24 Kasım 2010

Mim


Efendim tekrar merhabalar!
Dedim değil mi, bir telefonla koşarak nete kavuştum ve ayrılamadım. :)
Az sonra ayrılmak zorundayım çünkü haklı şikayetler geldi.
Gitmeden önce bir de sevgili Unicorn'un mimine cevap vermek istiyorum. Mimin detayları burada, tıklayıp görebilirsiniz.

1. En sevdiğiniz kelime
Hmmm...Ay ne desem ki? "Bebeğim" sevdiğim bir kelimedir ama alakasız olacak olsa da "Gökkuşağı" da sevdiğim bir kelime.
2. Nefret ettiğiniz kelime
İçinde hakaret geçen her şey. Rencide edici tüm kelimeler.
3. Ne sizi heyecanlandırır?
Çoklu cevaplar vereceğim:
Uzaktaki dostlardan haber almak
Yaptığım şeyin (yemek, iş, resim, yazı vs vs) beğenilmesi
Yeni bir şeyle ilgilenmek
Yeni bir dil öğrenmek
Sipariş edilen kitap kolisinin eve gelişi
Tabii ki BHA
Güzel bir tiyatro eseri, konser ve diğerleri
Yeni yerleri gezmek
Müze gezmek
4. Heyecanınızı ne öldürür?
Yalan söylenmesi
5. En sevdiğiniz ses?
Yağmurun sesi
6. Nefret ettiğiniz ses?
Kavga edenlerin sesi
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Tüm işlere eşit mesafedeyim. Ama sanırım hayvanat bahçesinde fil pisliği temizlemek pek isteyeceğim şey değil.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
Uçmak doğal yetenek sayılır mı? Bir de sesim daha iyi olsa sevinirdim.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz?
Tuzak soru fekat cevap belli: Ne kadar çatlak da olsa tanıdığım en ilginç, en çılgın ve en saf insan olduğu için Sevgi Küçük olmak isterdim. :)
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
BHA nın yanında. Ülke / şehir hiç bir şey önemli değil.
11. En önemli kusurunuz?
Mükemmelliyetçi olmam. Başkasına değil ama kendime işkencem çok.
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz?
Hmm...Hem kötü hem de keyifli? Sanırım meraklı olmam. Bazen "Ay dur şu neymiş" vs derken çok koşturuyorum ama keyifte alıyorum. Ve bilgiye açlığım. Kötü huy sayılmaz ama bazen canımı okuyor!!
13. Kahramanınız kim?
Tüm güçlüklere, teknik ve teknolojik yetersizliklere rağmen ne kendine ne de halkına inancını yitirmeyen Mustafa Kemal Atatürk.
14. En çok kullandığınız kötü kelime?
Zilli
15. Şu an ki ruh haliniz?
Uzanmışımmm kumsalaaaaa.... :D
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
"Eğer inancınız varsa, ya da hayalleriniz, ve de rüyalarınızdan asla vazgeçmiyorsanız herşey mümkündür"
17. Mutluluk rüyanız?
Tüm canlıların birbirine saygı duyarak yaşadığı ve paylaştığı bir dünya
18. Sizce mutsuzluğun tanımı?
Kendinden güçsüzün ezilmesi
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
Ölmek derken??? Ne ölmesi ayol. Daha dur, hele bir 500 olayım o zaman muhtemelen sıkıntıdan ölürüm! :D
20. Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini istersiniz?
Nereye gideceğimi sadece Yaradan bilir ama olur da cennete layık görülürsem bir tebessüm yeterli.
Gerçi muzur yanım bu soruya ilk olarak "senin ne işin var burada?" cevabını verdi ama burada yazmak istemiyorum!! ;)

İşte bu kadar.
Bu mimde benden herkes gitsin. Hatta rica ediyorum okuyan herkes kendi blogunda cevap yazsın. Tek tek mimlemek isterim ama şu an BHA haklı olarak surat asıyor.
Ben kaçtımmmmm


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Bir Kitap Nasıl ve Neden Yarım Bırakılır


Benim ve BHAnın ortak tavrı (mümkün olduğunca) önyargısız herkesi okumaktır. Bizim için düşüncelere saygı önemlidir. Başkaları ile aynı şekilde düşünmüyor olabiliriz; biz "fikri kabul ettirmeyi" değil seviyeli tartışmaları tercih ediyoruz.

