30 Aralık 2011

İyi seneler :)

Herkes için sağlık, mutluluk, bereket ve huzurla geçecek çoook güzel bir yıl diliyorum. :)
Ayrıca şunlarda olsun mesela:

Kuyu kazanınız az, dost olarak omuz vereniniz çok olsun.

Okuduğunuz kitaplar raflara sığmasın  :)

İzlediğiniz şeyler güzel ve umut veren sahneler olsun, aslında dilerim ki sanatsal aktiviteleriniz bol olsun. :) :)

Sevdikleriniz ne hasta olsun ne de üzgün. Yüzleri sizinle birlikte gülsün.

Her şerden sizin için çok hayırlar doğsun, şerre sebep olanlar bunu gördükçe kahrolsun!

Hapşırdığınızda uzun yaşamanızı dileyen dostlar/sevenlerde olsun mesela. (Az önce benim yaşadığım gibi…) :)

Ve tabii ki yaşadığınız her gününüz böyle güzel olsun.

Yeni yılınız şimdiden kutlu olsun. :)

27 Aralık 2011

Gene GDO



Yılı kapatırken yazılacak bir yazı değil ama yine yine yineee hatırlatacağım:

GDO soframızda!

Hatta çoktan sofraları aştı, kursağımızdan geçti.

Bugün Radikal Gazetesi'nde rastladığım bir yazıdan bir kısmı sizinle paylaşmak ve kendimiz için bir şeyler yaparken asılnda geleceğimizi kurtarmaya çalıştığımızı da hatırlatmak isterim.:

"GDO'ya şirketler hariç herkes karşı. Ürünlerinde GDO kullanmayan üreticilerin bunu yazması bile yasak. GDO'lu tarım ürünü kullanan şirketlerin lobicileri sayesinde tüketicinin alacağı gıdalarda GDO olmadığını öğrenmesi yasak. Evet. Yanlış okumuyorsunuz."

Yazının tamamı için burayı tıklayabilirsiniz. Ve umarım yazılan bilgi asılsızdır. Aksi takdirde; Biyogüvenlik Kurulu'nu yaptığı araştırma ve araştırma sonucuna göre verdiği karar nedeniyle gerçekten kutlamak isterim. Bu kadar serinkanlılık, izlediğim "seri katil" konulu filmde bile rastladığım şey değil.

GDOsuz ömürler dilerim. En azından çocuklarımız için!

20 Aralık 2011

Gelman Koleksiyonu'ndan Frida Kahlo & Diego Rivera



Frida filmini izledikten sonra Frida Kahlo'ya ilgim artmıştı. O özel kadının eserlerini görmek, Diego'ya aşkına dokunabilmek istemiştim. Ama tabii ki Meksika'da olmadığım sürece o büyülü havayı teneffüs etmem çok da mümkün değildi.

Türkiye'de Pera Müzesi'nde 2010 yılı sonunda açılan sergiye ise şehir farklılığı nedeniyle katılamamıştım. Yine de yılmamıştım; İdefix'ten sergi katalogunu sipariş edip, asıllarını göremesem de sayfa üzerinden baskılarına kavuşmuştum.

Katalog okuma alışkanlığını da bu vesile ile kazandığımı söyleyebilirim: Artık elimde büyüteç, renkli kalemler, işaretlemek için ıvır zıvırlar, "adı geçen" eserleri/mitolojik olayları bulmak için Google arama motorunu açıp oturmuş katalog okuyorum. :)

Aradaki kısımları atlayıp, hikayemizi 22 yaşındaki Frida Kahlo'nun 42 yaşındaki Diego Rivera ile 21 Ağustos 1929'da evlenmesi ile başlatalım. Frida evliliğinin ilk zamanlarını ve buna aracılık yapan kişiyi (fotografçı Tina Modotti)  "Otobüs" isimli eserinde şöyle resmetmişti:




Genç bir kız mahzun mahzun sıranın bir ucunda otururken, işçi tulumu ile kara yağız bir adam diğer tarafta oturmuştu. Tam ortada çöpçatan bir teyze olarak ina ise, bir araya getiren denge unsuru olarak yer almıştı.

O zamanlar Frida gerçek tarzını ortaya çıkarmamıştı. Zamanla ve yaşadıkları ile pişecek, eserlerine "an"dan ve mitolojiden simgeler katacaktı. Örneğin, evliliklerinden 20 yıl sonra Diego ve Ben isimli eserinde "bir zamanlar tüm aklım fikrim benliğim Diego'ydu" derken şimdi Diego'nun alnındaki büyümüş üçüncü göz ile negatif enerjisini anlatmış, döktüğü gözyaşı ile de ona olan özlemini ve acısını belirtmişti.



Arada geçen o 20 yıl içinde Frida'nın sağlık sorunları artmış, babasını kaybetmiş, çocuklarını ya düşürmüş ya da kürtaj ile kaybetmiş ama en kötüsü Diego tarafından defalarca aldatılmış (ki kendi kız kardeşi dahildir bu listeye), evlilikleri boşanma ile sonuçlanmış ve ardından 2. kez evlenmişlerdi (1940).  Kısacası, zamanla eşarbını bağlamış hanım hanımcık oturan o otobüs yolcusundan, kolajları ve gerçeküstü diğer çalışmalarıyla kişisel gerçekliğini anlatmaya çalışan kadına dönmüştü.

Yine de sorunlar ve "başka kadınlar" (ya da kimi zaman Frida'nın hayatına giren "başka erkekler") bitmemiş; tüm bunlara inat, aralarındaki tutkulu aşk da tükenmemişti.

Frida'nın eserlerinde beni en çok cezbeden de bu sanırım: Diego'ya tutkusu ve aşkı...Bir kadının bir erkeğe aşkı değil sadece, erkeğinde yüreği de bu aşkta saklı.

Frida Kahlo, sağlık durumunun iyice kötüleşmesinin ardından 1954 yılında tahminen akciğer embolisi nedeni ile bu dünyadan göçüp gitmişti. Ölümünün ardından 1955 yılında Diego tekrar evlenmişti ama ne aşkını unutmuş ne de ölümünü kolay kolay kabullenmişti.

İçine "Gözlerimin çocuğu, benim küçük Frida'm için, 13 Temmuz 1955, bir yıl önce bugün" yazdığı aynı adlı (Gözlerimin çocuğu, Benim Küçük Frida'm İçin) eserinde Frida'yı yaşayan ve hala atan bir kalp olarak canlandırması da işte tam da bu sebeptendi:




Frida ve Diego...genç ve çekici bir kadınla, yaşlı ve çirkin bir adamın...ya da Frida'nın ailesinin belirttiği gibi "Güvercin ile Filin", aşkı.

Kimimiz için tuhaf ama aslında "ne seninle ne sensiz" diyen tutkulu bir aşkın iki kahramanı onlar.

Aşk bu; karşımıza ne şekilde çıkacağı belli mi olur?

18 Aralık 2011

İstanbulname Samsun Devlet Opera ve Balesi'nde! Yuppiiii :)


Daha önce size İstanbulname'den bahsetmiştim ama buraya tıklarsanız hatırlamanıza yardımcı olurum.
Kıvanç Uğraşbul'un eserde Eğrikapılı Ali rolü ile ne kadar başarılı olduğunu yazmış ve keşke izlesem diye dilemiştim.

Dileklerim kısmen kabul oldu:
Öğrendiğime göre İstanbulname Ocak 2012'de Samsun Devlet Opera ve Balesi'nde sergilenecekmiş.

İtiraf etmeliyim ki şu an dileğimin kalan kısmı için, yani Eğrikapılı Ali rolünde Kıvanç Uğraşbul'u görmek için, bekliyorum. Umarım o oynar. O zaman hiç üşenmem ve Samsun'a giderim. :)

14 Aralık 2011

Kardeşlik


Bugün yazdığım konudan sonra, tesadüfen gördüğüm bu haber çok ilgimi çekti ve hoşuma gitti:

"Ankara ile Sivas, sanat alanında ‘kardeş şehir’ oldu. Devlet Opera ve Balesi (DOB) Genel Müdürlüğü’nün başlatacağı yeni projeyle 6 opera ve bale müdürlüğü, 6 ‘kardeş şehre’ her ay en az 1 eser götürerek temsil verecek"

Yapılacak çalışmanın güzel bir başlangıç olacağını düşünüyorum. Açıklamada geçen  "insanların anlamakta özellikle çaba gösterme zorunluluğu olmayan" ifadesinin ise sadece iyi niyetle söylenmiş bir şey olduğuna; amaçlanan şeyin, kişilerin bir anda ağır eserlerle tanıştırılıp sıkılmalarının ve belki de "sanattan soğumalarının" engellenmek olduğuna ve bunu yaparken de Devlet Opera ve Balesi'ne yakışır şekilde seviyenin korunacağına inanıyorum.

Emeği geçen herkesi kutlarım. Umarım çok güzel sonuçlar alınır.

Yılın En İyi....

Yine bir yılın sonuna geldiğimizi, klasikleşmiş "Yılın En"leri anketlerinin ortaya çıkışı ile anlamaya başladık.

Bu anketlerden bir tanesine dün Radikal gazetesinde rastladım. "2011'in En İyileri" başlıklı anket ile Radikal okurları yılın en iyi kitabını, tiyatro oyununu, televizyon dizisini, filmini, erkek oyuncusunu ve kadın oyuncusunu seçiyor. Kategoriler bu kadar ama elbette gönül ister ki bunlar içinde en iyi sergi, en faal sergi salonu, en iyi bale, modern dans ve opera/operet gibi seçeneklerin yanı sıra en iyi opera sanatçısı, orkestra şefi ve hatta orkestrası, heykeli, resmi vs vs de olsun. Neden oyuncu kategorisinde gördüğüm isimler sadece televizyon ve sinema dünyası ile sıınırlı mesela? Ya da tiyatro oyununun en iyisi olabiliyor ama oyuncusunun en iyisi olmuyor mu? Erdal Beşikçioğlu tiyatro oyuncusu olarak kötü de dizi oyuncusu olarak mı iyi??

Ayrıca yine gönlüm isterdi ki, nasıl ki futbolda 3 büyükler olarak İstanbul takımlarının hakimiyetine son veren Trabzon ile Bursa takımları varsa, bu ankette de İstanbul ve İstanbulluların seçimlerine son verip olayı Türkiye geneline yayan bir değerlendirme olsun.

Ben, anketlerden sadece En İyi Tiyatro Oyunu kategorisine baktım ve içlerinde bir tanecik Ankara kökenli oyun olduğunu gördüm. Bu kategorideki oyunların kimler tarafından ne kriterler altında belirlendiğini merak etmedim değil. Çünkü bir an seçici kurul sadece bu oyunu izlemiş veya 3 yıldır kapalı gişe devam ettiği için sadece onu almış gibi geldi. Halbuki Ankara'da kapalı gişe olan çok oyun var; mesela, Nazım Hikmet'in "Memleketimden İnsan Manzaraları"ndan Onbir Tablo isimli oyun (ki eser 2010-2011 Sanat Kurumu Seçici Kurul Özel Ödülü ve 2010-2011 Sanat Kurumu En İyi Müzik Ödülü sahibi), Kontrbas isimli oyun (Oda Tiyatrosu'nda oynanan esere bir kez zorla yer bulup gidebildim tadı damağımda kaldı ama sanmam ki bir ikinci şansım olsun) veya Genç Osman (ben tesadüfen yer bulup gittim ama bir arkadaşım için bir aya yakın zamandır bilet arıyoruz ama mümkün değil bulamıyoruz, dün satışa çıktığında sabah 09:19 itibariyle sadece bir kişilik boş yer vardı)....Liste böyle uzar gider. Bunlar benim bildiğim eserler ve durumları. Bunu Anadolu'nun geneline yaysak ve mevcut devlet tiyatrolarını/özel tiyatroları düşünsek eminim ki oralardan da arkadaşlar ses verecektir.

