25 Mayıs 2011

Abu Hassan Operası





Okuduğunuz bir kitabı sinemada veya televizyonda film olarak ilk kez izlediğiniz zaman beklentileriniz nedeniyle genelde hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü okurken hayal gücünüz size bambaşka bir film izletmiştir ama yönetmen o tadı, o duyguyu size verememiştir. İzlediğinizden soğursunuz. "Olmamış ki, orada adamın aslında anlatmak istediği başka şey. Yönetmen saçmalamış. Hem ne o öyle; kahraman öyle bir tip mi olur canım?" diye eleştiri bombardımanına tutarsınız. Çok enderdir beğeninizin ötesine geçen bir filmle karşılaşmanız.

Son zamanlarda, sahne sanatlarında da yönetmenin (rejisörün) sahnede izleyicinin gördüğü herşeye ne kadar etkili olduğunu öğrendim. Rejinin sorumluluğu sanatçıların nasıl durup nasıl konuşacağından veya neyi hangi mimikle söylüyeceklerinin ötesinde bir yerde. Dekordan kostüme, hangi sahnede hangi renk ışığın kullanılacağından sanatçıların canlandıracağı tiplemelere, hangi kararkteri hangi sanatçının oynayacağına ve neyi nerede ne şekilde durup nasıl söyleyeceğine kadar her detayda reji ne derse o oluyor. Bazen bu kararlar fiyasko ile bitiyor, bazen üzerinden yıllar geçse de izleyicilerin zihninden çıkmıyor. Kısaca yönetmen/rejisör sahnede ve ekranda gördüğümüz şeyi nasıl gördüğümüzün en üst karar merkezi. Bu nedenle, okuduğumuz kitabın karşımızdaki görüntüsü sadece ve sadece bu kişinin kararlarına bağlı. Ama biz izleyicilerin hatırasında yönetmenlerden çok sanatçılar kalıyor. Onları beğenip beğenmemizle eserleri hatırlıyoruz. Galiba yönetmenler çoğu zaman sessiz kahramanlar oluyor.


Geçen gün, kitap olarak okumadığım ama aylardır kulağımda Almanca olarak yankılanıp duran operayı sahnede izleme vaktim gelip çatmıştı. Bir de Almanca değil Türkçe dinleyecektim, yani dinleyip hayal ettiğimle farklı bir durumu çeviriden dolayı da yaşayabilirdim.

Üstelik sahneye konan eserde, yani Carl Maria von Weber'in "Abu Hassan" (Ebu Hasan) operasında, rejinin emeğinin yanında benimde miniminnaacık bir katkım olduğu için kendimi bir şey sanarak, daha da eleştirel bakıyordum konuya. Emek harcamakla birlikte, eserin doğum sürecini, rejinin koşuşturmalarını, aldığı kararları yakından izlemiş, kısaca tüm doğum sancılarına şahit olmuştum.

Yetmezmiş gibi bu streslerin üstüne bir de şunu eklemiştim: Oyunculuğuna, sesine ve yeteneğine hayran olduğum kişiyi ilk kez sahne arasında izleyecektim. Ya yeteneği sadece sahne üzerindeyse? Ya onca zaman anlattıklarını becerememişse? Al bir hayalkırıklığı daha! Ki ben yıkıldım mı uzun süre toparlayamam.

Herşeye rağmen rejisör Kıvanç Uğraşbul'a söz vermiştim: Beğensem de beğenmesem de yüzüne söyleyecektim. Huyumu bilen bilir, en sevdiğim kişide olsa "dost acı söyler" mantığı ile karşımdakinin gözünün yaşına bakmam dobra dobra söylerim.

Anlayacağınız, omuzlarımda bir yığın yükle gözümde gözlüklerim, yüzüm oldukça asık yani en ciddi ifadem ile yerimi aldım. Ve perde...

Uvertür başladığında ben mavi tonda aydınlatılan sahneyi inceliyordum: Bir sofa, bir yüklük (içini görelim diye yan tarafı demir parmaklıklarla yapılmış, aslında bu parmaklıkların bir diğer amacı da içinde duracak kişiye hapis azabını da yaşatmak), bir çift kişilik yatak, bir yer sofrası. Fakir olduklarını belli eden yamalar ve az biraz eşya. Tamam, dekoru beğenmiştim. İlerleyen anlarda sahneleri gördükçe ışıklandırmaları da beğenecektim.


