31 Ekim 2010

Kastamonu ve Etli Ekmek






Sizi Kastamonu Kalesi'nden görüntülerle başbaşa bırakıyorum.

Fotografları Sinop gezimizden dönerken Kastamonu'ya uğradığımızda çektim.

En alta Kastamonu'nun meşhur etli ekmeğinin (yanına da bir kap ayran) fotograflarını koydum. Aslında biz asıl yememiz gereken yerde yemeyip, yolda rastgele bir yerde yedik ve yol boyunca tahmin edemeyeceğiz kadar pişman olduk (ekip olarak!). Herhalde tüm benzin istasyınlarında mola vermişizdir! :(



Kimbilir ne etiydi...Neyse...


Etli ekmek benim beklentimin aksine kapalı pide gibiydi ve üstüne de bol yağ sürülüyordu. Biz (Zencefil dahil dört arkadaş) üzerine yağ sürdürmediğimiz için az etkilendik ama diğer arkadaşlar resmen telef oldu.

Demek ki neymiş, bildiğin yerden şaşmayacaksın.

30 Ekim 2010

Evde Ekmek Keyfi: Sahne 2


Geçenlerde size evde ekmek yaptığımı söylemiştim.

Ve tabii daha sonra bununla ilgili görselleri koyacağımıda söylemiştim. Ama gelin görün ki fırsat bulup görselleri ekleyememiş ve bu yazıyıda "yazılacağına söz verilen zilyon tane yazı"dan biri haline getirmiştim.

Sözümü gecikmeli olsa da tutuyor ve ekmeği yaptıktan sonra yaptığım kahvaltı ile ilgili görselleri size iletiyorum. Ekmek, makineden çıktıktan sonra işte böyle gözüküyor:


Aslında yazı olarak bir şey yazmama gerek yok; misss gibi tazecik ev yapımı ekmeğimle peynirleri ve reçelleri götürdük.


Kahvaltı fotograflarının hepsini koymuyorum. Bir tane yeterli bence çünkü gecenin şu saatinde sizleri kahvaltı için coşturmaya gerek yok! :)

Sadece şunu bilin isterim; 4 çeşit peynir vardı ama biz tadımlık parçalar tercih ettik. Peynirlerimizin yanında olmazsa olmazımız acı biberler ve diğer yeşillikler var. Pembe tonlu reçellikte anne yapımı vişne reçeli, yeşil reçellikte ise ev yapımı karpuz reçeli var. Son küçük kapta ise çok net seçilmese de yine anne yapımı turunç reçelimiz var. Fotografa dahil olmayan yerde yağda yumurtamız, kayısı reçelimiz ve zeytinler var.

Şimdiden iyi pazarlar!

Not: Saatlerinizi geri almayı unutmayın. ben aldım ve bütün işlerimi bitirdikten sonra bir saatte fazla zamanım kalmış oldu. :)

Evet...Kararlıyım!


Evet, gece saat 3 gibi yatmış olabilirim (o saate kadar çalıştım).

Evet, ertesi sabah, rutinde en geç 9 da kalkan ben, saat 13.30 gibi uyanmış olabilirim.

Evet, son bir aydır (antibiyotiklere rağmen) ciğerlerim sökülürmüş gibi öksürüyor olabilirim.

Evet, okunacak kitaplar-izlenecek filmler-gidilecek sergiler ve konserler yığın haline dönmüş olabilir.

Evet, "sonra yazacağım" dediğim zilyon tane yazım hala yazılmamış olabilir.

Evet, evde ütü vs birikmiş olabilir.

Evet, son 3 gündür yoğun çalışmama rağmen pazartesi sabahına yetiştirmem gereken sunum ve raporda bir gıdım ilerleyememiş olabilirim.

Ve evet, içimden çalışmak yerine uzun zamandır yapmadığım şeyi yapmak yani bloglar dünyasında dolanmak geçiyor ve hatta ben bunu uyguluyor olabilirim.


Fekattt yılmadım yılmayacağım! Hayata küsmeyeceğim! Bugün geceyarısına kadar o sunum, o rapor ve o dağ gibi ütü bitecek.