Benimki sanatın tekelde değil de genelde durmasına dair bir görüş. Belki biraz "hemşehrilik" yapıyorum ama Ankara'da yaşıyorum ve burada da güzel bir şeyler olduğunu görüyorum. Kendi adıma, nüfusun küçük bir bölümünü içeren İstanbul'un baz alınarak ülke geneli için karar verilmesini hiç de mantıklı bulmuyorum.

Bu düşünceler ile dün anketi görünce önce hiç izlemediğim halde Bir Delinin Hatıra Defteri'ne oy verdim. Bana ne, Ankara'dan kazanan biri olsun! Sonra "Diğer" seçeneğini görüp, bu kez gerçekten bu sene en beğendiğim ve keyif aldığım oyun olan "Kontrbas" a oy vermek için girdim, diğer seçeneğine "Kontrbas (Ankara DT)" yazdım. Madem ki genel listeyi oluşturanlar rahatlıkla fikir beyan edebiliyorlar, eh o zaman bu gariban kulunuzda fikrini beyan etsin değil mi? Bununla da yetinmedim ve yaptığımı hem iş arkadaşlarımla hem de bir sosyal paylaşım sitesinde sayın Olcay Kavuzlu'nun sayfasında paylaştım. Ben demiyorum ki siz de illah ve de sadece bu oyunlara oy verin. Ben diyorum ki, susmayın sizde fikrinizi beyan edin!

Sonuç olarak:

Bunu yapan bir kişi bile olsam...aman olsun, tek başıma farkındalık yaratmış olurum. :)

24 Ekim 2011

Acı Kayıplarımız



Bugün işyerinde hüzün hakimdi.

Sabah deprem bölgesindeki çalışma arkadaşlarımıza ulaşmaya çalıştık. Sağlıklarının iyi olduğunu duymak ve yapabileceğimiz bir şey var mı diye sormak istedik. Ancak kimselere ulaşamadık.
Acı haber daha sonra geldi. Orada görevli ekipteki 3 çalışma arkadaşımız pazar gününü geçirmek için Erciş'te bir kahvehanedeyken depreme yakalanmışlar. Ne yazık ki aralarından kurtulan olmamış.
Üzülmek ve dua etmek dışında elimizden hiç bir şey gelmiyor.
Allah ailelerine ve sevenlerine sabır versin.

Sadece onlar için değil, depremde kaybettiğimiz herkes için üzgünüz. Ulus olarak başımız sağolsun.

Deprem

Sosyal paylaşım sitelerinde yer alan bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Kızılay Yardım Hattı: 0 312 245 45 00
                                0 312 430 18 14

Erciş Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı: 0 432 351 59 06

Best Van Hattı: 444 00 65

Bu numaralardan yardım için ulaşabilirmişsiniz. Ayrıca; AKUT yazıp 2930 göndererek AKUT'a 5 TL yardım yapılabileceğini gördüm. Ancak bilgileri teyit imkanım olmadı.

23 Ekim 2011

Sayın Rengim Gökmen'e "Ali Baba ve Kırk Haramiler" İsimli Eserle İlgili E-Postam


Sevgili Dostlar,

Aşağıda okuyacağınız mektubu dün gece tanık olduğum ve rencide edilmiş hissettiğim bir temsilden sonra sayın Rengim Gökmen beyefendiye e-posta yolu ile gönderdim.

Biliyorum; hayatımızda acı dolu bir çok olay olurken bu tür şeylere zaman ayırmak çok saçma gözüküyor. Ancak; e-postamda yazdığım ve burada da her zaman vurguladığım gibi toplumların eğitim ve kültürel seviyesi yükseldikçe bilinç artar; kişiler arasında sevgi, saygı, anlayış, birlik ve kardeşlik duyguları oluşur. Ben buna yürekten inanıyorum. Amacın canım ülkemizi bölmek olduğu da göz önüne alındığında bu duygulara ne kadar ihtiyacımız olduğunu görebiliriz.

Bu nedenle, tamamen içimden gelerek ve samimiyetle aşağıdaki satırları yazdım. Ne yazık ki bizler henüz Pavarotti bir notayı eksik söylediği için bunu kendilerine hakaret olarak görüp, konseri ıslıklarla bölen seyirciler seviyesinde değiliz. Halen kendine "sanatçı" damgasını vuran ama aslından sanatın s'sinden anlamayan insanlara prim verildiği bir zamanda yaşıyoruz.

Ben dün gece o sahneye bilgi, kültür ve kalite anlamında bir seviye bekleyerek gitmiştim ancak Recep İvedik filminden çıkmışım gibi hissederk ortamı terk ettim. Bugün Milliyet Gazetesi'nin kültür sanat bölümünde şu haberi görünce de dudağım uçukladı. Haberde belirtilen "1001 Gece ortamı" nın nasıl sağlandığını öğrenmek ister misiniz? Hemen söyleyeyim; operaya ilk gidenlerdendim. Fuayeden içeri girdiğimde tepede avizenin iki yanında, bizim yolluk dediğimiz, iki adet çizgili kilimin bir uçtan diğer uca kadar asıldığını, alanın köşelerinde çadırımsı bir kaç bez gerilerek bir şeyler oluşturulmaya çalışıldığını ve bunun da "sihirli lamba" ve sihirli küre ile süslendiğini gördüm. Küre ne alaka diyebilirsiniz çünkü malum olduğu üzere haramiler çingene değil, Araptı. Hadi bunu da geçtim, ortada bir alanda genç bir kaç çocuk, sanki jimnastikçiymişlerde esneme hareketleri için o ortamı seçmişler gibi bir havada eğilip bükülüyor ya da ip atlıyorlardı!? Ki çoğu harekette de acemilikleri belli oluyordu.

1001 Gece Masalları'nın bir bölümünü okumuş ve burada yazmıştım, hatırlarsanız. Ancak, ne kitabı okurken ne de daha sonra bu kadar ucuz ve sirkvari bir ortam hayal etmemiştim. Bence en kötüsü, kurumun en üst düzey yöneticisinin bu duruma sessiz kalmasıdır.

Gördüğüm manzarayı bir çadır tiyatrosu ile bağdaştıramamış, içerdiği derin anlamı (?) sanatçı olmadığımdan anlayamamış olduğumu düşünmüş olsam da edindiğim izleyim çoğu insanın aynı şaşkın bakışlarla ne olup bittiğini çözmeye çalışması oldu.

İlk izlenim önemlidir, denir. Ben bu fuayedeki sirke rağmen nötr olarak yerime geçsem de, aşağıda okuyacağınız gibi sonrasında yaşadıklarım beni çileden çıkardı.

Üzgünüm, bu sanatsa ben almayayım kalsın. Sanatçıların sanattan anladığı buysa, ben başkentimizin sanatın da başkenti olması için boş yere çalışıyormuşum, 5 yıllık emeğime yazık.

Mektubu birebir yayınlamak isterdim ancak çok küçük bir parçayı kendi özel hayatımla ilgili bilgi içerdiği için çıkarıyorum. Affola.

Lütfen hiç bir konuda uğradığımız haksızlıklar karşısında sessiz kalmayalım.
Gelecek her konuda bizim elimizde.


Sayın Gökmen,

Öncelikle bugün "Ali Baba ve Kırk Haramiler" isimli eserin temsilinden önce göstermiş olduğunuz hassasiyet için size ve tüm çalışma arkadaşlarınıza şükranlarımı sunmak isterim. Elbette ki, bu acı günlerde ulus olarak birbirimize daha da sıkı bağlanmamız gerekiyor. Yüzyıllardır bu topraklar üzerinde kurulmuş ve son olarak bizlerin bekçiliğine bırakılmış tüm değerlerin, tarihin, kültürün ve birliğin ne şekilde korunup, kollanacağını aldığımız eğitimin yanı sıra birey olarak sahip olduğumuz kültürel birikim belirleyecektir. Konuşmanızda sizinde belirttiğiniz gibi sanat, bu birikimi oluşturmamızı sağlayacak düşünceye ulaşmamız için gerekli gücüne sahiptir.

Küçüklüğünden beri tarihe, sanata ve edebiyata değer veren bir izleyiciniz olarak, herşeyden önce "başkent" ünvanını sadece "kağıt üstünde" değil, yaşamın her alanında gösteren bir şehrin özlemi içindeyim. Yurtdışında yaşadığım ve bulunduğum süreler boyunca başka ülke başkentlerinde kültürel faaliyetlerin toplumun kalkınmasına etkisini birebir görme fırsatım oldu. Aynı şeyin ülkemde de yaşanabilmesini gönülden diliyorum.

Rengim Bey,

Eğitimim, akademik kariyerim ve işim gereği yönetim organizasyon, ürün/hizmet geliştirme, pazarlama gibi konularda söz söyleme hakkına sahip olduğumu rahatlıkla belirtebilirim ancak, eğitimim sanat dallarından farklı bir alanda olduğu için asla sanattan sizler kadar anladığımı iddia edecek kadar bilincimi kaybetmiş de değilim. Tek söyleyebileceğim iyi ve dikkatli bir izleyici olduğumdur. Öyle ki, iki hafta önce yine bir cumartesi akşamı "Tosca" isimli eserde Scarpia karakteri için çok yanlış seçim yapıldığını (ses anlamında yaşadığım hüsranı bir kenara bırakayım, en basitinden bir pencere kapatma işini bile 4. kerede başarabildiğini görmek beni çok üzdü) eserle bütünleşerek izlediğimi belirtmek adına söyleyebilirim.

Biz seyirciler sizlerden bazı beklentiler içinde oraya geliyoruz. Herşeyden önce, bilgi ve deneyimlerinizi bizlerle paylaşmanızı, kaliteyi kalitesizden ayırmasını öğreterek "sözde sanatçılara" sizlerin yanında ya da üstünde yer vermememizi sağlamanızı bekliyoruz. Baleyi bir kenara koyarak söylüyorum; operada biz seyirciler sadece ses değil, dekorundan kostümüne, rol yeteneğinden ışığına her ayrıntıda özenli çalışmayı görmek istiyoruz ve bence bunu hakediyoruz çünkü bizler oraya sadece "ses duymak" için değil eseri "canlı görmek" için geliyoruz. Aksi takdirde, özellikle günümüzde teknolojik imkanları göz önüne alırsak, sizleri izleyeme gelmektense mp3 olarak eseri "indirmeyi" daha kolay ve bir çok anlamda daha ucuz bir yöntem olarak tercih ederdik. Bu yüzden, biz sizden bizim size verdiğimiz değeri görmek istiyoruz.

Objektif olarak ve sahip olduğunuz bilgi birikimini bir kenara koyarak bir soruma cevap vermenizi çok istiyorum. Bu gece sizinle görüşmek için talepte bulunmamın ve kartımı vermemin tek nedeni de bu sorudur. Lütfen tüm samimiyetinizle bana, bu gece sahnede gördüğümüz temsile izleyici olarak layık olup olmadığımızı söyleyebilir misiniz? Üstelikte lansmanı belki de hiç bir eserde olmadığı kadar dikkat çekici yapılmışken, bu muydu seyirci olarak layık olduğumuz kalite?

Bu gece yaşadığım hayalkırıklığını size anlatacak kelime bulamıyorum.

1975 doğumluyum;

- Cem'in sana selamı var...
- Hangi Cem?
- GörümCEM

şeklinde espirileri henüz doğru düzgün kafamızın basmadığı ilkokul çağlarında yaparken bu gece sayenizde o döneme bir yolculuk yaşadım. Dünyaca bilinen bir eserin opera uyarlamasını, üstelik sözde "günümüze uyarlayarak" yapılan bu çalışmayı bir "müşteriniz" olarak kesinlikle şahsıma hakaret olarak gördüğümü iletmek isterim. Lütfen sözlerim sizi rencide etmesin ancak bugün orada ben, eğitim ve zeka olarak aşağılandığımı hissettim.

