9 Ağustos 2011

Güvercin


"...İşte orada uzaklığı koruyabilmek için, iyi bir kilidi, sürgüsü olan dört duvardan başka çıkar yol yoktu. Bu dört duvara, defi hacet için güvenli bir köşeye sahip olmayan, bütün insanların içinde en zavallı, en acınası olanıydı, istediği kadar özgürüm desin. Az parayla geçinebilirdi Jonathan. Eski püskü bir ceketle, lime lime bir pantalonla dolaşmayı gözünün önüne getirebilirdi. Gerekirse, olan bütün romantik düş gücünü seferber edecek olursa, bir mukavva parçası üzerinde yatıp kendi evinin mahremiyetinin herhangi bir kçşeyle, bir kalorifer dairesi parmaklığıyla ya da metro istasyonunun bir merdiven sahanlığıyla kısıtlamayı bile düşünülür bir şey olarak görebilirdi. Ama insan bir büyük - şehirde sıçmak için bile olsun arkasından bir kapıyı çekip kapatamıyorsa- bu isterse ortak bir kat tuvaletinin kapısı olsundu, bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdi. O zaman hayatın hiçbir anlamıkalmazdı. O zaman ölüm daha iyiydi.
 Jonathan, insan özgürlüğünün özünü bir kat tuvaleti mülkiyetinin oluşturduğu ve kendisi için bu temel özgürlüğün sağlama bağlanmış olduğu yargısına vardığında derin bir hoşnutluk duydu." (s. 42-43)

Patrick Süskind'in romanı Güvercin'in başrolündeki elli yaşındaki banka güvenlik görevlisi Jonathan için hayatın anlamı buydu işte: ne kadar basit ve düzenli, o kadar huzurlu bir hayat!

Yıllarca içine kapanık yaşayan, bizim için rutin olanları bir nev-i kutsal rituel gibi görüp hareket eden, alıştığı hayatı kesinlikle bozmak ya da değiştirmek istemeyen ve buna uygun yaşayan, kısaca aza kanaat edip mutlu mesut geçinen Jonathan Noel'in hayatı bir sabah karşısına çıkan bir güvencinle allak bullak olmuştu.

Obsesif karakterdi Jonathan. Her sabah aynı şekilde kalkar, aynı saatte aynı şeyleri yapar, aynı şekilde giyinir ve yine tam aynı saatte evden çıkıp işine giderdi. Hayat hep aynıydı ama bundan bıkmak bir yana, Jonathan bunu değiştirecek en ufak şeye katlanamıyordu. Tıpkı "aynı"lıklarda yeri olmayan güvercine katlanamadığı gibi. Bu onun paniği, ruhsal dengesizliği oldu. Ve sonrasında öyle bir gün yaşadı ki yıllar boyunca karşılaşmadığı kadar "aksilik", "farklılık" ve "sorun"la yüzyüze geldi.

Sonrasında yürüyüşe çıktı Jonathan. "Yürümek yatıştırır. Yürümede sağaltıcı bir güç vardır. Düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı- bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır" (s. 61) Ve...

Sonrasını kitabı alıp okumanız için söylemiyorum.

Süskind'den ilkin Koku'yu okudum bende. Geçen sene aldığım Güvercin'i ise ancak geçenlerde fırsat bulup okuyabildim. Bugünse 4 saatlik bir doktor maratonunu çekilir hale getirmek için yanıma başka bir Süskind aldım ve 1,5 saat sonra onunla da mutlu mesut ayrıldım. Onuda sonra yazarım.

Yazarın tarzını ve kurgularını çok beğendiğim için şimdi Üçbuçuk Öykü ile Bay Sommer'in Öyküsü'nü almayaı planlıyorum.

Ama şunu da belirteyim; okuduğum üç Patrick Süskind kitabınında çevirmeni Tevfik Turan'dı. Bence kitapları okunur kılanın yazarın yeteneğinin yanı sıra çevirmininde becerisidir. Kendisine bu başarılı çevirileri için müteşekkirim.

2 yorum:

mustafa dedi ki...

meraklardayim..okumali

Sevgi Küçük dedi ki...

umarım sende seversin :)