Ve yarın sabah rutin saatte (yani sabah 7) kalkılıp kahvaltı, üstüne spor sonrada pazar keyfi düzenine geçilecek, kısaca normal hayata dönülecek ve bir daha eve iş getirilmeyecek!

Son sözüm budur! Hıh!

Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

29 Ekim 2010

Dalgınlıkta Sınır Tanımam!!


Dedim ya son zamanlarda yoğunum, kafa arada kısa devre yapıyor tabii. :)

Geçen gün yorgun argın eve geldim. Kolumu kaldıracak gücüm kalmamış. Bir süre boş boş televizyona baktım. Ama o kadar boş bakmışım ki resmen içim geçmiş.

Baktım olacak gibi değil, hadi dedim uyku vakti.

Kafam boşalsın diye önce biraz kitaba göz atayım dedim. Başucumda Don Kişot var.

Uykudan önce hazırlığını yaptım, yastığı yatak başlığına dayadım. Ve...

Ve gelip yatağa yerleşip elimi kitaba attım ama bir terslik var. Bir iki saniye geçti, tersliği farkettim:

O aradaki "ve" kısmı var ya, işte o arada ışığıda kapayıp yatağa kurulmuşum!

Kafa o kadar dolu ki ne ne yaptığımın farkındayım ne de ortalığın ne kadar karanlık olduğunun!

Kitabı geri yerine koydum ve uyudum! Ki anlayacağınız üzere zaten uyuyormuşum. :)


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Menü Önerisi


Yılın en sevdiğim zamanları: Kereviz zamanları!

Her yerde kereviz; yeşil yapraklı koca koca kökler, her yerde kokusu...Bu mevsimi seviyorum! :)

Anlayacağınızı menü önerimde kereviz var. Yanına yeşil mercimekli yoğurt çorbası yaptım. Tatlı olarak elmalı muffin ve sindirmek içinde Türk kahvesi öneririm çünkü ben öyle yaptım.

Önce kerevizin tarifini yazayım. Diğerlerini sonra yazacağım.


Gerekli malzemelerimiz:

-Soğan (bende normali kalmamış 10 -12 tane arpacık soğan kattım)

-1 büyük kereviz (ya da iki orta boy)

-1 büyük patates

-3 adet orta boy havuç

-1 adet portakal

-2 adet Limon (ben aslında sadece 3 portakalın suyunu koyarım ama evde bir tane portakal vardı bende kalan kısmı limon sıkarak tamamladım)

- Zeytinyağı

-1 kaşık un

-1 kesme şeker

-Bir tutam tuz

-Biraz su (sanırım 2 su bardağı filandı)


Gelelim nasıl yaptığıma:

Bir kaba 2 su bardağı kadar su koyun ve içine unu katın. (Suyun bembeyaz olması lazım) Kerevizin kabuğunu soyun ve çok küçültmeyecek şekilde 4 parçaya bölün. (Benimki epey büyük bir köktü, dörde bölmem o yüzden. Sisinki orta boysa ikiye bölerek, küçük boysa hiç bölmeden para para doğrayabilirsiniz)

Her parçayı dilimleyin. Unlu suyun içine katın ve suyun kerevizleri sarıp sarmalamasını sağlayın. (Aksi takdirde kereviz kararır)

Kereviz unlu suda banyosunu yaparken siz tencereye önce soğanları doğrayın. Ama küp küp filan değil, onu da dilim dilim ya da benim gibi arapacık soğansa tüm parça halinde koyun. Üstüne havuçları para para doğrayın. Son olarakta patatesi kerevizi doğradığınız gibi doğrayın. Kereviz dilimlerini sudan alıp tencereye yerleştirin.

Üzerine sıkılmış portakal (ve limon) suyunu koyun. Su seviyesi en azından yarısını geçsin. Bu nedenle eğer gerek görürseniz bir iki portakal (veya limon) daha sıkın.

Tuz, kesme şeker ve zeytinyağınıda ilave edip ocağa koyun. Ara ara sebzelerin sertliklerini kontrol edin. Özellikle havuç olmuşsa diğerleri olmuştur.

