendim)

Kasadaki görevli kartı açmayı bilmediği için bir sürü yere telefon açıyor ama gelin görün ki koca mağazada bilen kişilere ulaşamıyor. En sonunda üst yetkiliye ulaşıyor ama, malum yönetici kaprisi, kişi gelmiyor görevli ona gidiyor! Peki bu arada bana ne deniyor: Sizi biraz bekleteceğiz!

"Biraz bekletmek mi?" diyorum, "şaka yapıyorsunuz herhalde! Zaten uzun bir kuyrukta beklemişim, daha ne kadar bekleyeceğim". Bekleme süremin sadece 2 dakika (?)olacağını öğreniyorum. o görevli gidiyor, kasada yığılma olmaması için başka bir görevli geliyor. Kasa ilerliyor, ben bekliyorum ve dayanamayıp soruyorum: Bu kartlar sonradan mı açılıyor?

Öğreniyorum ki satış sırasında açılması gerekliymiş.

O zaman iyi niyetimize geri dönelim: Demek ki satış yapan yoğunluktan değil işi bilmediği için açamamış!

Bana cevap veren görevli dönüp "Siz nereden almıştınız kartınızı?" diye sorduğunda ise artık beklemekten bunalmış halde kızgınlığımı belli ediyorum: "Sizce hediye kartını kendime ben almış olabilir miyim?? Nasıl bilirim ki nerden alındığını???"

İçimden sabır duaları ediyorum ama bu arada yüksek şahsiyet, büyük yönetici kasaya telefon açıp yanına gitmek üzere ayrılan görevliyi soruyor!!! Nasıl yaaaa, diye resmen bön bön bakıyorum ve diyorum ki "Çağırın arkadaşınızı, vazgeçtim"

Görevli çağırmadan ("çağıramadan" değil "çağırmadan", çünkü lütfedip çağırmadı) kayıp görevli geliyor. Ama bu kez de kasada işlemler devam ettiği için diğer müşteriyi beklemem gerektiğini farkediyoruz.

İşte o an bende kayış kopuyor; "Verin kartı, istemiyorum kalsın! Bu kadar ciddiyetsiz bir kurum görmedim ben ya!"

Sinirle ve hışımla çıkıyorum. Aileme mahcubum, uzun süre bekletmişim. Kızgınım, onca beklememe rağmen elim boş çıkmışım.

Kararlıyım; yarın kartı götürüp bedelini alacağım! Bir daha da D&R mı? Yok artık, daha neler!

D&R'A HAYIR!

7 Ocak 2011

Şah ve Sultan


"...güzelin gözü cemaline kapalıdır; sevenin aşk aynası olmayınca kendi güzelliğinin mükemmelliğini temaşa edemez. İşte bu yüzden sevgili için her zaman bir seven gerekir ki sevgili kendi güzelliğini görebilsin, farkına varabilsin" (s. 301)


Kamber Can Taçlı'ya sevgiyi işte böyle anlatıyordu. Güzeller güzeli Taçlı'ya...o kadar seveni olduğu halde hiç biri ile olamayan, hiç birinde sevgili olmanın ne demek olduğunu yaşayamayan ve gariban göçüp giden Taçlı'ya.


Ya Şah ve Sultan'a ne demeli? Gerçekten iki farklı insan mı, yoksa aslında tek bir insan mı? İnsan düşünmeden edemiyor: Hükümdarlıkları olmasa iki can yoldaşı olabilirler miydi acaba?


Kitap, 1514 Çaldıran Savaşı öncesini ve sonrası üzerine güzel ve sürükleyici bir kurgu olmuş. 24 hesabı kah o an Sultan ne yapıyor, kah Şah nereye gitti kime ne dedi...Farklı yerlerde farklı olaylar anlatılmış ama birbirine çok güzel bağlanmış. Aradan geçen yıllar ise, konuda kopukluklar yaratmadan geçilmiş.


Sadece savaş ve hükümdarlar anlatılmamış; o hükümdarların yani Selimi Selim ile Hıtayi (ve sonra Hatai) İsmail'in dizelerinden bize seslenilmiş. Hükümdar olmadan öte insan olduklarını hatırlatılmış.


Kitapta bir de Hasan var, Cafer var, Can Hüseyin var ve tabii Aka Hasan var. Onların gözünden de olaylar anlatılmış. Acıları, umutları, hayalkırıklıkları ve sevinçleri anlatılmış.


Ama çoğunlukla sevmek üzerine,sevgi üzerine yazılmış kitap.


Ve bence çok doğru bir şey söylenmiş:


"Akıllı insan kendisine zarar verecek sevgiyi istemez." (s. 4)

1 Ocak 2011

Yeni Yıl Mesajım


Sosyal paylaşım sitelerinden birinde yeni yıl mesajımı paylaşmak istedim.