Rengim Bey,

Opera ne yazık ki ülkemizde popüler bir sanat dalı değildir. "Bitlis Bitlis olalı böyle zulüm görmedi" şeklindeki yorumların beni en az sizler kadar üzdüğünü belirtmeliyim. Çok sesli ve çok renkli bir kültürümüz var. Doğusundan batısına kendine ait ve güzellikleri içinde barındıran topraklar üzerinde yaşıyoruz. Misafirperverliği dillere destan olan bir halkın, söz konusu klasik müzik, opera ya da operet olunca buz kesmesini anlamak mümkün değil. Bunun bence tek açıklaması, küçük yaştan itibaren bu konularda sevginin ya da ilginin aşılanamamış olmadır. Keşke eğitim sistemimiz bu anlamda da kendini geliştirse de sadece sahne sanatlarında değil, resimden heykele, ebrudan hat sanatına kadar başlangıç seviyesinde olsun, bir anlamda tanıtım amaçlı eğitimi verilebilse. Ama ne acıdır ki genç nesil "Recep İvedik" gibi basit, seviyesiz ve zeka pırıltısından yoksun eserlerle zehirleniyor. Bunları da göz önüne alarak bana bu gece sahnede gördüğüm eserin Recep İvedik'ten farkını anlatabilir misiniz? Ki ben o filmcik serisini de izlemedim, sadece kanal değiştirken gördüğüm bir kaç saniyelik görüntüler ya da etraftan duyguğum/okuduğum bilgilerle hakkında bilgi sahibiyim.

Hayatım boyunca kendimi geliştirmek adına hep bir şeyler öğrenmeye çabaladım. Her fırsatta bilgi birikimime bir şey katmaya çalıştım. Tek tesellim bu gecede bunu yapabilmiş olmam. Yukarıdan yağan köpük balonlarının nasıl yapıldığını hep merak etmiştim, sayenizde bu gece öğrendim: Yukarıdan iki el (?), iki adet aleti "fısfıslayarak" bunu yapıyormuş. Eh, bu bile benim adıma bir kazançtır.

Selman Bey'in yazılarını okumuş, adını çok duymuşluğum var. Bu nedenle sizler eserin reklamını yapmasanızda büyük bir heyecanla koşar gelirdim. Müzikal anlamda bir şey diyemem ancak libretto?!? Farkındaysanız ilk perde boyunca seyirciden reaksiyon % 40 - 50 seviyesinde kaldı. Çünkü mizah kesinlikle keskin zekanın yapabileceği bir şeydir. Yoksa belirttiğim gibi seviye ilkokul ya da Recep İvedik seviyelerinden öteye geçemez.

Ya o Zeynep'in "asıl yüzünü" ortaya çıkaran yaratıcı (?) rejiye ne demeliyim ki ben bilemiyorum! Ben Prag'da operada çırılçıplak soyunmuş sanatçıları izlerken irrite olmadım ama bu sahne karşısında "Yok artık" dedim. Çünkü Prag örneğinde eserde o sahne yapay değildi, sansasyon olsun diye konulmamıştı. Burada ise Zeynep'in kocasının ölümünden sonra hayatında ve kıyafetinde yaşadığı değişimi geçtim, terzi ile ilgili yapılan ve seviyesini sizlere yakıştıramadığımı espirileri gereksiz bir çaba olarak gördüğümü bilmenizi isterim. O sahne ile Zeynep karakterinin aslında nasıl bir kadın olduğunu anlatmak istiyorlardı mutlaka, ama tek yöntem bu muydu? Rejinin hayalgücü 1970'ler Türk sinemasının ötesine geçemiyor muydu? Halbuki daha fazla çıplaklığı olsa dahi, daha güzel bir kurgu ile herşey çok daha başarılı anlatılabilirdi. (Bağnaz bir kafa ile bu sahneye karşı çıkmadığımı ama sansasyon yaratsın diye planlandığı net olan bir tavrada sessiz kalamayacağımı tekrar belirtmek isterim.)

Söyleyecek çok şeyim var. Ancak ne yazsam yaşadığım hayalkırıklığı ve üzüntüyü anlatmaya yetmeyecektir. Daha önce birçok eserde izlediğim ve beğendiğim seslerin bu şekilde harcandığını görmek de benim için çok acı verici bir tecrübe oldu. Seyirci olarak sahnede bana layık görülen şeyi görünce o kadar üzüldüm ve sinirlendim ki, sizin yanınıza gelerek konuşmak istediğimi söyleyecek cesareti buldum. Amacım sahnede siz sanatçıların görüp de biz seyircilerin göremediği şeyleri öğrenmekti.

Lütfen; sakın evlilik ve magazin programlarını izliyorlar, Nihat Doğan gibi seviyesiz ve bilgisiz insanları sanatçı sayarak yere göğe koyamıyorlar diye halka kızmayın. Siz bu gece onlara gerçek kaliteyi göstermek yerine eleştirdiğiniz seviyeyi sundunuz. Ne kadar acı...Halbuki perde açılmadan az önce yaptığınız konuşma beni nasıl mutlu etmiş ve gelecek için umutlandırmıştı.

Geçen sezon Timurlenk isimli eseri izleyerek ilk kez Ankara DOB ile tanıştığımda buna yakın bir hayalkırıklığı yaşamıştım. Ancak kişinin (yani rejinin) bir yanlışlığını tüm kuruma yüklemenin ne kadar büyük bir hata olduğunu bildiğimden tekrar şansımı denedim ve bu sayede "Yusuf İle Züleyha", "Çardaş Prensesi", "Saraydan Kız Kaçırma", "La Boheme" ve "Tosca" gibi birbirinden güzel ve başarılı eserleri izleme mutluluğuna eriştim. Opera zevkimin yanı sıra sırf sizleri desteklemek amacıyla da Mersin DOB'ta "4. Murat" ve Antalya DOB'ta "Batı Yakasının Hikayesi" isimli eserleri dahi yerinde izlemek için ilgili illere gittim. Nasıl ki Yusuf ile Züleyha'dan çıktıktan sonra "Tövbe eder gördüm baba" diye zihnimde keyifle sayın Aykut Çınar'ı tekrar tekrar dinlediysem, 4. Murat'ta "Veremem onu" diyen sayın Kıvanç Uğraşbul'u da aynı şekilde dinledim. Ya geçen hafta Tosca'da dinlediğim sayın Reyhan Görbil'in sesine ne demeli? Ya da İhsan Ekber Bey'e? Saydığım eserlerde izlediğim sanatçıların çoğu ses kalitelerinin yanı sıra rol yetenekleri ile de beni büyülediler. Tüm samimiyetimle, bu gece benden bu eseri izlemem yerine operaya maddi bağışta bulunmamı isteseniz seve seve koltuk için harcadığım 20 TL'den çok daha fazlasını düşünmeden verirdim. Şu ansa, harcadığım o meblağ için çok pişmanım.

Şu sıralarda eserin bitmiş olduğunu tahmin ediyorum. Tahmin ediyorum çünkü ilk perdeden sonra karşıma çıkan ilk taksiye binerek ortamı terk ettim. Daha fazla kalmayı kendime saygımdan yapamadım.
Gecenin sonunda ne kadar alkış aldığınızı bilemiyorum. Çok alkış gelebilir ama kesinlikle bunu kriter almayın. Televizyonlara bir bakın, reyting nedeniyle yayından kaldırılan kaliteli programlarla yine reytingler yüzünden prim yapan programları (örneğin Mehmet Ali Erbil'in sunduğu ya da cicişlerle panpişlerin çatıştığı programları) bir karşılaştırın. Bu size halkımızın bazen ne kadar yanlış seçimler yaptığını daha net gösterecektir.

Zaman ayırıp e-postamı okuduğunuz için teşekkür ederim. Dilerim bir daha böyle bir e-posta yazmak zorunda kalmam.

Saygılarımla,

YAS


Şehit haberleri nedeniyle çok büyük üzüntü içindeyim, aynı sizler gibi.
İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Sadece yasımı tutmak istiyorum ama her geçen gün şehitlerimize yenileri eklenirken sessizde kalamıyorum.
Allah hepsinin mekanını cennet kılsın.

Bugünde şehit haberlerinin yanı sıra depremin acısı ile güne devam ediyoruz. Ne kadar söylense de çarpık kentleşme tüm illerimizde devam ediyor. Eğer gerekli önlemler alınmazsa bu tür haberleri duymaya devam edeceğiz.

Allah her iki olayında son örnekler olmasını nasip etsin ve dilerim tüm kayıplarımızın mekanı cennet olsun. Allah ailelerine ve sevenlerine sabır versin.

Bu arada, sosyal paylaşım sitelerinde askerlerimize ulaşabileceğimiz telefon numaralarının dolaştığını duydum. Herkesin iyi niyetle hareket ettiğinin farkındayım ancak unutmayın ki o telefonlar aynı zamanda onların işi için gerekli hatlar. O yüzden mümkün olduğunca iyi niyetimizi onlara yazarak ve bağışlarımızla göstermeliyiz, telefon hatlarını meşgul etmeyelim lütfen.

Güzel haberlerle dolu bir hafta geçirmenizi dilerim.

16 Ekim 2011

Kindle Kindle Little Star


Ha haa haaaa, çatlasın düşmanlarrrr
Benimde artıkkk bir Kindle'ım var! :)

Uzun süre itiraz edip, bu tür aletlere yüz vermemişken bir anda kendimi Kindle'ıma sarılmış buldum. Evde iken halen daha, alıştığım ve sevdiğim eski usul kitap okumama devam ediyorum ama gelecekte tüm tatillerimde bavuluma onca kitabı sığdıracağım diye uğraşacağıma, incecik ve hafif bu aleti yanıma alıp dışarı çıkacağım.
Henüz 30 kitap yükledim. Kullandıkça özelliklerini öğreneceğim ve size yazacağım. Ama tahminimden kolay, keyifli ve işlevsel bir alet olduğunu söyleyebilirim.

Gününüz güzel geçsin. :)

9 Ekim 2011

"Dünya Çapında 3 Mega-Tenor" (*)

(*) Başlık bana ait değil.
Aslında mutlaka okumanızı istediğim bu yazı, Selman Ada imzalı ve biraz eski tarihli olsa da kesinlikle güncelliğini koruyan bir yazı. Buradan ulaşabilirsiniz.

Gelelim ben bu yazıya neden ve nasıl ulaştım, onu anlatmaya.

Dün Ankara DOB'da sergilenen Tosca operasına bir yıllık çaba sonunda nihayet bilet bulmanın mutluluğu ile koştura koştura gittim. Temsili ve özellikle değerli sanatçı Reyhan Görbil'in bende bıraktığı izleri yazacağım ama sanatçılar arasında İhsan Ekber ilk kez dinlediğim ve dinlerken de tüm izleyiciler gibi hayran kaldığım bir ses  olduğu için eve gelince kendisini araştırdım. Bu yazıda o sırada elime geçti. Çok da hak verdim.

Sizi hem yazı hem de İhsan Ekber'le başbaşa bırakıyorum:

Altun Hızma

Yarın haftaya güzel bir başlangıç olsun. :)

Elif


Son zamanlarda okuduğum en kötü kitap, en kötü kurgu ve en büyük yalan!

Huyum kurusun, yeni bir şey okuyacak/izleyeceksem etki altında kalmamak için öncesinde hiç bir yorumu okumam veya dinlemem. Ama bu kez "keşke" dedim, keşke öyle yapmasaydım. Belki birileri beni uyarırdı da bende paramı böyle bir şeyle ziyan etmez, hakkıyla yazılmış bir şeye harcardım. O yüzden bir anlamda kendimi sorumlu hissederek, varsa hala okumamış olan sizleri uyarmak için çağrıda bulunuyorum: Kaçın kurtulun!

Yıllar önce Simyacı'yı okumuştum ama aklımda en ufak şey kalmamış. O zamandan beri yazarın başka bir kitabını okumadım. Tamamen bilgisiz ve önyargısız başladım kitaba.

Tanrım, bende kendimi egosu tavanda bir insan olarak tanımlardım. Meğerse ne kadar yanılmışım, ne kadar kolay harcamışım kendimi. Her lafında, her benzetmesinde ve her davranışında "ben...ben...yine ben" diyen ne çılgın adamlar varmış meğer. Canım egom, seni suçladığım tüm o şeyler için özür dilerim. Ne kadar masummuşsun meğer.