Afiyet olsun.


Not: Benim kerevizin saplarında yeşil güzel kısımlar vardı. Sapındaki yeşillikleri ayıklayıp güzel olan kısımları ayrı koymuştum. Sonra onlarla kereviz çorbası yapmıştım.

Not 2: Fotograf makinesini bulsam daha güzel geçecektim ama bulamadım o an, bende cepten çektim. Kötü çıktı, kusura bakmayın.

28 Ekim 2010

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun




"Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur."


M. Kemal ATATÜRK




Yonca Gıda İle Bir Demlik Sohbet :)


Sevgili Sevil bizler için güzel bir organizasyona daha imza atmış.

Gerçi ben Ankara'daki buluşmaya evin sorunları nedeniyle istediğim halde katılamamıştım :(

Yonca Gıda ile birlikte hazırladıkları bu organizasyon ile 3 kişiye Yonca Gıda'dan hediye paketi gönderilecek. Ben şansınızı deneyin derim.

Yapmanız gerekenler burada açıklanmış.

Şimdi izninizle ben üzerime düşeni yapayım:


AYŞE TÜTER, BLOGGER'LAR İLE BİRARAYA GELDİ


Ayşe Tüter,İstanbul'lu bayanlar ile buluştu.

Yonca Gıda, İstanbul'lu blogger beyenlar ile ünlü yemek danışmanı Ayşe Tüter'i bir araya getirdi. Etkinlikte hem birlikte kahvaltı edip hem de Ayşe Tüter ile sohbet etme imkanı bulan blogger ların keyfine diyecek yoktu.


Yonca Gıda yetkililerinin yaptığı marka ve ürün tanıtımlarının ardından, Yonca Gıda ürün özelliklerinin anlatan Ayşe Tüter ayrıca ünlü tariflerini de sevenleri ile paylaştı. Bayanların yemeklerle ilgili tüm sorularını yanıtlayan Ayşe Tüter kendisine gösterilen yoğun ilgiden çok memnun kaldı.


İstanbul İTÜ Maslak kampüsü sosyal tesislerinde düzenlenen etkinliğe katılan Yonca Gıda yetkilileri "İzmir ve Ankara'dan sonra etkinliğimizin İstanbul ayağını da gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Diğer illerde de bu gibi etkinlikler gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Bunun içinde çalışmalarımız devam etmekte..." diyerek bu tür buluşmalarının diğer illerde de devam edeceğini belirttiler.

Katılın: Etik Alışveriş Hareketi


Bana küçük yaştan itibaren yaşayan her şeye saygı duymam öğretildi. Dünyada insan türünün tek canlı olmadığı, başkaları olduğu ve paylaşmayı bilmemiz gerektiği anlatıldı.

Belki de o yüzden bazı insanları anlayamam, belki de bu yüzden yeşili katledenlere nefretim, belki de bu yüzden hayvanlara eziyet edenleri lanetlemem...

Başkasına saygı duymayan benden saygı beklemesin.

Hele ki şiddet uygulayanı asla affetmem.

Yaşadığımız dünyanın geçeci olduğumuza, hem ona hem de üzerindekilere değer vermemiz-saygı duymamız ve onları korumamız gerektiğine inanıyorum.

Bugün Hürriyet'te gördüğüm bir haber bu yüzden ilgimi çekti.


Haberi buradan okuyabilirsiniz. Çok mantıklı bir hareket; gerçekten aldığımız şeylerin hepsine ihtiyacımız var mı? Aldıktan sonra nasıl yok ediyoruz? Yok ederken zarar veriyor muyuz? Ya da gereksiz yere aldığımız bazı şeyler bizim gibilerin alışverişi nedeniyle üretime devam edilerek doğal kaynakları tüketiyor mu?
Bu konular için cevaplarınızı:


da bulabilirsiniz.

27 Ekim 2010

Zencefil'den Paket Var


Dün sevgili Zencefil'den iki paket aldım.