O an aklıma ilk gelen şeyi yazmaya başladım:

"Bu sene yeni yıl mesajım yok! Bu ne ya? Neden hep biz mesaj yazıyoruz? Neden gelen yıl 'Ay çok heyecanlıyımmm....Sevgi'yle görüşcem' filan demiyor?"

Ekran karşısında ilk düşündüğüm mesaj buydu.

Yazdıktan sonra fikir gözümde canlanınca komik geldi. 2011'in saat 12'ye doğru geriye saydığını ve benimle karşılaşacağı için heyecanlandığını, etrafındakilere sevinçle sarıldığını hayal ettim...Komikti yahu!

O an ikinci bir mesajım olduğunu anladım:

"Tüm dostlarıma yeni yıl mesajımdır. Bu senede önceki seneler gibi zeki, güzel ve muhteşem olduğum kadar küstah olacağım. Nı haaa haaa haaaaaaaaaaa....."

:))

Evet aslında bir önceki mesajdaki hayalime en uygun olan buydu.

Sonra sorumluluk sahibi bir şahsiyet olarak en doğru mesajı büyük bir ciddiyetle yazdım:

"2011'de benim için ne istiyor, ne düşünüyor ve ne diliyorsanız Allah size 1000 katını versin inşaallaaaahhhh. (Gerçek dostu düşmanı bu sene görecez!!)"


Evet, bu sene sizler içinde dileğim aynı:

Benim için ne isterseniz, ne dilerseniz 1000 kat olarak size dönsün! :)


Herşeyin gönlünüzce olması, şanslı-mutlu-başarılı ve sağlıklı günlerin hayatınızdan hiç ayrılmaması dileğiyle.

Herkese iyi seneler!


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Açlık Oyunları (Bölüm 1)


Kitabın ilk sayfalarını okurken tepkim:

Harika!?! Yeni bir "Hayri Pıtır"la mı karşı karşıyayım? Yaaa nerden aldım bu kitapları beee! Öfff....

şeklinde oldu. Evet, başlangıçta bende oluşturduğu etki Harry Potter' a duyduğum sevgi ve ilgi ile aynıydı.

Okumayıp bırakmak aklımda geçti. Ama kitapları (bilmeyenler için söyleyeyim, üçlü bir seri bu) okumam için getiren arkadaşıma mahçup olmak istemedim. Of, düşüncesi bile korkunç.

87. sayfaya kadar vaktim çoğunlukla "Öff...Aman Catniss ya, ne yapayım senin maceralarını?" diye söylenerek geçti. Ama malum olduğu üzere, başladığım kitapları kolay kolay yarım bırakmam. Yarım bırakmak durumunda kaldıysam da bu geçici bir ayrılıktır. (Patagonya isimli müstesna eser hariç! Bıraktım ve hayatımdan sildim!)

Her neyse, o arada İdefix'ten kitaplarımda gelmişti ve benimle buluşmayı bekliyorlardı. Acaba bıraksam ve sonra mı devam etsem derken ne olduysa 87. sayfadan sonra oldu. İsterseniz olayı canlandırma ile anlatayım:

O gece Sevgi için sıradan gecelerden biriydi. İşin yorgunluğunu üzerinden atmak için elini kitabına attı. Ve sayfaları çevirmeye başladı. Ta ki...ta ki son 4,5 saattir kitabı elinden bırakamadığını ve 287. sayfaya geldiğini farkedene kadar okudu.

Ya işte böyle; sen kitabı beğenme, hakkında söylen dur, sonra da "Aman Catniss koş koşşşş....Ay dur bakalım Rue'ya ne olcak! Aman sabahlarrr olmasın" diyerek ve de ellerini kemirerek kitabı oku!

Sonraki günse kalan kısacık kısmı heyecanla okuyup birinci kitabı sonlandırdım.

Çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Kitabın filmi dahi varmış fakat kitaptan haberim olmadığı gibi filminden de haberim olmamış. Belki sonra onu da izlerim.

Bu arada; Okuma Günlüğü'mde neden "Şah ve Sultan" olduğunu, neden ikinci kitaptan devam etmediğimi merak etmiş olabilirsiniz. Onu da açıklayayım.

"Şah ve Sultan" İdefix'ten sipariş ettiğim kitaplardan biri. Aynı konu üzerine bir başka kitabı kasım ayında almıştım. BHA'nın tarihe ilgisini defalarca yazmıştım. Şimdi sorunumuz şu, eğer onun ilgisini çeken bir kitap varsa ve kitabı önce o okursa, ben kitabı bir daha göremiyorum. Bu nedenle mecburen ondan önce okuyor ve kitapla kendimce vedalaşıyorum! :)

Bol kitap okumanız ve hep keyifli zaman geçirmeniz dileğiyle.