Gerçi bazı kişilere önyargısız olmak ya da saygı duymak mümkün değil, o yüzden onları liste dışında tutuyoruz.

Bu önyargısız düşüncelerle tatilde Orhan Pamuk'tan "Masumiyet Müzesi" ni okumaya karar verdim. Aslında Adam Smith listemdeydi ama huyum kurusun, o kitabı okumaya başlarsam bir müddet sonra gözümde gözlük, elimde bir dolu post-it, dişlenen bir kalemle masaya yayılmış notlar alıp başka kaynaklarıda karıştırmaya başlayacağımı farkettim.

O yüzden tercihimi değiştirdim.

Kimse alınmasın, ben Orhan Pamuk okuyacak zekaya sahip değilim! Bu kez bundan emin oldum. Anlamıyorum. Yok yazılanları anlıyorum, yani okuduklarımı anlıyorum, benim anlamadığım Orhan Pamuk'un kitaplarında bu kadar "Vay canınaaaa! Harikaaa!" denilen nedir?

Şu ana kadar bir tek Sessiz Ev'i beğendim ki o da ilk okuduğum kitabı olduğu içindir. Sonrasında içim kıyılarak okudum 2 kitabını. En nihayet "Benim Adım Kırmızı" yı okudum ve "eh yani..." dedim.

Her ne kadar bende "O Nobel'i nasıl aldın, tartışırım" diye içimden geçiriyor olsam da kesinlikle önyargıdan uzak kitabı elime aldım. (Gerçi ben çoğu ödüllü yazarı ister yerli ister yabancı olsun anlayamayan bir insanım. Biri bana neden Sait Faik Nobel alamamış anlatırsa çok da sevinirim. Ya da bir Orhan Veli? Geri kafalıyım galiba.)

Masumiyet Müzesi'ni "pazarlamacı" eğitimimle değerlendirecek olursam kesinlikle muhteşem bir kitap. Beyaz dizi tarzında, en popüler konu olan cinsellik ön planda, her ne kadar 50lerden başlayarak Türkiye'yi anlatıyor olsa da günümüz yalnız ve kapana kısılmış insanını çok güzel yansıtıyor ve en önemlisi sadece kitap yazarak değil müzesini de kurarak para kazandıracak bir eser. Gerçekten muhteşem.

Peki, okuyucu Sevgi için nasıl bir kitap?

Sayfa 284 civarında bir ara elimi uzatıp sigaramı yakmak, rakımdan bir yudum alıp çaresizliğimi yüreğime gömmek istedim...ve farkettim ki ben sadece kitabı okuyorum! Gelin görün ki son 100 sayfadır (belki daha uzun süredir) sadece rakı-sigara ve çaresizlik içinde kıvranan Kemal'i okuya okuya bende o moda girmişim. İçim bulanmış, afakanlar basmış, sıkılmışım....

Belki "Kitap o kadar etkili ki, yazar kahramanını sana olduğu gibi yansıtmış" filan falan diyeceksiniz. Değil. Bana yansıyan iç sıkıntısı.

En sonunda bıraktım. 300. sayfaya kadar dayanmaya çalıştım, ellerimin kenarlarını yedim, derin derin iç çekip öffledim. Ama bitiremedim, bıraktım.

Okusam okurdum ama sonunda bende oluşan bunalımlı ruh hali hem beni hem de çevremi yerdi. BHA'ya kıyamadım.

Kısaca ben beğenmedim. Tekrar okuyacağımı da sanmam.

BHA'ya "Okumalısın, çok eğleneceksin" diye takılırken "Ay sakın! Bırak bırak...İçim şişti" dedim. İşte bir kitabı bu nedenle yarım bıraktım. Peki nasıl yarım bıraktım? O da şöyle oldu, kitabı kapatıp kenara koydum. İşte bu kadar!

Kimse alınmasın...Ben sadece kendimi yazdım!!!

Mır mıırrr mırrrrr....