Bu süslü, sevimli ve renkli hediye paketlerini kendisi hazırlamış, kurdelelemiş ve bana göndermiş.

Peki sizce içinde ne var?

Hmmmmm...Birbirinden leziz makaronlar. Ama bu kez makaronları "çikolatalı" olarak sınırlanmamış. Aynı zamanda antep fıstıklı da yapmış. İçine sevgisini de katmış ve bana göndermiş.

Bizde BHA ile mest olarak yedik bitirdik.

Her kutu içinde 6 (3 çikolatalı ve 3 antep fıstıklı) makaron olduğunu ve sadece kutuları çekecek fırsat bulabildiğimi düşününce lezzetlerini hayal etmeyi size bırakıyorum. :)

İçlerinden bir ikisini büyük bir cömertlik örneği sergilereyek (!) iş arkadaşlarıma sundum. (Cömertlik ölçümü anlayabilmeniz için 20 kişi olduğumuzu söylemek ve "bir ikisinin" ifadesinin altını çizmek istiyorum. Pardonda bunlar bana gelmişti, bana ne! Paylaşmam)

Onlarda çok beğendiler. Hatta Zencefilciğim istekte bulunan arkadaşlarımı kırmayıp gelecek hafta onlar için yeni kutular gönderecek.

Şimdiden ellerine kollarına sağlık.


Not: Kutuların kenarındaki açılmalar içinde ne var diye meraktan kurcalarken oldu.

24 Ekim 2010

Küçük Ağa



Son zamanlarda Nickelodeon dışında pek bir kanal izlemediğim için ancak reklam aralarında diğer kanallara bakıyorum ve ne var ne yok o arada görüyorum. Az önce yine öyle bir şey oldu ve ben duydum ki Küçük Ağa TRT'de tekrar yayınlanacakmış. Yaşasııınnn!!! :)




Çetin Tekindor'a aşık biri olarak bundan daha mutlu olamam, zaten ona da Küçük Ağa'yı izlerken aşık olmuştum.

Kaldı ki konusu ile oyuncuları ile dolu dolu bir yapımdı. Hayal meyal aklımda kalmış. O yüzden yarını ve gelecek iki haftayı iple çekiyorum.

Yaşasıııınnnnnn...demiş miydim? Bir daha diyim o zaman:

Yaşasın! :)

Not: Konu ile ilgili görsel ararken farkettim; acaba kaç evde Tarık Buğra'nın bu güzel eseri var? Bizde yokmuş. Ne büyük utanç. :(
Almak için hemen sepete ekledim bile.
Ayrıca, kullanılan görseller netten alınmıştır.

Migros - Özel Olimpiyatlar



Migros'un kampanyasını reklamlarda gördüm ve hoşuma gitti. Görmemiş olabilirsiniz diye sizlerle paylaşmak istiyorum. Konusu şu:


Ben Mutlu Bir Down Annesiyim'i okumuş muydunuz? Bir annenin çocuğunun down sendromlu doğacağını öğrendiği andan itibaren yaşadıklarını anlatır. Kitapta, Elçin Tapan yaşadıklarını tüm içtenliği ile anlatır. İçerikte hep şu vurgulanır, fedakarlık ve ilgi göstermenin yanı sıra iyi bir eğitim ve sağlık harcamaları ile bu çocuklar aslında normal çocuklardan farklı değillerdir. Yani onları "öcü" görmenin yanlışlığı ortaya konulur. Sadece emek vermek gereklidir. Ve maddi imkan...Ne yazık ki maddi olanağı olmayan ebebeynler için sağlık ve eğitim harcamalarını sağlamak çok zor. Keşke devletimiz onlarada sahip çıksa.

Engelli tüm insanlarımız içinde bir şeyler yapılır mı acaba Bunu defalarca sordum. Hep atlıyoruz: Onlarda bu yurdun insanları. Bizim kadar hakları olmalı.

Migros şu an alışverişlerden elde ettiği gelirin bir kısmını Özel Olimpiyatlar'a katılacak kardeşlerimizi desteklemek için kullanıyor. Reklamın sonuna yetiştiğim için tam içeriği öğrenemedim. Sayfasına baktım ama ayrıntıları göremedim. Öğrenirsem size de iletirim. Küçücükte olsa bir desteğimiz olsun değil mi?