Önce, beğenenler alınmasın ama, kitabı kendi açımdan tek cümle ile özetleyeyim:
59'luk amcanın 21'lik çıtırı yatağa atma çabası!
Bu kadar basit bu kadar düzeysiz açıkladığım için üzgünüm ancak budur özeti.

Amca (Coelho'yu kastediyorum tabii ki) içsel yolculuklarını anlatıyor ama bu arada "dişi" cinsi ne kadar alçalttığını, ne kadar basite indirgediğini farketmiyor bile. Sözde onları göklere çıkarıp övüyor ama bence hiç de öyle değil. Uyguladığı taktik iyi bir şey söylermiş gibi yapıp yerin dibine sokmaktır bence. Örneğin; almış gencecik kendine aşık hatunu koynuna (yok yok, sadece sarılıyorlar canımmm!), karısına sevgisinden ve sadakatinden bahsediyor. Geçiniz efendim, geçiniz! Yatmayınca aldatma olmaz tabii, diye düşünerek hareket ettiğini düşünmeyelim diye yaptığı yanlışlığın farkında olduğunu da belirtiyor tabii dürüst adam.

İnsanız, an gelip yanılıp kanıp "helalimiz" dışında birilerini beğenmemiz, birilerine gönlümüzün düşmesi, fantezilerimize başrol vermemiz doğaldır ve dedim ya insan olduğumuzdan "insani"dir. Değil mi? Bence öyle. Ne demişler; insan bu, şaşar! Ama burada yani bu kitapta  öyle değil. Çünkü kızın kendine aşık olduğunu, zayıf yönleri bulunduğunu ve kendisini sunmaya hazır olduğunu biliyor; büyük bir olgunlukla da bunu kullanıyor ama niçin? Niçin kısmını o kadar ulvileştirmiş ki, okurken gözlerim doldu: Reenkarnasyon ile geçmişte yaptığı hatanın neden ve nasılını öprenip kendini affettirmek için. Evet, sırf affedilmek için!


Üstelik ne hoş tesadüftür (?) ki kızımızda adamın işlerini bir anlamda kolaylaştırıyor çünkü adama aşık ve bu aşık kızımız ısrarlı, özgüvenli ve bu nedenle amcaya dediklerini yaptırıyor. (Tabii ki istese amcanın buna izin vermeyeceği kesin, yoksa bir dolu hayranı etrafında olarak yaşardı değil mi? Ama hayır! Amcam yazık (?) engellemek için uğraşıyor ve hatta yüz vermiyor!? Ama kız o kadar kararlı ve özgüvenli ki illede gelcem diyor adamcağıza yapışıyor. Ah şu kadın milleti aahhh! Bunları okurken aklıma geldi; bir söz vardır bizde, sen onu külahıma anlat Paulo!)

Her neyse, adam bu kızla trende uzuuuunnn bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor. (Vah vah...) Sonra trende bir ara yerde bu ikisi karşı karşıya gelince kıvılcımlar çıkmasın mı? Elif açılmasın mı? Aman da aman. Meğersem bu ikisinin taaaaa ne zamandan (başka bir hayattan) tanışıklıkları varmış. O zamanda kız adama aşıkmış. Hmmm...İlginç!! Hoş tek başına değil 8'li paket halinde, yani 7 kız arkadaşı ile birlikte, aşıkmış üstelik ama en çok bu kız seviyormuş adamcağızı ve amcam yazık o ana kadar sadece 4'ünü bulabilmişmiş. Çok şükür 5. denemede bulmuş, o kadar sevindim ki! Ama gene de "3 kitap konusu" daha var anlayacağınız. Üstelik sevgili Coelho kitapta bir yerde karısının bu duruma olgun yaklaşımını o kadar güzel anlatmış ki tüylerim diken diken oldu. (Şu an kitap yanımda olmadığı, başka bir dimağı zehirlemekle meşgul olduğu için sayfa numarası veremeyeceğim. Özür.) Diyor ki, şimdi karıma bunu anlatsam - yani kızı anlatcakmış karısına dürüstlük timsali insan- 4 kere daha dinlemiştim der. Bu ne anlayış, bu ne olgunluktur! İnanın çok takdir ettim. Tabii ben bu kadar olgun olmadığım için BHA böyle bir şey dese saçını başını yolar oraya koyardım!

Ben size bir şey diyeyim mi, kurgusu daha farklı olur umuduyla son sayfaya kadar bekledim. Umut ettim, olmalı dedim. Ama tabii ki öyle bir şey olmadı. Aslında reenkarnasyon, kendine güven, reiki (bu konu yok ama olsaydı iyi oldurdu bence!), aikido vb şeyleri içeren bir kitap olarak daha farklı bir kurgu ve anlatımla yazılsa gözümde daha fazla değeri olurdu.

Sevgili Zeynep'in dediği gibi, bu kitabı başka biri yazsa kesinlikle yayınlatamazdı!

Ve son söz: Hakikaten azgın teke sendromu var, ben bu kitabı okurken başka bir şey düşünemedim.

Gerçekleri İtiraf Zamanı Geldi...


(Fotograf sizi yanıltmasın, onu netten buldum. Yoksa çocuk sahibi oldum diye itiraf etmeyeceğim!! :) )

Bir süredir devamsızlık yaptığımı biliyorum; "bugün yarın kaldığım yerden devam edeceğim" yazıp yine ortadan kayboluyordum. Bir görünüp bir yok oluyor, suçu kah işlere kah bilgisayara atıyordum. Aslında daha önemli bir sebebim vardı.
Bir süredir "öğrenme" ile meşguldüm. Bu kez akademik hayat için eğitim, yeni bir dil, yeni bir iş vs değil...daha farklı bir şey: Uyumayı öğreniyordum! :)
Yaklaşık son 7 aydır uyumayı öğreniyorum ve hayatımı buna göre düzenlemeye çalışıyorum.
Bilen arkadaşlar vardır; ben genelde günde 4-5 saat uyuyan bir canlıydım. Güne erken başlar, geç sonlandırır ve kendimce böylelikle hayatı dolu dolu yaşardım.

Herşey şubat ayında Ankara'da yoğun kar yağışının ardından yüzlerce insan gibi benimde eve yürümek zorunda kalmamla başladı. Üstelik o hava koşullarına rağmen ertesi gün İstanbul'a uçmam ve bir toplantıya katılıp geri dönmem bekleniyordu!?! Sabah binbir güçlükle havaalanına ulaşmama, uçağın rötar yaptığını ve bu nedenle toplantıya yetişememe ihtimalim olduğunu söylememe rağmen yöneticim gitmem konusunda ısrar etti. Eh havaalanına gelmişken gideyim bari, dedim bende! :)
Uçağa alınmadan geçen rötar süresi yetmezmiş gibi uçağa binip, 2 saat mahsur kalmamızın ardından saatler iyice ilerlediği için muhtemelen toplantıya yetişemeyeceğimi ve inmek istediğimi görevlilere bildirdiğimde aldığım cevap "Ne yazık ki bu mümkün değil. Zaten şu an pistten çıkıp kara saplanmış durumdayız. İstesek bile sizi indiremeyiz, İstanbul'a uçmak zorundasınız" oldu. Evet, tüm camlar bembeyaz karla kaplı olduğundan, taksi için hazırlık yapan uçağın aslında pistten çıkıp kara saplandığını anlayamamıştık!
Neyse ki, konuşmamızdan 10 dakika sonra uçak kalktı ve ben nefes nefese toplantıya yetiştim. Tabii bu arada İstanbul'da da hava bozmaya, kar yağmaya ve rüzgar şiddetlenmeye başlamıştı. 1 saat süren toplantıdan sonra, tekrar havaalanına koştum. Doğru anladınız; sadece 1 saatlik toplantı için saatlerce stres yaşadım.
Lafı daha fazla uzatmak istemiyorum; sadece o hava koşullarında bizi sağ salim götürüp getiren THY pilotlarına minnettarım. Dönüş daha da kötüydü ancak bu arada epey dua bildiğimi farkettim! :)

İşte herşey bu yolculuktan bir iki gün sonra başladı. Önce sol gözümün altında, elmacık kemiklerimde bir seğirme hissettim. Yüz felci mi diye huzursuz oldum ama seğirme tek yerde kaldığı için çok üstünde durmadım. Sadece, toplantılarda şiddettlendiği zamanlarda elimi yüzüme bastırarak rahatsız edici bu hissi bastırmaya çalışıyordum. Aradan yaklaşık 5 gün geçmişti. Çok sevgili dostumla yine bir sanatsal aktivite için Şinasi Sahnesi'nde buluştuk. Temsil başladı...Ve ben bu kez yüzümde sol tarafta yavaş yavaş yayılmaya başlayan bir uyuşma hissetmeye başladım. İşte ilk o an panik oldum. (Öncesinde doktorları ve ilaçları sevmediğim için çok da umursamamıştım!)
Ertesi gün doktora gittim, MR çektirmem gerektiğini söyledi. İşlem için acil randevu alıp gittiğimde teknisyen işlemin 30 dakika süreceğini söyledi. Alete girdim. Dışarda çalan müziklerden kaç parça boyunca içerde kalmam gerektiğini hesapladım: her parça ortalama 3 dakika 20 saniye sürüyor desem, 9 parça sonra çıkacağım.
Parçaları saymaya başladım. 3. parçada bitti diyerek çıkardılar! Ya nasıl olur, daha 3 parça oldu diye düşünürken adamdan 35 dakika sürdüğünü öğrendim. Şaşkın şaşkın ama dinlenmiş bir şekilde dışarı çıktığımda farkettim ki MR da uyumuşum! :)

Sizi daha fazla sıkmayayım: Sonrasında çok sevdiğim doktorum yüzümdeki olayın boynumdan kaynaklanan fizyolojik durum olduğunu, kesinlikle psikolojik bir sorunum olmadığını ("Öyle olsa neden sol tarafında sağ tarafa ya da her taraf değil?"), ancak anlattıklarımdan bu sorunu farketmemin (ya da onun deyişi ile "bu fizyolojik sıkıntının hayatını etkileme") sebebinin son 6-7 aydır günde ortalama 2 saat uyuyor olamamın ve çoğu zaman 24 saati aşkın sürelerdir uykusuz dolaşmamın  söyledi. (Böylece MR'da uyuyup kalmamın ve bunu o an farketmememin sebebinin de uyku konumuna geçtiğimi fakedemeyecek kadar beyin işlevlerimi tüketmiş olmam olduğu ortaya çıktı.)
Doktorum buna gün içinde tükettiğim çay ve kahvenin etkisinin olmadığını, gördüğü kadarıyla zaten bunları içmesemde uyuyamadığımı söyledi. Çünkü uzun zaman önce normal 7-8 saatlik uyku sürecinden çıkmış ve uzun yıllardır vücudumu 4-5 saatlik uykuya alıştırmışım. Ama son zamanlarda bu düzeni de bozup ortalamada 2 saate düşürünce vücudumun tepkiler verdiğini, bu arada zaten mevcut olan fizyolojik sorunumunda su yüzüne çıktığını belirtti. Eğer böyle devam edersem çok kısa zaman sonra yüzümde sadece uyuşma ve seğirme değil, dayanılmaz batmalar ve yanmalar hissedeceğimi ve işte asıl o zaman çok acı çekeceğimi söyledi. En önemlisi de böyle devam edersem uykusuzluk hastalığına yakalanacağımı, acilen uyumayı öğrenmemi, günde en az 8 saat uyumamı, öğrenme süreci boyunca şu an hayatımda olan herşeyi askıya almamı, zamanla herşeyi tekrar hayatıma katabileceğimi, hayatı temposu daha düşük ve tercihan "normal insan temposu" ile yaşamamı ve ne olursa olsun "öğrendiğimi unutmamamı" söyledi. Eğer bu tempoyu kurduktan sonra da yüzümde aynı şikayetleri hissedersem ilaç tedavisine geçeceğini, ancak şu anda kesinlikle böyle bir şeye ihtiyacım olmadığını belirtti çünkü yüz sinirlerimde elektirik kesintileri olduğu için uyuşma ve hissizlik olduğunu, ancak bunun boynumdan kaynaklandığını, yorgunluk ve uykusuzluğumla da belirgenleştirdiğimi belirtti.