Mırıldanmıyorum, söyleniyorum!

Herkese merhabalar.

Aslında 2 hafta netten ve tüm teknolojiden uzakta, sessiz ve sakin bir tatil planlamıştık. Biliyorsunuz.

Ancak, dün gelen "Senin görevin Jim, araştırma yapıp bize destek olmak. Görevi kabul edersen...." telefonu ile en yakın internete yönlendirildim.

Tamam, yalan söyleyemeyeceğim; söylenerek gitmediğim gibi "ay tabii hemen" diye hevesle koşmuş olabilirim. Fekat tatilde olmam nedeniyle ruh sağlığım "a haa haaaa...hayat ne kaddarrr güzelll...kuşlar böcekler...."şeklinde pespembe olduğu için telefona verdiğim mutlu tepki yasal olarak geçerli sayılamaz!!!

Offf...Tamamm...Ben işkoliğim ve telefon gelip de "eski ekibi topluyoruz" denilince keyifle teknoloji başına koştum.

Koşunca da başından kalkamadım gördüğünüz gibi.

Bu yüzden sizlerle erken kavuşmuş olduk, umarım beni özlemişsinizdir. :)

Tatilimiz nasıl geçiyor, neler yaptık, kimleri gördük vs vs....azzzz sonra!

(Tabii ki bu kısımları anlatmayacağım. Boş yere beklemeyin.) :)

Hadi görüşürüz.

Birazdan size "Bir kitap nasıl yarım bırakılır" başlıklı eserimden bahsediiciimm.


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

24 Kasım


Değerli öğretmenlerim,


Hepinizin Öğretmenler Günü'nü kutluyorum. İyi ki varsınız.


Sevgiler



14 Kasım 2010

Bir Kadının Utandığı An!


Hiç unutmam (ve belki daha önce de yazmış olabilirim), yaklaşık 3 yıl önce bir gün bir arkadaşımla ayakkabı bakmaya çıkmış akşamın 8'inde dışarda fır dönüyorduk. Arkadaşımın kuzeni ABD'deydi ve UGG'ler ülkemize yeni gelmeye başlamış, ilk işleri sosyetenin ve ünlülerin ayaklarını süslemek olmuştu. Gazeteler ürünü adı lazım değil X mağazanın fahiş fiyatlarla sattığını, ABD'de çok ucuz (?) olduğunu ve sosyetenin oradan aldığını yazmıştı. Ne oldu nasıl oldu da gaza geldik bilemiyorum, özeniverdik ve haydi X mağazasına gidip numara model seçelim kuzene sipariş verelim dedik.

O arada "tiki" gazına maruz kaldığımız ve ağzımız kulaklarımızda olduğu için çıkışta keyifimizin hakkını verelim diye Starbucks'a girdik. Oturmuş kahvelerimizi içerken saat 8.30 u geçmişti. Önce onun aşkı aradı ve neden dışarda olduğumuzu öğrenince klasik tepkiyi verdi: Ya sanki hiç ayakkabınız yok! Bıdı bıdı bıdııııı....

(Gerisini kadın okurlar anlamıştır, kısa geçtim) :)

Onlar konuşurken BHA aradı ve benim cıvıltılı bir ses tonuyla "Ayakkabı alcam" lafımı sessizce dinledi. Yalan yok, beklediğim tepki bu değildi. Planım "Ya ne ayakkabısı?" na gözlerimi kocaman açıp en tatlı halimi takınarak "Ayyyy ama çoookkk küselllerrrrrr" demekti. Konuşma sürüyordu, gelin görün ki hala tepki yoktu. Başka şeyler konuşmaya başladık.

Sonunda dayanamayıp "Bir şey demeyecek misin?" dedim ve benim akıllı aşkım "Bir kadının 250 çift ayakkabısı varken 251. çifte göz diktiyse 'Hayırlı olsun' demekten başka çare yoktur" dedi! Zeki erkek başka oluyor cidden!! :)

Tepkisi hem çok güldürdü hem de mesajı almamı sağladı. Ayakkabı sipariş vermedik. Zaten yalan yok pek de sevmemiştik. İhtiyaçtan değil de sırf herkesten önce alabileceğimiz için sipariş vermek bize mantıklı gelmedi.