Not: Kullanılan görseller netten alınmıştır.

23 Ekim 2010

Şaşkın



Çalan saatin sesine saat 8.30' da uyanıyorum. Aman Tanrım!! 8.30 mu??? O an aklımdan "Patronu aramalıyım! Hay Allah'ım nasıl uyudum ben böyle??Servis arkadaşımı mı arasam? Yok, servis şoförünü arayayım." cümleleri ardarda geçiveriyor ve son kararımı hızla uyguluyorum. Servis şoförünün numarasını bulup çevirdiğim sırada nasıl yetişeceğimi planlamaya çalışıyorum, şoförün numarası çalıyor ve..ve o an telefonu kapatıyorum! Lanet olsun, bugün cumartesi!

Tüm haftayı fazla mesailerle geçirip, perşembe günü "Neee? Bugün perşembe mi? Salı değil mi yahu?" demişken, cuma sabah güne sabah 4.16 itibariyle başlayıp gece 2.13 itibariyle nokta koymuş üstelik o sürenin 18 saate yakın zamanını çalışarak geçirdikten sonra bu sabahı tatil günü olarak algılayamamam gayet doğal.

Elbette pazartesi günü servis şoförü "Sevgi Hanım, cumartesi günü karıştırdınız herhalde" diyecek ama ben "Ay yok yanlışlıkla sizin numaranızı aradım" diyerek beni mahçup etmesine izin vermeyeceğim. ;)



Yoğun günler geçiriyorum ve görünen o ki daha da yoğunlaşacak. O kadar ki geçen cuma dolgum düşmüştü, pazartesi dişçiye gittim, dişçi acilen ortodontiye gitmem gerektiğini söyledi, perşembe gecesi dişimin parçaları ağzıma gelmeye başladı, cuma günü iş toplantısı sırasında arada hala kırılmaya devam eden dişin parçalarını yutmamaya çalışıyordum ve kısmetse haftaya zaman bulup dişçiye gideceğim.

Bugün ve yarınsa eve iş getirmenin haklı gururunu yaşayacağım. Özetle, gururla ve mutlulukla çalışacağım!

Okurken yoruldunuz değil mi?

Yorulmayın. Daha yeni başlıyoruz. :)

Hepinize keyifli haftasonları. Benim içinde dinlenin.

Not:Kullanılan görseller netten alınmıştır.

9 Ekim 2010

Korkusuz Şövalye Ivanhoe


Okullar açıldı, mini mini minikler okula başladı. Daha önce okula başlamış olanların kimi neşeyle kimi söylene söylene okula döndü.

Çocukların şansına havalar birden soğuyuverdi ve onları eve kapadı. Zaten dersler bir yandan bastırmaya başlamıştı. Offf! Yazık valla!

Yani onlara değil annelere!! ;)

Çocuklar doğaları gereği söylenecek, mızmızlanacak ve huysuzlanacak da anneler ne yapacak? Onları oyalamak lazım. Bende bunun için (aslında onlara okuma sevgisi kazandırmak için) size bir kitap tavsiye edeceğim.

Kitabın adı "Korkusuz Şövalye Ivanhoe", yazarı ise Sir Walter Scott. Kitap Can Yayınları'ndan çıkmış.

Ben kitabı merak edip almıştım. Çok da beğendim. Okuması anneler (ve tabii babalar) içinde çocuklar içinde çok rahat inanın. Bir solukta okunuyor. Üstelik içinde şövalyeler, leydiler, prensler ve şatolar geçtiği için çocukların hayalgücünü çalıştıracak ve ilgi ile okumalarını / dinlemelerini sağlayacaktır. Aslında biz büyükler için olaylar çok "sakin" (kansız, entrikasız, acısız) geçtiği için biraz yüzeysel kalsa da onlar için ideal bir anlatım var. Ayrıca, olması gerektiği kadar "abartı" da mevcut. Diyorum ya, tam çocuklara göre.