Hayatımın en zor 2 haftasını o zaman başladı işte! Anneler bilir, çocukları bir türlü uyumaz. Masal anlatırlar, oyalamaya çalışırlar vs vs nafile. İşte bende böyle bir çocuk büyüttüm o iki hafta boyunca. Saat 10 gibi yatağa yatıp "Ya neden uyumak zorundayım? Yapacak çok işim var. Hem zaten uykum yok" diye söylendim. "Bir nete bakiim çıkcam valla hemen" dedim. "Aaaaa, o filmi de ne merak ediyordum. Azıcık izleyeyim söz hemen uyuycam" dedim. Nafile, kendimi kandıramadım. :)
O arada farkettim ki uğraştığım onca işten dolayı uykusuz kalmıyordum; uykum olmadığı için kendime bir sürü iş yaratmıştım. :)
İşte bu nedenle hayatımdaki herşeyi, özellikle interneti askıya aldım. Tv'den uzak durdum. Telefonlarımı işten çıkar çıkmaz kapattım. Sessiz, sakin ve "normal" bir hayat sürmeye başladım.

Bu süreçte dostlarıma ve özellikle BHA'ya sabırları için teşekkür etmek isterim. Düşünün ki akşam buluşmalarımızda saat 9.30 da esnemeye başlayıp, eve kaçıyor, ödünç verdikleri bir kitabı eskisi gibi kısa sürede değil haftalar sonra getiriyor ve haftasonları sabah kahvaltısı buluşmalarına saat 11 gibi kalktığım için yetişemiyordum. Ayrıca, haftada bir günü sadece kendimle geçirmem gerektiğini belirten ve o günü "Sevgi Günü" koyan doktoruma itiraz etmeyerek ve Sevgi günlerini beni çok özlemelerine rağmen bana bırakarak, ben uyurkende (ki bu günün büyük çoğunluğu) ses çıkarmayarak bana destek verdiler.

Anlayacağınız son 7 aydır sadece yatıyor, uyuyor, uyuyor ve günde azami bir iş/etkinlik/aktivite ile sınırlı bir hayat yaşıyorum. Bir kitabı okumam eskisi gibi bir iki gün değil bir iki ay bile sürebiliyor. Öyle ki yaz tatilimde bile sadece 1,5 kitap okuyabildim ama günde 10 saat uyudum. :)
İşte bu nedenle çok istesemde, internete girdiğimde kendime hakim olamayarak saatlerce zaman harcadığım için netten uzak duruyordum.
Şimdi yavaş yavaş, yeni tempoma ayak uydurmaya çalışıyorum.

Şimdi izninizle...Biraz yatıp uyuyacağım. Meğer uyku ne güzel şeymiş! :)

12 Ağustos 2011

Kontrbas

"Sakın kıskanç olduğumu düşünmeyin. Kıskançlık yabancısı olduğum bir duygudur, çünkü değerimin ne olduğunu bilirim ben. Ama adalet hissim vardır, müzik işinde ise bazı şeyler tamamen adaletsiz. Solist alkışlara boğulur, bugününü seyircisi daha fazla alkışlamasına fırsat verilmezse cezalandırılmış gibi hissediyor kendini; şefe de alkışlar sunulur. ....bazen bütün orkestra ayağa kalkar....kontrbascı olarak insan doğru dürüst ayağa bile kalkamaz" (s. 36-37)

"...İğrenç buluyorum, genç bir kız ellisinde bir tenorla, sözümü sakınacak değilim - herif iki akşam için otuz altı bin alıyor!Benim elime geçen para ne, biliyor musunuz? Net bin sekiz yüz. ...Bu parayı bugün alt kademede bir büro görevlisi ya da okulun yanı sıra çalışan bir öğrenci kazanıyor. Peki, öğrendikleri bir şeyin karşılığı mı? Ne gezer! Dört yıl müzik yüksekokuluna giden benim...öğleden önce üç saat provaya çıkan ben, sonra akşam dört saat gösteri, boş kalınca da gelsin hazırlık,onikiden önce yattığım olmuyor, arada bir de egzersiz yapmam gerekir..."(s. 45-46)

"İşte bu yüzden diyorum ki, orkestra insan toplumunun bir aynasıdır. Çünkü gerek birinde gerek öbüründe, zaten en pis işleri yapanlar bir de üstüne ötekiler tarafından horlanır. Hatta insan toplumunda olduğundan daha bile kötüdür orkestra, çünkü toplumda, hiyerarşinin basamaklarını çıka çıka günün birinde piramidin en tepesinden aşağıya, altımdaki solucanlara bakarım umudu vardır-teorik olarak..." (s. 37)

Partick Süskind'in geçenlerde adı vermeden bahsettiğim kitabından bu alıntılar: Kontrbas.

Kısa ama çok güzel bir kitaptı. Öykü ya da roman olarak değil de oyun olarak yazıldığı için konuşan kişiyi okumuyorum da sahnede izliyorum gibi hissettim. Konuşma aralarına italik harflerle serpilmiş ifadeler, kahramanımızın o an ne yapmakta olduğunu kafamda canlandırmama yardım oluyordu. Örnek mi? Peki, buyrun: Sayfa 10. İlk cümle: "Bir yudum bira içer"

Son zamanlarda müzikle ve sahne ile oldukça haşır neşir olmaya başladım bildiğiniz üzere. Klasik müzik - opera - orkestra - besteci - libretto - solist - kostüm - reji - dekor - partiler - baslar - tizler - sopranolar vb kavramlar yaklaşık dokuz aydır neredeyse her anımı işgal etmişken elime geçen bu kitap hem bu alanda bilgi birikimimi test etmemi, hem de yavaş yavaş içine bulaştığım dünyanın gerçeklerini hatırlamamı sağladı. Belki de bu yüzden, kitabı çok sevdim. Hatta Süskind kitapları içinde başucu kitabı seçecek olsam kesinlikle onu seçerdim. (Hem de Koku'yu çok seviyor olmama rağmen!)

Kimi yerde besteciler ve sanatçılar için yaptığı yorumlar "acaba doğru mu? araştırmalıyım, çok ilginç bir bilgi bu" dedirtti.

Yani hem sevdim, hem ilgimi çekti, hem de hakverdim. :)

Gelelim konuya: kontrbasını çok seven ve işine saygı duyan kahramanımız aslında ondan nefret etmekte ve onu kıskanmaktadır. Hayatında sahip olamadığı şeylerin sebebinin çoğunlukla o olduğunu düşünmektedir. Örneğin öyle bir enstrümandır ki kontrbas, soğuktan korumak için an gelir üstünüzdeki ceketi ona sarıp yerine hasta olan siz olursunuz.

Oyunun başından sonuna kadar hem klasik müzik alanında bilgisini konuşturan, hem de hayatını anlatan / yorumlayan kahramanımız kontrbası ile arasındaki duygusal yakınlaşmaya da bilinçsizcedeğinmektedir. Farkında değildir ama onu bir araçtan çok hayatının başrol oyuncusu haline getirmiştir. Ama dediğim gibi aralarında sevgi ile nefret karışımı duygular mevcuttır (ki bence hangisinin ağır bastığını net olarak söylemek zor). Hani bazen annemize ya da babamıza ya da arkadaşımıza ya da sevgilimize çok kızarız ama o olmadan da yapamayız. Tartışacağımızı, sinirleneceğimizi, yorulacağımızı bile bile ilişkimize devam ederiz. Mesela gider ziyaret eder, sonra da ziyaretin daha ikinci gününde birbirimize gireriz. Sevgimiz ve öfkemiz aramızdaki bağı daha da güçlendirir. Zamanla sadist / mazoşist bir ilişki olur aramızda. :)

Bence onların arasında da böyle bir ilişki var. Onsuz yapamadığı ama onunla da yapamadığı bir hayat sürüyor kontrbascı.

Ve biliyor musunuz, okurken kimi insanları ve meslekleri ne kadar görmezden geldiğimizi ayrıca farkına varmadan ne kadar küçümsediğimizi fark ettim. Utandım...halbuki her iş emek, sabır ve özveri ister değil mi?

9 Ağustos 2011

Güvercin


"...İşte orada uzaklığı koruyabilmek için, iyi bir kilidi, sürgüsü olan dört duvardan başka çıkar yol yoktu. Bu dört duvara, defi hacet için güvenli bir köşeye sahip olmayan, bütün insanların içinde en zavallı, en acınası olanıydı, istediği kadar özgürüm desin. Az parayla geçinebilirdi Jonathan. Eski püskü bir ceketle, lime lime bir pantalonla dolaşmayı gözünün önüne getirebilirdi. Gerekirse, olan bütün romantik düş gücünü seferber edecek olursa, bir mukavva parçası üzerinde yatıp kendi evinin mahremiyetinin herhangi bir kçşeyle, bir kalorifer dairesi parmaklığıyla ya da metro istasyonunun bir merdiven sahanlığıyla kısıtlamayı bile düşünülür bir şey olarak görebilirdi. Ama insan bir büyük - şehirde sıçmak için bile olsun arkasından bir kapıyı çekip kapatamıyorsa- bu isterse ortak bir kat tuvaletinin kapısı olsundu, bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdi. O zaman hayatın hiçbir anlamıkalmazdı. O zaman ölüm daha iyiydi.
 Jonathan, insan özgürlüğünün özünü bir kat tuvaleti mülkiyetinin oluşturduğu ve kendisi için bu temel özgürlüğün sağlama bağlanmış olduğu yargısına vardığında derin bir hoşnutluk duydu." (s. 42-43)

Patrick Süskind'in romanı Güvercin'in başrolündeki elli yaşındaki banka güvenlik görevlisi Jonathan için hayatın anlamı buydu işte: ne kadar basit ve düzenli, o kadar huzurlu bir hayat!

Yıllarca içine kapanık yaşayan, bizim için rutin olanları bir nev-i kutsal rituel gibi görüp hareket eden, alıştığı hayatı kesinlikle bozmak ya da değiştirmek istemeyen ve buna uygun yaşayan, kısaca aza kanaat edip mutlu mesut geçinen Jonathan Noel'in hayatı bir sabah karşısına çıkan bir güvencinle allak bullak olmuştu.

Obsesif karakterdi Jonathan. Her sabah aynı şekilde kalkar, aynı saatte aynı şeyleri yapar, aynı şekilde giyinir ve yine tam aynı saatte evden çıkıp işine giderdi. Hayat hep aynıydı ama bundan bıkmak bir yana, Jonathan bunu değiştirecek en ufak şeye katlanamıyordu. Tıpkı "aynı"lıklarda yeri olmayan güvercine katlanamadığı gibi. Bu onun paniği, ruhsal dengesizliği oldu. Ve sonrasında öyle bir gün yaşadı ki yıllar boyunca karşılaşmadığı kadar "aksilik", "farklılık" ve "sorun"la yüzyüze geldi.

Sonrasında yürüyüşe çıktı Jonathan. "Yürümek yatıştırır. Yürümede sağaltıcı bir güç vardır. Düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı- bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır" (s. 61) Ve...

Sonrasını kitabı alıp okumanız için söylemiyorum.

Süskind'den ilkin Koku'yu okudum bende. Geçen sene aldığım Güvercin'i ise ancak geçenlerde fırsat bulup okuyabildim. Bugünse 4 saatlik bir doktor maratonunu çekilir hale getirmek için yanıma başka bir Süskind aldım ve 1,5 saat sonra onunla da mutlu mesut ayrıldım. Onuda sonra yazarım.

Yazarın tarzını ve kurgularını çok beğendiğim için şimdi Üçbuçuk Öykü ile Bay Sommer'in Öyküsü'nü almayaı planlıyorum.

Ama şunu da belirteyim; okuduğum üç Patrick Süskind kitabınında çevirmeni Tevfik Turan'dı. Bence kitapları okunur kılanın yazarın yeteneğinin yanı sıra çevirmininde becerisidir. Kendisine bu başarılı çevirileri için müteşekkirim.

7 Ağustos 2011

Cer Modern ve Açıkhava Sineması

Cumartesi günlerini iple çeker oldum çünkü çocukluğumun keyfi "açıkhava sineması"na dönüş yaşıyorum.