Evet, her kadın gibi ayakkabılara ayrı bir düşkünlüğüm var. Kışın değil ama yazın gözüm döner, her kıyafete uygun ayakkabıyı dolabımdan çıkarırım. Özenti ya da alışveriş canavarlığı değil, her çift ayakkabımı mutlaka kullanırım. Ancak, son 2 yıldır artık her renk her model ayakkabım olduğunu görüp alışverişi durdurdum.

Ama çantalarda ne durumda olduğumu az önce gördüm ve yerin dibine geçtim!

Bu kadar çeşit çantam olduğunun farkında bile değildim çünkü ne yazık ki yer olmadığı için gözden ırak bir alana kaldırmışım, sonrada unutmuşum. :(

Ama bugün akıllı akıllı ayıklama yapıp, hepsini elden geçirip temizleyeceğim. Sonra liste yapıp ayakkabılarda olduğu gibi hepsini kullanmaya gayret edeceğim.

Artık kullanmaktan vazgeçtiklerimi ise her zaman olduğu gibi ilgili kurumlara iletip, ihtiyacı olanlarca kullanılmasını sağlayacağım.

Size de önerim hazır kışlıkları çıkarıp yazlıkları kaldıracağınız bu dönemde ayıklama yapıp fazla dediklerinizle vedalaşın ve ihtiyaç duyanlara iletin. Hem hayır işlemiş olursunuz, hem eski günlerde olduğu gibi tasarruf yaparak dünyaya katkınız olur, hem de eviniz birazcık nefes alır! :)

Sonuçta Etik Alışveriş'e desteğimiz havada kalmamalı değil mi?


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Güvercin


Yıllar önce Nurhan Damcıoğlu haklı olarak isyan etmiş ve "Ramazan gelince gazeteciler bir beni bir de pideyi hatırlıyorlar" demişti. Biz de sözünü "Beni sadece o ay hatırlayıp ekrana çıkarmayın, ben sanatçıyım hakkımı verin" diye değil de "Beni hiç ekrana çıkarmayın" diye anlamış olacağız ki kadıncağızı hepten ekrandan uzaklaştırdık!

Milletçe hafızamız belli, maksimum 1 hafta galyena gelip coşar ardından kaldığımız yerden yaşamaya devam ederiz.

Hiç "Ben öyle değilim" vs demeyin, hepimiz öyleyiz. Bir bakarsınız haydi hooopp ışıkları kapatıp açıyoruz bir bakarsınız ortama akmış eller havaya yapıyoruz. Ne oldu o ışık açıp kapamalar? Aaaa, bir ara öyle bir şey yapıyorduk di miiii?

Enerji tasarrufu diye ortalığı yıkarız, ardından tüm teknolojik aletleri eve toplarız! Mümkünse aynı anda çalıştıralım ki daha etkili olsun.

Bir bakarsınız herkes elinde su kabı "gel pisi pisssiii" diye dolanıyor bir bakarsınız "Ay evet zehirlesinler tabeee! Bunlar böööle başı boş dolaşıyor çoluk çocuk herkese saldırıyor" diyoruz. Ya beslediğin hayvanın öldürülmesine nasıl sessiz kalıyorsun? Öldürmek çare midir?

Biz de bayramlarda mezarlıklar akla gelir, televizyonlarda gözü yaşlı anneler - şehit mezarları gösterilir. Duygu tacirleri!

Ama bırakın şehit mezarlarını kaçımız sevdiklerimizin mezarına düzenli uğruyoruz?

Bayram gelir evlerimizi bayraklarla süsleriz, Anıtkabir'e koşarız. Aklımıza o an gelir, bir de serde "vicdanı rahatlatmak" var ya e koş babam koş!

Bayram gelir, yeni konsept tatil yerine sevdiklerin olduğu için, hepimiz aile büyüklerimizin yanına göç ederiz. Hadi neyse, amaç ulvidir diyerek ses çıkarmıyorum sadece merak ediyorum: kaçımız o aile büyüklerini günlük hadi geçtim haftalık arıyor?