Kitap bizler için tanıdık kişilerden oluşuyor; Aslan Yürekli Richard, adını şu an söylemek istemediğim (çünkü başta kimliğini saklıyor, bırakalım çocuklar tanımaya çalışsın) ancak okurken "Aaa! Bu şey değil mi?" diyeceğiniz ünlü bir "okçu" ve onun başta rahip olmak üzere adamları, kötü kardeş Prens John.

İsterseniz kitaptan kısa bir bölüm ekleyeyim de biraz daha ilginizi çeksin:

"Saat ona doğru her yer tıklım tıklımdı. Birazdan trompetler çalındı ve yanında şövalyelerle Prens John göründü. O sırada Sakson Cedric'le Rowena da gelmişti, ama Athelstane yoktu yanlarında. O da çarpışmalara katılmak için, hem de Templar'ın grubundan adını yazdırmıştı. Cedric her ne kadar buna kızdıysa, caydırmaya çalıştıysa da, Athelstane burnunun dikine gitmeye alışkın olanlar gibi Nuh demiş, peygamber dememişti.

Rowena yerine oturur oturmaz müzik ve onu da bastıran sevgi gösterileri başladı.

Görevliler, kurallar okununcaya kadar susmaya çağırdı herkes. Çarpışma keskin kılıçlar ve sivri mızraklarla yağılacağı için tehlike çoktu." (s. 64)

Kitap dokuz yaş ve üzeri çocuklara tavsiye ediliyor. Ben bu işlerden çok anlamam ancak günümüz çocukları maşallah her bir şeyi vaktinden önce öğrendiği için...belki 7-8 yaş içinde olabilir.

Umarım beğenirsiniz.

Keyifli okumalar.

7 Ekim 2010

Sinop'un Cevizli Mantısı


Dediğim gibi, kaçamak yapıp Sinop'a gittik. Kısa, macera dolu (misal, dağın başında kaybolmamız), bazen neşeli bazen gerilimli ama genel olarak güzel bir geziydi. Nereleri gezdim gördüm anlatacağım, yazıyı süslemek için arkadaşlardan fotografları almayı bekliyorum.

Eminim bazılarınız Ziynet Kara ve Ekrem'in "mekanlarını" anlatmamı da bekliyordur. Ben Ziynet'in ve Ekrem'in kim olduğunu yol boyunca arkadaşlardan dinleye dinleye öğrendim ve evet, Ziynet'in yerinde fotograf bile çektirdim.

(Benim gibi bilmeyenler için bilgi: Söz konusu kişiler bir dizinin kahramanları ve dizi Sinop Cezaevi'nde geçiyor. Aslında Tarihi Cezaevi'nde demek daha doğru olur. Allah kimseyi hayal ürünü bile olsa oralara düşürmesin, oradakilere de sabırlar versin.)

O kısımlara gelmeden size bir şey anlatmak istiyorum.

Ben bunu ilk kez yolda duydum, ardından da yağmura aldırmadan "Teyze'nin Yeri"ne gidip yemek kısmet oldu (Fotografların birinde yerdeki ıslaklık bizim üstümüzden akan damlalar!):

Cevizli Mantı


Biliyorsunuz, uzunnn süredir kaynağından emin olamadığım için et yiyemiyordum. Sinop'ta içim rahat yedim. Dilerim haksız çıkmamışımdır.

Gelelim mantımıza:


Tertemiz bir mekanda güleryüzlü kızlarımız, beyaz kıyafetler içinde servis yapıyorlar. Girişte mutfağa yakın yerde bir başkası harıl harıl mantı açıp hünerli elleri ile hızlı hızlı kapatıveriyor mantıları. Normalde Kayseri mutfağında mantılar ufacık ufacık olur ve bir kaşığa 40 tane sığdırmak asıl marifettir. Burada ise onunla kıyaslayınca oldukça büyük, üçgen/muska tarzı kapatılıyor.