Ne yazık ki, 4 gösterimden 2'sine gidebildim. Birinde salak gibi CNBC-E'de "İngiliz İstilası"nda "Surrealissimo" yu izleyeceğim diye canııımm filmi kaçırdım ki uğruna evde kaldığım film benim için çekilmez, zorlama, sıkıcı ve de gereksizdi. (Bu özet duygum, uzun açılımı hiiiç tavsiye etmiyorum. Kendimi aslaa affetmiyyciim)

Dünde arkadaşım rahatsızlanınca az daha gidemiyorduk ama fedakar arkadaşım hastanede bir şişe serumdan sonra "Yok yok iyiyim, hadi gidelim" diyerek programımıza sadık kaldı.

İlk izlediğim film beni çok etkileyen "Yo, tambien" di. İspanyol yapımı filmi yıldızların altında izledik.

Dün ise çok sevdiğim Jose Saramago'nun kitabı "Körlük"ten uyarlama ve aynı isimli filmi izledik.

Detaylar tabii ki sonra!!! :)

Ankara'da olanlara Cer Modern Açık Hava Sineması'nı tavsiye ederim. Perşembe gününü iple çekiyorum; bakalım bu cumartesi ne izleyeceğiz.

Keyifli pazarlar.

5 Ağustos 2011

Sende Mi İskender???

İtiraf ediyorum: Biraz anarşik yapımdan (=sürü psikolojisi ile hareket etmem ben! herkesin yaptığını yapmam ben!) birazda neden bilmem bana antipatik geldiğinden, Elif Şafak'la pek ilgim yoktur. Kütüphanemde varlığı, sevdiğim bir müdürümün bana "Oku seveceksin" diye tavsiye ettiği "Firarperest"le sınırlıdır. Ki ilginçtir, onu da sevdim gerçekten.

Kendisini okumasam / okuyamasam bile bir şekilde hep karşıma çıktığı için hakkında yazılan çizilenleri ister istemez takip etmiş oldum.

Bugünde Vatan Gazetesi'ni okurken karşıma bu haber çıktı.

Yazıda atıfta bulunulan Fikir Mahsülleri Ofisi'ne misafir olup, detayları buradan okudum.

Blogta yayınlanan yazıyı okuduktan sonra araştırmacı ruhumla her iki kitabı da alıp, okuyup karışılaştırmak istedim. Bakalım başka neler "tesadüf" olarak benzemiş? :)

Linkleri okumanızı tavsiye ederim.

31 Temmuz 2011

Lay La Lay Lalay.... :)

Devamsızlıklarımda bu kez dış meselelerin hiç mi hiç suçu yok. Yani yok ben yorgundum, yok iş çok yoğundu, yok hastaydım yok bilmem ne....demeyeceğim. Çünkü:

1. Son bir yıldır sevgili Nünücüğüm sayesinde hiiiççç hasta olmadım. Olduklarımda ayakta kısa zamanda atlattım. Eskisi gibi yorgan döşek yatmadım anlayacağınız.
2. İş yoğun bu aralar, çok yorgunum vs de diyemem. Meğerse benim işin rutini "yoğunluk"muş da ben yeni öğrenmişim. O yüzden artık gece kaçta çıkarız acaba, diye düşünmüyorum çünkü biliyorum ki bir ara çıkarız! :)

Bu kez tamamennn keyfimden nete girmemeyi tercih ettim. Uzun süre bilgisayarı hiç açmadım. Ne büyük bir huzurmuş meğer. Hala da akşam eve geldiğimde bilgisayara pek yüz vermiyorum.

Peki ne yapıyorum...Dikmen Vadisi'nin yürüyüş parkuru olarak ne kadar güzel ve huzurlu bir yer olduğunu keşfettim mesela. Saatlerce yürüsem bıkmıyorum. Sonra kimi zaman evde misafir ağırlamanın mutluluğunu ve tatlı yorgunluğunu yaşıyorum. Cer Modern'in açıkhava sinemasının zevkini sündüre sündüre yaşıyorum. Ve her zamanki gibi boooll boooll okuyorum.

Netten uzak olmak iyi geldi ama  sizleri ve bloglarınızı özledim. Yakında yavaş yavaş size laf atmaya başlarım. :)

Size eski bir yaz şarkısı göndererek kapanışı eğlenceli kılayım:

Lay La Lay Lalay...

Hepinize güzel bir pazar dilerim.

27 Temmuz 2011

I Brain ODTÜ



Bazı açılardan eğitim sistemini eleştiriyor olsam bile mezunu olduğum okulumla her zaman gurur duyuyorum.

I Brain ODTÜ :)

26 Temmuz 2011

Kadın Öykülerinde İzmir

Adı ilgimi çeken bu kitabın sen sevdiğim kitaplardan biri olacağını bilemeden alıvermiştim.
"Kadın Öykülerinde İzmir": Adında İzmir vardı ya, AŞK vardı ya, BHA vardı ya...Daha ne olsun? :)

Kitap, kadın yazarlarımızın içinde İzmir geçen öykülerinden bir derlemeydi. İçini açıp okumadan önce kitabın arkasında yer alan kısa biyografileri okudum. 1926 doğumlu olan yazarımızdan 1981 doğumlu yazarımıza kadar geniş bir yelpazede 22 kadın yazarımız ve 22 güzel öykü dolu kitabı zevkle, eh tabii birazda gıpta ile, okudum. Bu kadar güzel yazan bir grup yazarla, hem de kadın yazarlarla, tanışmış olmaktan da kıvanç duydum.

Kitap bittiğinde hangisinden alıntı yapacağıma karar vermem çok zor oldu.En sonunda hepsini olduğu gibi yazmaya karar verip, hukuksal açıdan bunun olamayacağını anlayarak vazgeçtim. :)

Ve Lütfiye Aydın'ın "Özlemin Acı Tadı" isimli öyküsünden bir paragraf seçtim:

"Hepimiz kendi halinde ailelerin çocuklarıydık. Yokluklarla, yoksunluklarla, parasız yatılı okulların acımasız yasakları ile boğuşa boğuşa geçti gençliğimiz. Yine de 'bunalım' sözcüğüne bile yer olmadı yaşantılarımızda. Yoktan var ettik, hiçten yapıp çattık. Dahası yoksun bırakıldığımız şeylerden çocuklarımızı yoksun bırakmamak için elimizden geleni yaptık." (s. 51)

Şimdi sırada diğer öyküler var:

Kadın Öykülerinde İstanbul
Kadın Öykülerinde Ankara
Kadın Öykülerinde Karadeniz
Kadın Öykülerinde Doğu
Kadın Öykülerinde Avrupa

5 Temmuz 2011

24 Haziran 2011

"2. Uluslararası İstanbul Opera Festivali" ya da "Herkese Opera!"

Bu yıl 1 - 21 Temmuz tarihleri arasında ikincisi düzenlenecek olan uluslararası festivalin açılışı, 1 Temmuz'da Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda sergilenecek olan Fatih Sultan Mehmet operası ile yapılacak.

Rossini'nin bu eserini İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları seslendirecek ve eserin sunumu özgün dilinde yapılacak.

Bu eserle ilgili daha önce çeşitli yorumlar okumuştum, ancak izleme fırsatım henüz olmadı.İmkanım olsaydı İstanbul'a gidip, izlemek isterdim.

Festivalin 2. ve 3. gününde ise, daha önce burada ismini sıkça duyduğunuz tanıdık bir eser sergilenecek:
Mersin Devlet Opera ve Balesi - 4. Murat

Şu an ben bu satırları yazarken, başrol oyuncusu sevgili Kıvanç Uğraşbul dahil tüm ekibin provalarda olduğunu ve seyircilerine güzel bir temsil sunmak için ter döktüğünü biliyorum. Eskişehir'de gösterdikleri başarıyı İstanbul seyircisine de göstereceklerinden ve sahnede yine çok iyi bir performans sergileyeceklerinden eminim.

Festivalin üçüncü günü ise, sahnelenecek eseri Ankara Devlet Opera ve Balesi'nden sanatçılar yorumlayacak:
Tosca

Defalarca bilet alma çabalarım, erken davranıp gişe önünde nöbet tutmama rağmen, sonuç kalmış ve bu güzel eseri bir türlü izleyememiştim.

Eserle ilgili linkte oyuncu kadrosu yer almadığından (ya da bilgisayarımda açılmadından) başrolde Reyhan Görbil'in olup olmadığını bilemiyorum ama umarım ki o oynuyordur. "Tosca" denilince akla gelen tek isim olan Reyhan Hanım'ı izleme fırsatını kaçırmamanızı tavsiye ederim. Bende kendi adıma dilerim ki, her ne kadar şu an gelecek sezonda yer almıyor gibi gözükse de bir mucize olur ve bende izlerim.

Tosca'da Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda sergilenecek.

Festivalin iki yabancı konuğu ise, Münih'ten katılan Gärtnerplatz Devlet Tiyatrosu tarafından sergilenecek olan "Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü" isimli eserle, festivalin kapanışını yapacak olan  Karlsruhe'den Badisches Devlet Tiyatrosu'nun sergileyeceği "Cezayir’de Bir İtalyan Kızı" isimli eser.

Festival biletlerine (hala kaldı mı çok emin değilim ama...) Biletix'ten ulaşabilirsiniz.

Yaşamak anlamında İstanbul'un hayatını sevmesem de, bu tür festivalleri kaçırdığım için şeytan tarafından ara ara dürtüldüğüm olmuyor değil. Kimbilir, belki seneye İstanbul'a yerleşmiş olurum. :)

Keyifli bir haftasonu geçirmenizi dilerim.

20 Haziran 2011

Abu Hassan Operası - (Mersin DOB - Rejisör: Kıvanç Uğraşbul)

Carl Maria von Weber tarafından bestelenen ve librettosu Franz Heimer tarafından “1001 Gece Masalları” temel alınarak hazırlanan tek perdelik eser, ilk olarak 4 Haziran 1811’ de Münih Cuvillies Tiyatrosu'nda sahneye konulmuştur. İlk temsilinde büyük başarı kazanan eser, Alman operasına karşı halkta büyük bir ilgi doğurmuştur. 1813 ve 1822 yıllarında yapılan son düzenlemelerle eser bugünkü haline gelmiştir.

Başta Weber’in hocası Abbe Voglers’in “Buyers of Smyrna” isimli çalışması ve Rossini’nin “İtalya’da Bir Türk” isimli çalışması olmak üzere, Haydn’ın ve Mozart’ın çalışmaları göz önüne alındığında döneminin “Türk Operaları” birbirine benzer çalışmalardır. Burada etken sadece dekorlarla yansıtılan ortamlar değil, aynı zamanda orkestralarda zillerin göze çarpan kullanımlarıdır.

Bu anlamda Abu Hassan’ıda “Türk Operaları” grubunda sayabiliriz. Weber’in orkestrası dramatik, renkli ve romantik içeriğinin yanı sıra geleneksel temel kalıpları da içermektedir. “Abu Hassan”ı Mozart’ın çalışmaları ile kıyaslayacak olursak, melodilerinin göz alıcı güzelliği ve müzikal zekası ile haklı bir övgüyü hak etmektedir.

Sanatçıların ilham perileri kimi zaman yaşadıkları hayatın gerçekliğinden çıkagelir. Örneğin, Vincent Van Gogh'un resimlerinde kardeşi Theo'nun yaşadığı Paris'te geçirdiği 2 yılın etkileri kadar sonrasında yaşadığı şehirin izlerini de (Arles'daki Langlois Köprüsü gibi) görebiliriz.

Görsel etmenler kadar duygusal boyutlarını yani acılarını, sıkıntılarını, aşklarını, tutkularını da eserlerine yansıtır sanatçı. Kimi zaman tamamen kendini anlatır, kimi zamansa dolaylı yoldan. Örneğin, Puccini'nin "La Boheme" isimli operası detaylarda olmasa da genelinde Puccini'nin hayatından izler taşır.