Bayram gelir, televizyonda huzurevindeki yaşlılara sarılan ünlülerimizi görürüz. Eller öpülür, yardımcıların taşıdığı ne idüğü belirsiz hediyeler verilir. Kameralara boool boolll gülücükler atılır, ardından hüzün çöker iç çekilir ve de ahkam kesilir. Sonra?? Sevdiklerimize / değer verdiklerimize bir an değil, bir ömür vakit ayırmamız gerekmez mi?


İşte Yılmaz Özdil'in yazısını okuyunca aklımdan geçenler bunlar oldu. Alınmayın üstünüze, haddim değil kimseye laf etmem. Benim lafım kendime....


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Gelinn 2. yaşında


Sevgili Gelinn'e nice yaşlar. :)

Kutlamak isteyenler buraya tık tık yapsın bakalım.

13 Kasım 2010

Bugün Cumartesi...Ohhhh Yaşasın! :D



Günaayydddııınnnn!!! :)
Bugün bulutlu bir Ankara havasına misket oynayarak değil ama "booaazıımmm aaarııyooo" diye mızıktırarak uyandım. (Mızıktırmak nedir bilmiyorum ama yaptım, pişman değilim gene olsa gene yaparım. Ayrıca, gerçekten 'boğaz' yerine 'booaazzz' dediğim için aynen yazdım)


Suratımı asarak aynaya bakıp, bugünün cumartesi olduğunu hatırlayınca "Hobbaaaaaa...Haydi eller havaya!" diyerek kısmi bir iyileşme yaşadım.

Sabahın bu saatinde neden uyanığım:

Efendim ilk neden, rutin "ay ne lanet bir iş bu ya?offf...gene tamirci çağır" cümlesi oldu. Geçen cumartesi idareten yapılan iş idare etmedi. Böhüüüü...

İkinci nedense Ege ile vakit geçirmek istemem. Kendisi ile 2 haftalık kısa bir ayrılık yaşayacağız. Oğluşum beni unutsun istemediğim gibi bende şimdiden bol bol "Ege anları" depolamaya çalışıyorum.

Evet, pazartesi gününden itibaren 2 hafta yokum. Mümkün olduğunca bilgisayar ve benzeri teknolojik aletlerden uzak kalmayı planlıyorum....ruh ve beden sağlığım için bunu yapmam şart!!


Bu kısa arayı BHA ile kitap okuyarak, gezerek ve keyif çatarak geçireceğiz. Ne okuyacağıma önceden karar vermiş ve Adam Smith'i bu ara için saklamıştım çünkü akşam işten geldiğimde yorgunluktan okuduklarımı algılayamaz olmuştum.

Yola çıkmadan önce sizlerle bayramlaşırız. Ama ola ki yola çıkmak üzere olanlar varsa:

Hepinize huzurlu, mutlu ve sağlıklı bayramlar dilerim. Yüzünüz hep gülsün.

:)

Şimdi ben izninizle işime geri döneyim. Malum, daha pazartesine çoook var....(İç çekiş) Gün içinde mutlaka yazacağım. Beni okumaya devam edin anacığım. Hi hiii....

Not: Kullanılan görseller netten alınmıştır.

10 Kasım 2010

8 Kasım 2010

Sevgi Kuzu


Evden içeri girdiğimde saatim 22.25'di.

Elimdekileri girişte savurup, ayakkabılarımı ayağımdan fırlatırken "Yiter yaaaa yiteeeerrr!" dedim.

Bu saate kadar çalışıp, beynim sulanınca bu tavırlarım doğal tabüüü! :D

Bir de inme insin de sulanma tam olsun: Hiiiiiiiii!


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.

6 Kasım 2010

GünEşli Güzel Bir Gün


Günaydın! :)

Her ne kadar güneş yüzünü göstermiş olsa da hava hala buz gibi...

Elimde bir bardak sıcacık kahve, ekran başındayım.

Ege kafesinden çıkıp her zaman ki mekanına, kapı üstü oymacılık atölyesine, uçtu gitti.

Oradan bana cikleyip duruyor.