Ben daha önce cevizli yememiştim, içine mi ceviz koyuyorlar diye sordum önce. Öyle değilmiş. Mantı haşlanıktan sonra üzerine dövülmüş ceviz koyuyorlarmış. Pek de iyi yapıyorlar! Gerçi ben yarısı yoğurtlu (yoğurtta sarmısak yoktu) yarısı cevizli istedim ve porsiyonda epey büyük geldi ama ona rağmen herkes gibi bende tabağı sildim süpürdüm. Sadece cevizli yiyince, hele de porsiyon büyük olduğundan, bir süre sonra insanın içi kıyılmaya başlıyor(muş). Ben hem cevizli halini hem de cevizli-yoğurtlu kısmı karman çorman yapıp yediğim son halini pek sevdim.

Bundan sonra bende cevizli versiyonunu yapacağım ve aynen tabaktaki gibi yarısı yoğurtlu yarısı cevizli olarak misafirlerime sunacağım. En başta da BHA'ya!

Deneyenler olursa, şimdiden afiyetler olsun!

6 Ekim 2010

Hahaaa haaayyyttt!


Yaşasınn! Şu anda yeyüzünde benden mutlusu yoktur sanırım! :)

Mutluyum çünkü Nickelodeon hala yayında!

Normalde kabloluda Nickelodeon kanalı saat 20'ye kadar gösterilir, ardından kanal otomatik olarak TNT'ye dönerdi. Bende o saatten sonra yayınlanan çizgi filmleri kaçırırdım.

Heyhaatt! O acılı günler bugün itibariyle sona erdi!

Artık TNT ve Nickelodeon ayrı ayrı bandlarda yayınlanıyor. Ve ben şu an (23.10) Mighty B izliyorum! Yaşaasınnnnn! :)

Umut - Hayat Akan Bir Sudur


Geçenlerde Ayşe Kulin' den Veda'yı (Veda -Esir Şehirde Bir Konak) okumuş ve sizlerle paylamıştım.

Sonrasında Umut'u (Umut-Hayat Akan Bir Sudur) okudum.

Veda ile Ayşe Kulin ayrılığımın bittiğini anlatmıştım, hatırlarsınız. Yine keyifli bir kitabın tadını çıkardım. Bu kez konaktakilerin hayatlarının devamında neler olduğunu, hayal edilen hayatlarla gerçeklerin nasıl olduğunu, kimin ilerki yaşlarında neler yaptığını okudum. Ancak, her ne kadar elimden düşüremeyip severek okumuş olsam da aslında Veda'yı daha çok beğenmiştim. Çünkü Veda'da farklı farklı kişilerin hikayelerin belli bir zaman sıralamasında ve birbirine etkilerini de içererek ilerliyor, dış hayatta yaşananlara daha çok vurgular yapılıyordu. Bu kez, birazda zorunluluktan, kişilerin yaşadıkları zaman sıralamasız olarak verilmişti. Örneğin Muhittin (Ayşe Kulin'in babası Muhittin Kulin) çocukluğunu yaşarken Sitare (Ayşe Kulin'in annesi) daha doğmamış olduğundan bir onun bir diğerinin çocukluğuna geçişler olduğunda biraz kopukluklar yaşadım.

Sonra bazı hikayeler benim için yarım kaldı; örneğin acaba Aram ile Sabahat birleşti mi diye düşünmeden edemedim. (Gerçi birleşmiş olmaları lazım ki kitabın başındaki soy ağcında çocukları Filiz'den bahsediliyor). Geöen kitapta Azra vardı ama en azından onun o Fransız asker ile evlenmediğini öğrenmiştik.

Onun dışında olaylar çok hızlı hızlı geçti. Bu da aralardaki tarih ve mekan farklılıklarından kaynaklandı. O dönem Ermeni kökenli vatandaşlarımız ile ilgili konulara hızla ve yüzeysel değinilmiş, sadece Sabahat'la yürüdüğü için dövülen Aram'da biraz anlatılmış ancak konu muallakta bırakılmış. Yani okurken o zamanki politikaya bir suçlamamı var yoksa başka bir şey mi onu çıkaramadım. Ardından bir yerde de bir iki kelime ile Dersim denilip geçilmiş.