Benzer şekilde, Carl Maria Von Weber'in Abu Hassan operasıda bestecisinin hayatından dolaylı bir ize sahiptir. Her ne kadar opera Carl Maria von Weber’in gençliğinde yazılmış olsa da yaşının üzerinde bir ruhla dolu olup, leziz tatlar barındırmaktadır. Genç Weber, 1810 yılında 24 yaşında eserin ilk halini ortaya koyduğunda açılışı "Alacaklılar Korosu" ve para temasıyla yaptıysa eğer, bunun sebebi o zamanlar kendisininde maddi sıkıntılar yaşaması ve yüklü borçlarla uğraşmasındandır. Hatta bu nedenle hapse bile girmiş olan Weber'in kahramanı da aynen kendisi gibi borç yükü karşısında ne yapacağını bilemeyen zavallı Abu Hassan (Ebu Hasan)'dır.

Eserde, Ebu Hasan'ın aryasında dahi karısını aşkla sevmesinin yanı sıra zenginliğe duyulan özlem vurgulanmaktadır. Kısaca, eserin ana teması para ve insanlar üzerinde etkileridir. Para söz konusu olunca insanların davranışlarının ne şekilde değiştiğini eserde çeşitli vurgularla görebiliriz. Öyle ki, Ebu Hasan gibi iyi niyetli ve saf bir insan dahi borçlarına çözümü yalanla bulur ve karısı Fatma'yı da bu olaya bulaştırır. Borç sorunu çözmek için Halife'den bir nev-i ölüm yardımı olarak adlandırılabilecek maddi yardım almaya karar verirler. Ancak bunu yaparken önce kendisinin, sonrada karısının öldüğünü iddia edecektir! Tabii, yalancının mumu yatsıya kadar yanacak ve gerçek ortaya çıkacaktır. Ancak, Halife, Hasan'ı bu yalana iten nedenleri duyunca ve karısı Fatma'ya asılan tefeci Ömer'i evde saklandığı dolabın içinde bulunca, affeder. Tüm bu süreçte Halife'nin karısı ile ölümler üzerine bahse tutuşmasından, Fatma'yı elde etmek için Ömer'in borç senetlerini kullanmasına kadar paranın insanlar üzerindeki etkisini görürüz.

Opera, Türkiye'de ilk olarak 1983-84 sezonunda İstanbul DOB'da Yekta Kara'nın rejisi ile sahneye konulmuştur. Eserin ana teması olan paraya görselde de vurgu için dekordaki ana ögeler altın sikkeler olarak belirlenmiştir. Paraya ve etkilerine vurgu, bu 2 adet altın sikkeyle ve temsil ettiklerinin "Demokles'in Kılıcı" gibi karakterlerin üstünde salınınp durmasında yer almaktadır.

27 Nisan 2011'de Mersin DOB'da Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünde perdelerini açan Abu Hassan operasında ise, dekorda simgesel ögeler yerine Ebu Hasan'ın hayatındaki sadeliğin ve fakirliğin izleri görülmektedir. Seyhan Atamer'in oluşturduğu olabildiğine az eşya içeren dekorda, fakirliğin simgesi haline gelmiş yamalarda yerlerini almaktadır. Kostümlerde ise Alev Tol, Hasan ve Fatma'nın fakirliğini yine kıyafetlerine yansıtmaktadır. Renksiz ve aksesuarsız kostümler, zengin tefeci Ömer'in renkli ve şaşalı kıyafetleri ile tam bir tezatlık yaratmaktadır.

Kıvanç Uğraşbul, eseri mümkün olduğunca sade dialoglar ile ortaya koymayı tercih etmiştir. Seyirci ile daha yakın bir temas kurabilmek adına da, Türk sinemasından klişeleşmiş ögeleri içeren kimi alıntılar yapmıştır. Örneğin, Fatma'nın kocası ile ilgili ağıtlarında rahmetli Adile Naşit'e gönderme yer almaktadır. Rahmetli Naşit'in "Şabanoğlu Şaban" filminin unutulmaz sahnelerinden olan "Gittiii gittiii giittttiii" şeklindeki gıdaklamalı ağlaması, eserde Fatma'nın yorumu ile izleyenlere hatırlatılmaktadır. Resijörün bu alıntı ile amacı geçmişin değerli sanatçılarını hatırlatarak anmaktır.

Bunun yanı sıra, sinemamızdaki "iyi adam-kötü adam" figürleride ortaya koyulmuştur. Eser boyunca Hasan'ın saf ve temiz duygularına karşın, kötü adam Ömer'in Fatma'ya art niyetli yaklaşmalarına şahitlik edilmektedir. Ömer'in karakter olarak çirkinliğinin yanı sıra fiziksel çirkinliğini de ön plana çıkaran tipleme, bu anlamda çok başarılıdır. Yan karakterlerde ise, Nadir gibi orjinalinde olmayan ancak varlığı ile esere renk katan sevimli, sıcak ve komik karakteri de ekleyen Kıvanç Uğraşbul, bu şekilde eseri daha da keyfine doyulmaz bir hale getirmiştir. Rejisörün yaptığı diğer eklemeler ise kimi dialoglarda görülmektedir. Böylece Uğraşbul, eserdeki komik unsurların sayısını artırarak komedi çıtasını daha da yükseltmiştir.

Hasan'ın aryasını rüya sahnesi olarak ortaya koyaraksa, Hasan'ın karısına aşkının yanı sıra hayatındaki özlemlerini ve hayallerini bizlere somut olarak göstermiştir.

Her ne kadar Abu Hassan, bas bariton Kıvanç Uğraşbul'un sahne arkasındaki ilk deneyimi olsa da, esere yaptığı eklemelerle gösterdiği hayalgücüne ve yaratıcılığına (haklı) güveni, doğru yapılmış dekor/kostüm/cast seçiminin yanı sıra eserin Türkçeleştirilmesindeki başarısı ile ortaya çıkan yorum, sadece sahnede değil, sahne arkasında da yetenekli olduğunu bizlere göstermiştir.

Oyuncu kadrosunda yer alan isimlerde hem eserdeki karakterlere uygun hem de yetenekli kişilerden oluşturulmuştur. Hasan rolünde izlediğimiz ve misafir sanatçı olarak Samsun Devlet Opera ve Balesi'nden gelen tenor Onur Polat, genç yaşına rağmen ses kalitesi ve yeteneği ile sahnede göz doldurmaktadır. Daha çok Keloğlan tiplemesine benzer bir görüntü ve saflıktaki Hasan karakterinin şaşkınlıklarını, sevinçlerini ve hayallerini ise insanın içini ısıtan bir oyunculukla ortaya koymaktadır.

Hasan'ın karısı Fatma, rejisörün yaptığı vurgulamalar ile en az Hasan kadar önemli bir karakter olarak sahnede yer almaktadır. "Evi çekip çeviren" - "yuvayı yapan dişi kuş" Fatma rolünü, yine genç yeteneklerden Sevil Erçak canlandırmaktadır. Erçak'ta canlandırdığı karakteri sahiplenerek kanlı canlı hale getirmiş ve başarılı bir sanatçı olduğunu kanıtlamıştır.

Bu genç yeteneklerin daha fazla ön plana çıktığı çalışmaların ortaya konulması ise biz sanatseverlerin temennisidir.

Ömer rolünde ise, daha önce İstanbulname ve 4. Murat ile sahnede izlediğimiz R. Ufuk Kasar'ın yer alması ile bu başarılı sanatçıyı bir kere daha sahnede izleme keyfi yaşatılmaktadır. Kasar, sahnede geçirdiği her anı doğru kullanmakta ve rolünün hakkını vermektedir. Örneğin, Ömer'in saklandığı dolaptaki korkusunun bizlere başarıyla iletilmesinde ışıklandırmanın yanı sıra Kasar'ın rol yeteneğinin etkisi büyüktür.

Diğer rollerde izlediğimiz Erdem Özdemir (Halife), Ayşin Alev Yücel (Halife'nin karısı Zübeyde), Alpay Noyan Özbay (Mansur) ve R. Neslihan Ulaş (Zümrüt) anlık dialogların sahipleri olarak geri planda kalmayıp, başarılı oyunculukları ile de oyunun içinde önemli yer tutmaktadırlar. Özellikle Zümrüt karakterinde R. Neslihan Ulaş'ın çok başarılı olduğunu belirtmek gereklidir.

2010-11 sezonunda eseri izleyemeyenler için güzel bir haber, eserin önümüzdeki sezonda da sahne alacağını belirtmek olur sanırım. Kıvanç Uğraşbul'un rejisörlüğünü yaptığı bu başarılı eserin, sadece ülkemizdeki sanatseverlere değil aynı zamanda yurtdışındaki dostlarımıza da ulaşmasını dilerim.

19 Haziran 2011

Bir Paris Semtinin Tüketilmesi Denemesi

Hani bazen günün doğuşundan batışına kadar anı hızlı çekimde izleriz; bulutlar, insanlar, araçlar hızla akar gözümüzün önünden. Hayat bu, biz dursak da o durmaz akar gider.

Peki, hiç oturup günün akışını kendi başınıza izlediniz mi?



Georges Perec izlemiş. Kelime oyunu ustası Perec, 3 gün boyunca Paris'te Saint-Sulpice Meydanı'nda hayatın nasıl aktığını izleyip deneysel bir metin yazmış.

Adını "Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi" koyan ve kelime oyunundaki başarısını koyduğu isimlede gösteren Perec, cuma-cumartesi ve pazardan oluşan üç günlük serüveninde günleri tüketmek kadar semtin kendisininde akıp giden tükenen hayatlarını da ortaya koymuş.

Bir yerden duyduğum için mi yoksa ismi ilginç geldiği için mi bu kitabı İdefix'te alışveriş sepetime atmıştım, hala hatırlamıyorum. Kısa ve öz anlatımıyla kısa sürede okuyup "tükettiğim" bu deneme aklıma yıllar önce Kızılay'da Güvenpark'a geçişi sağlayan kapalı üst geçitte yolun ortasında durup da çevremden akan insan selini izlediğim o akşamı aklıma getirdi.

Kimi heyecanlı, kimi umursamaz, kimi yaşlı, kimi geç bir sürü insan sağımdan solumdan farklı yönelere doğru akıp giderken ben, hayatın ben olsam da olmasam da akıp gideceğini düşünmüş ve o an o insanlardan (yani genelden) farklı bir şey yapıp duruyor olmamın etkisi ile garip bir huzur bulmuştum.

Belki de o an verdiğim kararla (yani öylesine, sadece duruyor olmakla) hayatın kontrolünün bende olduğunu düşünmüştüm, bilemiyorum. :)

Neden nasıl aldığımı bilemesem ve yaklaşık bir saat içinde okuyup bitirmiş olsam da kitabı çok sevdim.
Farklı bir bakış açısı ile farklı bir kitap okumak isteyenler için tavsiye ederim.

Ben şimdilerde Perec'in içinde e harfi kullanmadan yazdığı kitabı alıp okuma sevdasındayım ama gönül isterdi ki kitabı orjinal dilinde okuyup tadına varabileyim. :(

12 Haziran 2011

11 Haziran 2011

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı


"Çocuklarımız bizimle ilgilenmedikleri için kitap yazıyoruz biz. Karımız, kendisiyle konuştuğumuzda kulakları tıkadığı içindir ki, belli kişiliği olmayan bir dünyaya sesleniyoruz." (s. 122)



"'Bir halkı ortadan kaldırmak için, belleğini yok etmekle işe başlanır,' diyordu Hübl. 'Kitaplarını, kültürlerini, tercihlerini yok ederler. Bir başkası onlara başka kitaplar yazar, bir başkas kültür verir, bir başka tarih uydurur. Ve böylece, halk, yavaş yavaş ne olduğunu, daha önce ne olmuş olduğunu unutmaya başlar. Çevresindeki dünyada onu daha çabuk unutur." (s. 204)

"Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" ile tanıştığım Milan Kundera'dan yine çok beğendiğim bir çalışma:

25 Mayıs 2011

Abu Hassan Operası





Okuduğunuz bir kitabı sinemada veya televizyonda film olarak ilk kez izlediğiniz zaman beklentileriniz nedeniyle genelde hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü okurken hayal gücünüz size bambaşka bir film izletmiştir ama yönetmen o tadı, o duyguyu size verememiştir. İzlediğinizden soğursunuz. "Olmamış ki, orada adamın aslında anlatmak istediği başka şey. Yönetmen saçmalamış. Hem ne o öyle; kahraman öyle bir tip mi olur canım?" diye eleştiri bombardımanına tutarsınız. Çok enderdir beğeninizin ötesine geçen bir filmle karşılaşmanız.

Son zamanlarda, sahne sanatlarında da yönetmenin (rejisörün) sahnede izleyicinin gördüğü herşeye ne kadar etkili olduğunu öğrendim. Rejinin sorumluluğu sanatçıların nasıl durup nasıl konuşacağından veya neyi hangi mimikle söylüyeceklerinin ötesinde bir yerde. Dekordan kostüme, hangi sahnede hangi renk ışığın kullanılacağından sanatçıların canlandıracağı tiplemelere, hangi kararkteri hangi sanatçının oynayacağına ve neyi nerede ne şekilde durup nasıl söyleyeceğine kadar her detayda reji ne derse o oluyor. Bazen bu kararlar fiyasko ile bitiyor, bazen üzerinden yıllar geçse de izleyicilerin zihninden çıkmıyor. Kısaca yönetmen/rejisör sahnede ve ekranda gördüğümüz şeyi nasıl gördüğümüzün en üst karar merkezi. Bu nedenle, okuduğumuz kitabın karşımızdaki görüntüsü sadece ve sadece bu kişinin kararlarına bağlı. Ama biz izleyicilerin hatırasında yönetmenlerden çok sanatçılar kalıyor. Onları beğenip beğenmemizle eserleri hatırlıyoruz. Galiba yönetmenler çoğu zaman sessiz kahramanlar oluyor.


Geçen gün, kitap olarak okumadığım ama aylardır kulağımda Almanca olarak yankılanıp duran operayı sahnede izleme vaktim gelip çatmıştı. Bir de Almanca değil Türkçe dinleyecektim, yani dinleyip hayal ettiğimle farklı bir durumu çeviriden dolayı da yaşayabilirdim.

Üstelik sahneye konan eserde, yani Carl Maria von Weber'in "Abu Hassan" (Ebu Hasan) operasında, rejinin emeğinin yanında benimde miniminnaacık bir katkım olduğu için kendimi bir şey sanarak, daha da eleştirel bakıyordum konuya. Emek harcamakla birlikte, eserin doğum sürecini, rejinin koşuşturmalarını, aldığı kararları yakından izlemiş, kısaca tüm doğum sancılarına şahit olmuştum.

Yetmezmiş gibi bu streslerin üstüne bir de şunu eklemiştim: Oyunculuğuna, sesine ve yeteneğine hayran olduğum kişiyi ilk kez sahne arasında izleyecektim. Ya yeteneği sadece sahne üzerindeyse? Ya onca zaman anlattıklarını becerememişse? Al bir hayalkırıklığı daha! Ki ben yıkıldım mı uzun süre toparlayamam.

Herşeye rağmen rejisör Kıvanç Uğraşbul'a söz vermiştim: Beğensem de beğenmesem de yüzüne söyleyecektim. Huyumu bilen bilir, en sevdiğim kişide olsa "dost acı söyler" mantığı ile karşımdakinin gözünün yaşına bakmam dobra dobra söylerim.

Anlayacağınız, omuzlarımda bir yığın yükle gözümde gözlüklerim, yüzüm oldukça asık yani en ciddi ifadem ile yerimi aldım. Ve perde...

Uvertür başladığında ben mavi tonda aydınlatılan sahneyi inceliyordum: Bir sofa, bir yüklük (içini görelim diye yan tarafı demir parmaklıklarla yapılmış, aslında bu parmaklıkların bir diğer amacı da içinde duracak kişiye hapis azabını da yaşatmak), bir çift kişilik yatak, bir yer sofrası. Fakir olduklarını belli eden yamalar ve az biraz eşya. Tamam, dekoru beğenmiştim. İlerleyen anlarda sahneleri gördükçe ışıklandırmaları da beğenecektim.


Sahneye Hasan ile Fatma geldiğinde daha da kısıldı gözlerim. Çok ciddileşmiştim. Artık gösteri başlamıştı. Hani "eski Türk filmleri" diyerek yüzümüzde tebessümle hatırladığımız filmler vardır ya, bir döneme damgasını vurmuş, üzerinden yıllar yıllar geçtiği ve çocukluğumuzdan bu yana belki binlerce kez izlediğimiz kimi repliklerini ezbere bildiğimiz ama yine de bıkmadan, sanki ilk kez izliyorumuş gibi izlediğimiz filmler. İşte o filmlerde iyiler her zaman kazanır. Saf ve fakir ama bir o kadar da iyi niyetli, hatta ne yaparsa yapsın diğerlernin yanında hep namuslu kalan esas kahramanların kötü adamları kendi silahları ile yani beyaz yalanlar ve üçkağıtlarla dize getirdiği ve bizimde iyi olanın safında yer aldığımız filmlerdir bunlar. Böyle bir tat vardı Hasan ile Fatma'nın hikayesinde. Söyledikleri yalanlara rağmen insan onlar kazansın istiyordu.

Fatma karakterini Sevil Erçak canlandırmıştı. Onu izlerken Fatma karakterini ne kadar geri plana attığımı, aslında onunda Hasan kadar önemli bir karakter olduğunu anladım. Sahnedeki Fatma, kocasının tembeliklerinden borcundan bezmiş yine de kocasına aşık onunla o fakir hayatında bile mutlu bir kadındı. Yuvayı dişi kuş yapar derlermiş, belli ki Hasan ile Fatma'nın yuvasını çekip çeviren de Fatma'ydı. Hasan'ın hayalperestliğinin yanında ayakları yere sağlam basan karakterde oydu. Perde kapandığında Sevil Erçak, sahneye yakıştırdığım ender kadın seslerinden bir oldu.

Hsana rolüne gelince....Aslında Hasan rolü için daha önce sahnede iki kez izlediğim ve yeteneğine hayran olduğum bir başka tenoru önermiştim (?! diyorum ya, eserde katkım olduğu "mantığı" ile kendimi bir şey sanmaya başlamıştım), tabii ki önerim kabul edilmedi. Oyuncular tamemen rejisörün tercihi idi. Sahnedeki Onur Polat'a gözlerimi dikmiş daha da dikkatle izliyordum. Hasan karakteri nasıl olmalı, nasıl bakmalı, nasıl yürümeli konuşmalı diye aylarca düşünmüştüm. Tema 1001 Gece Masalları'ndan alıntı olduğu için oryantalist bir tip canlandırmıştım gözümde. Eserin geçmişte sergilendiği ülkelerdeki (yakın yıllarda Ürdün ve Japonya'da sergilendiğini bulmuştum) tiplemelerde ya Araplığa vurgu olduğunu ya da Sinbad tiplemesi gibi çok Hollywoodvari olduğunu görmüştüm. O yüzden Kıvanç'ın Hasan'ı nasıl bir tip olarak çizmiş olduğunu ve neden Onur Polat diye ısrar ettiğini çok merak ediyordum. Yanakları hafif pembe, bakışları masum, karısına aşık ama onu istediği gibi yaşatamamanın ezikliğinde, iyi niyetli bir adamcağızla karşılaştım. Duruşu bakışı ile insanın içinde şefkat uyandırıyordu. Çok etik bir davranış sergilemese de "Hep kötüler mi kazanacak canım? Bu kez bu çift kazansın" dedirterek Halife'den önce bizim vicdanlarımızda kendini aklatıyordu. Diğer ülkelerde canlandırılan karakterlerden daha gerçekci, daha bizden bir tip olarak karşıma gelmişti.

Hem Onur Polat hem de Sevil Erçak seslendirdikleri partilerle kulaklarımızın, tabir yerinde ise, pasını alıp, seslerinin duru güzellikleri ile gönlümüzü de okşadılar. Oyunculukları da bir o kadar başarılıydı.


Kötü adam Ömer rolündeki Ufuk Kasar'ı daha önce sahnede izlemiş ve sesini beğenmiş, bu role çok uygun olacağını baştan bende kabul etmiştim. Ama karşıma gelen Ömer karakteri, Kıvanç'ın çizdiği tipleme ve Ufuk Kasar'ın oyunculuğu ile Hasan ile Fatma'nın fakirliğine inat oldukça zengin ama hem görüntü olarak hem de kararkter olarak bir o kadar da çirkin bir adamdı. Böylelikle beklediğimden daha iyi bir Ömer gördüm.



Hikayedeki yan rollerden Zümrüt en beğendiğim en çok güldüğüm karakter oldu. Şişe dibi gözlükleri ile burnunun ucunu göremeyen kadının Hasan'ın ölümünü onaylayışı ve Fatma'yı teselli edişi, Hasan'ın kefeni yüzünden indirip Zümrüt'e bakışları ve Fatma'nın o sırada dövünmeleri o kadar komikti ki Kıvanç'ın eserin replikleri yazarken neden bu kadar eğlendiğini ve neden "Gülmeyene parasını iade ediyoruz" diye iddialı konuştuğu bir kez daha anladım. Erkek düşmanı Zümrüt rolündeki Neslihan Ulaş'ı da ayrıca tebrik ediyorum.




Orjinalinde olmayan ve rejisörün hayalgününün bizlere güzel bir yansıması ile karşımıza çıkan Nadir karakteride cuk yerine oturmuştu.

Eserde Hasan'ın aryasını rüya sahnesi olarak sahneye koymak fikrini ilk duyduğumda bir anlam verememiştim, ama izlerken rejiye bir kez daha saygı duydum. Sahne, duygusal ve güzel bir kurgu olmuştu.

Ayrıca çevirilere bağlı kalmayıp, mizah yeteneği ile yeni baştan yazdığı replikler de çok başarılıydı.
Uzun lafın kısası...aslında bıraksanız daha saatlerce yazarım. Çünkü çok beğendim. Benim gördüğüm tek kusur Fatma'nın "Gittiii gittiii gitti gitti" diyerek ağlaması oldu. İlk anda (yani gerilim halinde izlediğim anlarda) karşıma çıkan sahne beni bir anda Adile Naşit'in Şabanoğlu Şaban'da elması kaybolduğunda ağlayışına götürdü. Bu bir taklit miydi? Açıkcası ben taklit olmadığını, esere özellikle eklendiğini düşünüyorum. Dediğim gibi, bize eski Türk filmlerinin tadında sunulmuş bir eserde böyle bir sahne olsa olsa Adile Naşit'i bize bir kez daha hatırlatmak için eklenmiş olabilirdi. Nurlar içinde yatsın.

Eserin geneli içinde düşününce o sahnenin bu hatırlatması ile kötü durmadığını, hatta sözün tekrarlarında eski bir dostu hatırlamışcasına yüzde gülümsemeye neden olduğunu bizzat kendimde gördüm.

Emeği geçen herkesi ve rejisör Kıvanç Uğraşbul'u tebrik ederim.

Son söz: Kıvanç Uğraşbul'un sadece sahne üzerinde değil sahne arkasında da ne kadar başarılı olabildiğini bu sayede öğrenmiş oldum. İnşallah başka eserlerde de bu şekilde izlemek kısmet olur.

Not: Emek harcayıp durduğumu yazıyorum ya, konuyu açıklığa kavuşturmak lazım. Yiğidi öldür, hakkını yeme. Evet, kendi çapımda bir şeyler yapmaya çalıştım. Bilemiyorum sayın reji bu konuda ne düşünüyordur.
Benimki denizde damla, çölde kum tanesi kadar ama olsun; kimse karşıma geçip "Senin gibi bir amatörün sırf iyi bir izleyici diye profesyonellerin işine karışması da nedir, haddini bil yahu. Hepi topu iki çeviri yaptın, bir iki şey ararştırdın herşeye burnunu sokmaya başladın. Ben senin işine karşıyor muyum?" demedi. Sabrı için kendilerine teşekkür ederim. :)

Fotograflar Mersin DOB'dan alınmıştır.