Sahneye Hasan ile Fatma geldiğinde daha da kısıldı gözlerim. Çok ciddileşmiştim. Artık gösteri başlamıştı. Hani "eski Türk filmleri" diyerek yüzümüzde tebessümle hatırladığımız filmler vardır ya, bir döneme damgasını vurmuş, üzerinden yıllar yıllar geçtiği ve çocukluğumuzdan bu yana belki binlerce kez izlediğimiz kimi repliklerini ezbere bildiğimiz ama yine de bıkmadan, sanki ilk kez izliyorumuş gibi izlediğimiz filmler. İşte o filmlerde iyiler her zaman kazanır. Saf ve fakir ama bir o kadar da iyi niyetli, hatta ne yaparsa yapsın diğerlernin yanında hep namuslu kalan esas kahramanların kötü adamları kendi silahları ile yani beyaz yalanlar ve üçkağıtlarla dize getirdiği ve bizimde iyi olanın safında yer aldığımız filmlerdir bunlar. Böyle bir tat vardı Hasan ile Fatma'nın hikayesinde. Söyledikleri yalanlara rağmen insan onlar kazansın istiyordu.

Fatma karakterini Sevil Erçak canlandırmıştı. Onu izlerken Fatma karakterini ne kadar geri plana attığımı, aslında onunda Hasan kadar önemli bir karakter olduğunu anladım. Sahnedeki Fatma, kocasının tembeliklerinden borcundan bezmiş yine de kocasına aşık onunla o fakir hayatında bile mutlu bir kadındı. Yuvayı dişi kuş yapar derlermiş, belli ki Hasan ile Fatma'nın yuvasını çekip çeviren de Fatma'ydı. Hasan'ın hayalperestliğinin yanında ayakları yere sağlam basan karakterde oydu. Perde kapandığında Sevil Erçak, sahneye yakıştırdığım ender kadın seslerinden bir oldu.

Hsana rolüne gelince....Aslında Hasan rolü için daha önce sahnede iki kez izlediğim ve yeteneğine hayran olduğum bir başka tenoru önermiştim (?! diyorum ya, eserde katkım olduğu "mantığı" ile kendimi bir şey sanmaya başlamıştım), tabii ki önerim kabul edilmedi. Oyuncular tamemen rejisörün tercihi idi. Sahnedeki Onur Polat'a gözlerimi dikmiş daha da dikkatle izliyordum. Hasan karakteri nasıl olmalı, nasıl bakmalı, nasıl yürümeli konuşmalı diye aylarca düşünmüştüm. Tema 1001 Gece Masalları'ndan alıntı olduğu için oryantalist bir tip canlandırmıştım gözümde. Eserin geçmişte sergilendiği ülkelerdeki (yakın yıllarda Ürdün ve Japonya'da sergilendiğini bulmuştum) tiplemelerde ya Araplığa vurgu olduğunu ya da Sinbad tiplemesi gibi çok Hollywoodvari olduğunu görmüştüm. O yüzden Kıvanç'ın Hasan'ı nasıl bir tip olarak çizmiş olduğunu ve neden Onur Polat diye ısrar ettiğini çok merak ediyordum. Yanakları hafif pembe, bakışları masum, karısına aşık ama onu istediği gibi yaşatamamanın ezikliğinde, iyi niyetli bir adamcağızla karşılaştım. Duruşu bakışı ile insanın içinde şefkat uyandırıyordu. Çok etik bir davranış sergilemese de "Hep kötüler mi kazanacak canım? Bu kez bu çift kazansın" dedirterek Halife'den önce bizim vicdanlarımızda kendini aklatıyordu. Diğer ülkelerde canlandırılan karakterlerden daha gerçekci, daha bizden bir tip olarak karşıma gelmişti.

Hem Onur Polat hem de Sevil Erçak seslendirdikleri partilerle kulaklarımızın, tabir yerinde ise, pasını alıp, seslerinin duru güzellikleri ile gönlümüzü de okşadılar. Oyunculukları da bir o kadar başarılıydı.