Belki yazar çok politika koksun istememiştir ama böyle olunca da okuyucunun kafasında soru işaretleri oluşturmuş oluyor. Ben okurken o zamanki politikalara karşı bir suçlama hissettim. yaşananların soykırım olduğu üstü kapalı vurgulanmış gibi geldi bana. Elbette bu tür şeyler bilimsel verilerle açıklanmadığı sürece benim için yazanların kişisel görüşleridir ve ben sadece saygı gösteririm. O yüzden buradan da amacım bu tür konuları bu şekilde tartışmak değil sadece ya ayrıntılı yazılsaydı ya da hiç yazılmasaydı diye düşündüğümü belirtmek.

Yine de güzeldi. Keyifle okudum. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminden kesitler buldum. Örneğin Almanya'dan kaçan bilim adamlarının Türkiye'ye gelmesi konusunda yapılan görüşmelerde şu ifade çok hoşuma gitti:

"Bugün olağanüstü bir gün! Bugün dünyada bir eşi daha olmayan bir iş başardık. Bundan beş yüz yıl evvel Konstantinopolis düştüğünde, Bizanslı bilginler ülkeyi terk etmiş, İtalya'ya gitmişlerdi. Sonuç Rönesans oldu. Bugün ise biz, Avrupa'dan beyin göçümüzün karşılığında bir armağan almak üzereyiz. Ulusumuzun zenginleşmesini, hatta yenilenmesini ümit etmekteyiz. Beyler, bize tecrübelerinizi, ilminizi getirin. Gençlerimize terakkinin yolunu gösterin. Size şükran ve hürmetlerimizi sunarız." (sf 241-242)

Ne kadar coşkulu, ne kadar inançlı sözler...Gönül isterdi ki ben şu an bu satırları "...İşte o dönem atılan tohumlar meyveleriniv erdi ve bilim, sanat ve spor başta olmak üzere her konuda öncü gençler olarak yetiştik, yetişiyoruz" diye bitireyim. Ne yazık ki, sadece iç çekiyorum. Sadece iç....

Ara Sıra Ara


Bir görünüp bir kayboluyorum çünkü...

Çünkü bilen biliyor ama buradan da söyleyeyim,gezip tozuyorum!

Yıllık izne epey geç çıktım. Öyle olunca (artı bu sene havalar çok sıcak olunca) ara sıra Ankara günlerine ara verip haftasonları bir yerlere kaçtık. An geldi cumartesi sabah 5'de Çakraz'a yola çıktık, an geldi İstanbul'da gurme gezileri yaptık.

Bir an Eskişehir'deydik, hop başka bir gezi ile Sinop'a geçtik. E tabii Sinop'tan dönerken Kastamonu'ya uğramamazlık olmazdı.

Evet, son gezimiz Sinop ve Kastamonu'ya oldu. Gerçi bu da benim sonum oldu!! :D

3 gündür evde baygın yatıyorum. Sinop'a macera dolu yolculuğumuzdan bir gün önce "Aman ya, o başlamadan işe varırım" dediğim yağmur daha ben servise varmadan başlayıp beni sırılsıklam etti. Ama muhtemelen o kadar keyifli (?) olmuş ki benim için, kalkıp Sinop'lara gidip bir de orada sudan çıkmış balığa döndüm. Yağmur gezi boyunca yağdı. Şemsiye altından sırılsıklam olduk diyeyim siz anlayın halimizi.

Tabii bir bardak yağmur, üstüne rüzgar...bir kaç saat bekletin veee hoop: hastasınız!

Gerçi bu ara salgın varmış, onun etkisi de olabilir.

O yüzden aralarda gezdiğim için sessizim, şu ara ise hasta olduğum için sessizim.

Hastalığın sersemliğini atıp yarın işe döneceğim. Haftasonuna kadar da düzelip sizlerle buluşmayı planlıyorum.

Kendinize dikkat edin. Haberlerde kış geldi diyordu. Aman dikkat! Aman!


Not: Kullanılan resim netten alınmıştır.