Televizyonda Dora güneşi uyandırmaya gidiyor. Ah keşke GünEş burada olsaydı da bende onu uyandırabilseydim. :)

Birazdan usta gelecek ve tadilatta yeni bir perde oynanacak!

Sonra arkadaşlarımla buluşacağım ve tüm gün dışarda dolanacağım.

Ne soğuk ne tadilat sorunu bu güzel günün tadını çıkarmamı engelleyemez!

Hıhhh!

Son sözüm budur!

:)

Yaşasın haftasonu!


Not: Kullanılan resim buradan alınmıştır.

5 Kasım 2010

BHA

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
"Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz"
Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere
O gülün yüzü gülmüyor sensiz
O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
Hepten hüzünlü bu günlerde
Gür ve coşkun bir günışığı dadanmış pencereye
Masada tabaklar neşesiz
Koridor ıssız
Banyoda havlular yalnız
Mutfak dersen - derbeder ve pis
Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş
Vantilatör soluksuz
Halılar tozlu
Giysilerim gardropta ve şurda burda
Memo'nun oyuncak sepeti uykularda
Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
Radyo desen sessiz
Tabure sandalyalardan çekiniyor
Küçük oda karanlık ve ıssız
Her şey seni bekliyor her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını
Ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi

Cemal Süreya

Çok Tatlıydı Dayanamadım! :)


Bazı bazı hediye çekiliş vs aktivasyonları takip ediyorum. Hayatıma heyecan katıyor, ister misin bana çıksın düşüncesi ile kikirdiyorum, ay güle güle kullansın ne güzel olmuş diye çıkan adına seviniyorum filan filan.

Bu kez öyle blogdan bloga "zap"larken bu blogda bunu gördüm.

"İzleyici sayım 150 olunca..." ifadesi o kadar hoşuma gitti ki dayanamadım bloguma konuyu aldım, hemen de izleyici oldum. İfadedeki samimiyet, doğallık ve yaratıcılık çok hoşuma gitti. En azından dürüstçe niyetini yazmış ve amacı için oturmuş düşünmüş, çok akıllıca bir şey yapmış. Kutluyorum.

Ne diyim; çok tatlıydı dayanamadım! :)

4 Kasım 2010

Makaronlarım

Geçenlerde paketlerim gelmiş ve ben BHA ile birlikte içindekileri fotograflayamadan hapur hupur yemiştim.
İçindekileri merak edenler için özel bir yazı yazmak istedim.
Çikolatalı olanlar için buraya tıklıyoruz.
Fıstıklı olanlar içinse buraya tık tık yeter!
Zencefil'im ellerine sağlık tekrar.

Gece Gece...


Basri'yi çoğunuz hatırlarsınız.

Sarışın afet Fatoş'un pek o kadar da yakışıklı olmayan ama sevimli kocası.

Hani şu koccaman "Basri Sandviçleri"nin kahramanı...

Gecenin şu saatinde canım öyle bir Basri Sandviçi istiyor işte.

Şöyle yumuşacık pofuduk iki dilim ekmek arasına, ızgarada pişirilmiş kabak-patlıcan, üzerine közlenmiş kırmızı biber, birazcık acı sos, üzerine hellim peyniri, biraz maydonoz, biraz daha közlenmiş kırmızı biber....Hmmmmm....

Acıktım galiba! :)

3 Kasım 2010

Diş: Birinci Sahne


Başroller; ben ve Çiğdem Hanım.

An; akşam üstü.


Sahne; Dolgu 1, çekim 1!


Sabırlı, anlayışlı ve titiz doktorum 1,5 saat süren bir çalışma ile 2 dişimi kurtardı.

Sonra da sanki benden az yorulmuş gibi "İyi dayandınız. İyi misiniz şu an?" diye sorma inceliğini gösterdi.

Aneztezi çok keyifliydi. Eve geldiğimde kafam iyiydi!? Resmen Amerikan filmlerindeki gülme gazı almış diş hastası tadındaydım.

Vücut ilaca alışkın olmayınca hemen çarpıyor.

Epey bir tadını çıkardım o anların. Çünkü biliyorum ki üstünden saatler geçtikten sonra acı hissedeceğim...Ki artık hissediyorum... :(


Devam edecek....
Ne yazık ki... :(