Kötü adam Ömer rolündeki Ufuk Kasar'ı daha önce sahnede izlemiş ve sesini beğenmiş, bu role çok uygun olacağını baştan bende kabul etmiştim. Ama karşıma gelen Ömer karakteri, Kıvanç'ın çizdiği tipleme ve Ufuk Kasar'ın oyunculuğu ile Hasan ile Fatma'nın fakirliğine inat oldukça zengin ama hem görüntü olarak hem de kararkter olarak bir o kadar da çirkin bir adamdı. Böylelikle beklediğimden daha iyi bir Ömer gördüm.



Hikayedeki yan rollerden Zümrüt en beğendiğim en çok güldüğüm karakter oldu. Şişe dibi gözlükleri ile burnunun ucunu göremeyen kadının Hasan'ın ölümünü onaylayışı ve Fatma'yı teselli edişi, Hasan'ın kefeni yüzünden indirip Zümrüt'e bakışları ve Fatma'nın o sırada dövünmeleri o kadar komikti ki Kıvanç'ın eserin replikleri yazarken neden bu kadar eğlendiğini ve neden "Gülmeyene parasını iade ediyoruz" diye iddialı konuştuğu bir kez daha anladım. Erkek düşmanı Zümrüt rolündeki Neslihan Ulaş'ı da ayrıca tebrik ediyorum.




Orjinalinde olmayan ve rejisörün hayalgününün bizlere güzel bir yansıması ile karşımıza çıkan Nadir karakteride cuk yerine oturmuştu.

Eserde Hasan'ın aryasını rüya sahnesi olarak sahneye koymak fikrini ilk duyduğumda bir anlam verememiştim, ama izlerken rejiye bir kez daha saygı duydum. Sahne, duygusal ve güzel bir kurgu olmuştu.

Ayrıca çevirilere bağlı kalmayıp, mizah yeteneği ile yeni baştan yazdığı replikler de çok başarılıydı.
Uzun lafın kısası...aslında bıraksanız daha saatlerce yazarım. Çünkü çok beğendim. Benim gördüğüm tek kusur Fatma'nın "Gittiii gittiii gitti gitti" diyerek ağlaması oldu. İlk anda (yani gerilim halinde izlediğim anlarda) karşıma çıkan sahne beni bir anda Adile Naşit'in Şabanoğlu Şaban'da elması kaybolduğunda ağlayışına götürdü. Bu bir taklit miydi? Açıkcası ben taklit olmadığını, esere özellikle eklendiğini düşünüyorum. Dediğim gibi, bize eski Türk filmlerinin tadında sunulmuş bir eserde böyle bir sahne olsa olsa Adile Naşit'i bize bir kez daha hatırlatmak için eklenmiş olabilirdi. Nurlar içinde yatsın.

Eserin geneli içinde düşününce o sahnenin bu hatırlatması ile kötü durmadığını, hatta sözün tekrarlarında eski bir dostu hatırlamışcasına yüzde gülümsemeye neden olduğunu bizzat kendimde gördüm.

Emeği geçen herkesi ve rejisör Kıvanç Uğraşbul'u tebrik ederim.

Son söz: Kıvanç Uğraşbul'un sadece sahne üzerinde değil sahne arkasında da ne kadar başarılı olabildiğini bu sayede öğrenmiş oldum. İnşallah başka eserlerde de bu şekilde izlemek kısmet olur.

Not: Emek harcayıp durduğumu yazıyorum ya, konuyu açıklığa kavuşturmak lazım. Yiğidi öldür, hakkını yeme. Evet, kendi çapımda bir şeyler yapmaya çalıştım. Bilemiyorum sayın reji bu konuda ne düşünüyordur.
Benimki denizde damla, çölde kum tanesi kadar ama olsun; kimse karşıma geçip "Senin gibi bir amatörün sırf iyi bir izleyici diye profesyonellerin işine karışması da nedir, haddini bil yahu. Hepi topu iki çeviri yaptın, bir iki şey ararştırdın herşeye burnunu sokmaya başladın. Ben senin işine karşıyor muyum?" demedi. Sabrı için kendilerine teşekkür ederim. :)

Fotograflar Mersin DOB'dan alınmıştır.

Hiç yorum yok: