28 Eylül 2010

Misss Gibi Ekmek Kokusu


Şu an ev nasıl güzel kokuyor anlatamam! Ekmeğimin fotograflarını çektim ama şu dakika o kadar üşeniyorum ki yarın dilimleyip bir de öyle fotografladıktan sonra hepsini topluca bloga ekleyeceğim.

Bugün işten gelir gelmez hemen ekmek hazırlığına başladım. Söke Un'un makinede ekmek yapmak için hazırladığı karışımlardan çavdar olanını almıştım ve geçenlerde yapmıştım. İçi dolu dolu olduğu için nasıl leziz gelmişti. Sofya'da olduğum sürece en özlediğim tatlardan biri de buydu. Ekmeğimiz bittiği için hızla yeni bir tane hazırladım ve şu an misss gibi ekmek kokusunun keyfini sürüyorum.

Benim ekmek makinem Sinbo'nun modellerinden, uzun zamandır kullanıyorum ve çooook memnunum. Aldığım karışımların içindeki malzemeleri ölçü kaşığı ve kabı ile makinenin kitapçığından faydalanarak haznesine koyuyorum. Ardından ilgili programı seçiyor, sonrada çoook yorucu (!) bir iş yapıp kapağını kapatıp düğmeye basıyorum. Ah benim zavallı parmağım; başlat düğmesine basarken bir yoruluyor bir yoruluyor sormayın!!! Makinenin kullanımı bu kadar kolay. İtiraf etmek gerekirse alırken tereddüt etmiş, biraz da fiyat avantajından dolayı tercih etmiştim ama o beni mahçup etti. Mutfağın tadilatı sırasında ekmek yapma makinesi için ayrı yer bile düzenlettim.

Ekmeğimi 700gr'lık ve 2 saat 43 dakikalık programda pişirdim. O pişerken de ben evimizi tertemiz yaptım. Bir taşla iki kuş vurmak bu olsa gerek! :)

Sabah temiz eve uyanıp leziz bir kahvaltı yapacağız. Hmmmmm...hemen sabah olsa! :)

Şimdiden güzel bir gün dilerim.

Not: Kullanılan fotograf Google'da yapılan araştırma sonunda en uygun fotograf olarak görüldüğünden buradan alınmıştır.

26 Eylül 2010

Binbir Gece Masalları (Cilt 1/1)


Bu kez kendi görüşlerimi yazmadan önce, başka birinin kitap hakkında görüşünü yazacağım.

Kitabın girişinde Orhan Pamuk'un "Binbir Gece Masalları'nı Okusak da Okumasak da" (sf 11-14) yazısı yer alıyor. İşte oradan bazı bölümler:

"İlk seferinde Binbir Gece Masalları'nı Doğu hakkında esrarlı hikayeler okuyan bir Batılı çocuk gibi okumuştum. Bu hikayelerin Hindistan, İran ve Arabistan üzerinden benim kültürüme geldiğini; bütün çocukluğumu geçirdiğim İstanbul'un karmaşasının ve esrarının bu muazzam ve hayret uyandırıcı kitabın dokusundan ve havasından pek çok şey taşıdığını; yalan, hile, dolan, aşk, ihanet, kılık değiştirme, şaşırtmacalar ve hayret kıvrımlarıyla dokunmuş hikayelerin ruhunda İstanbulsokaklarından pek çok şey olduğunu bu ilk okuyuşta hissetmemiştim." (sf 11-12)

"....o ikinci okuyuşta bende huzursuzluk uyandıran şeyin ne olduğunu biliyorum artık. Pek çok masaldaki kadın-erkek ilişkilerinin sarsıcı derecede tekinsiz olması, kadınların ve erkeklerin durmadan birbirlerini aldatmaları, kazıklamaları, dolap çevirip birbirlerine madik atmaları beni korkutmuştu.Binbir Gece Masalları'nın dünyasında kadınlar her zaman güvenilmezdir, hiçbir zaman samimi değiller ve hep küçük oyunlar ve hilelerle erkekleri kandırırlar. ..... Kadınların hile yapıp dolap çevirmede başvurdukları en önemli silahlarının cinsellikleri olması bu korkuları pekiştirir. Binbir Gece Masalları bu bakımdan anlattığı coğrafyanın erkeklerinin en derin terkedilme, boynuzlanma ve yanlız bırakılma korkularını yansıtır." (sf 12-13)

Evet, ben Orhan Pamuk'un ikinci okuyuşunda yaşadıklarını yaşıyorum şu anda. Cinselliğe çokca ve haddinden fazla detayla yer verildiği (gerçi aksi taktirde Şehrazad Şehriyar'ı nasıl oyalayıp, kendisini ilgi ile dinlemesini nasıl sağlayabilirdi?), kadınların erkekleri "sahipleri" olarak gördükleri, onlara köleleri olduğu, sadakatlerinin göstergesi olarak bekaretlerini ve bedenlerini sundukları, hediye olarak başka erkeklere verildikleri ve onları da aynı saygı ile mutlu ettikleri (?) hatta sonrasında kimi zaman bu mutluluk vermem görevinin sonunda çılgınca aşık oldukları ilk "sahiplerine" geri döndükleri...kısaca beklentimde farklı bir içeriğin yer aldığı kitabı kimi zaman acaba kahraman kurtulacak mı merakı ama çoğu zaman utançtan kızarmış bir yüzle okudum ve bitirdim. Belki bende Orhan Pamuk'un üçüncü okumasında aldığı keyfi ikinci okumamda alırım. Gerçi ben şimdilik ilk kitabın ilk cildini okudum. Bakalım evdeki diğer 3 kitabı ne zaman okuyabileceğim.

23 Eylül 2010

Efehan


Ekrandaki fotografa öylece bakıyorum...Kulaklarım uğulduyor ve sadece "Nasıl??" diyen iç sesimi duyuyorum.

Bir insan bunu evladına nasıl yapar? Evladı olsun olmasın minicik bir bedene, minicik bir ruha, bir masuma, bir canlıya bunu nasıl yapar? Nasıl?

Biliyorum ki onun bu fotografı yıllarca gözümün önünden gitmeyecek. Tıpkı 9 yıl önce kucağındaki minicik bebeğe aldırmadan başka bir dilenci ile kavga eden kadın dilencinin bana yaşattıklarını unutamamam gibi. Kucağındaki bebeğin yüzüne gelen baston darbesi sonrası o küçücük gözlerinde gördüğüm şaşkınlığın, korkunun ve acının kafama kazınması gibi. Ne ağlamıştım o gün. Şu an ki gibi sarsılmıştım. Hani işte olmasam yine hüngür hüngür ağlayacağım.

Habere bakarken aklıma geçenlerde dinlediğim bir olay geliyor:

Toplumda asayişi sağlamakla görevli bir kurumda çalışan bir kadın eşinden ayrılır ve iki çocuğu ile yaşamaya başlar. Kadın, yine aynı kurumda aynı amaçla çalışan ve yine çocuklu ancak halen evli bir adamla birlikte yaşamaya başlar. Genel toplum ahlakı anlamında buraya kadar anlattıklarım hoş görülür şeyler değil belki ama kişiler arasında olay olduğu için bizi ilgilendirmez. Toplum olarak bizi ilgilendiren kısmı ise olayın bundan sonrası.

Toplumda düzeni, asayişi ve huzuru sağlamakla görevli konunun erkek kahramanı (?) kadının çocuklarına şiddet uyguluyormuş. Öyle ki evin büyük çocuğu yüzü gözü mosmor dolaşıyormuş. Olayı dinlerken tüylerim ürpermeye başlamıştı. Ardından şu kısım iletildi bana; çocukların annesi adamın bu hareketini görüyormuş ancak bu şiddeti "çocukların eğitimi" olarak kabul ediyormuş. İçimden "senin gibi anneye yazıklar olsun" demiştim ki annenin bir hareketi benim için son nokta oldu. Kadın olayı bize anlatan kişiye bu sözde eğitimi şu örnekle açıklamış:

Yaklaşık 2 yaşındaki çocuğu o sırada meyve yiyormuş. Kadın arkadaşına dönüp "Bak şimdi" demiş gülerek ve kendi halinde meyve yiyen evladına dönüp "X baba geliyor" demiş. Çocuk o an meyveyi bırakıp emziğini ağzına almış ve sinmiş kenara. Kadınsa çocuğunun bu tavrını kahkahalarla izlemiş.

O an kanım dondu. Dünya başıma yıkıldı derler ya aynen öyle oldu. Sen ki toplumun bir bireyi olarak başıma bir şey gelse beni koruyup kollamakla ve toplumda huzuru/güveni sağlamakla görevli bir insansın...Sen ki anasın...Hayatına aldığın değer verdiğin ve belki de sevdiğin adamda seninle hem özelde hem de iş hayatında aynı sorumluluklara sahip bir varlık. (Kusura bakmayın insan diyemiyorum!) Nasıl canlılarsınız ki siz minicik bedenlere bunları yaşatıp bir de en cahil en acımasız tarzda bunlarla gurur duyup ele güne gösteriş yapıyorsunuz?

Bazen canımız sıkıldığında, iş - özel yaşam - şu bu bizi yorduğunda en huzurlu en mutlu ve en kaygısız olduğumuz ana, yani çocukluğumuza döneriz. Peki bu çocuklar nereye dönecek? Büyüdüklerinde bu travmaların izlerini nasıl taşıyacaklar? Yoksa onlarda ebebeynleri gibi sevgisiz, cahil, acımasız ve duyarsız canlılar mı olacak?

Belki siz % 58'lik dilimdesiniz, belki % 42'lik...Belki bir seçim bile yapmadınız. Ama artık bir tercih yapmanız lazım. Madem ki yeni yasalar geliyor, madem ki çocuklara ve kadına (aslında orman dahil hayvanlar dahil tüm canlılara karşı olması lazım) pozitif ayrımcılık yapılacak, hadi hepinizi görelim. Bugün belki çok uzağımızdaki canlılar acı çekiyor, ama yarın yanı başımızdakinin hatta bizim acı çekmeyeceğimiz ne malum?

Ben yeni yasaların bu konuda çok katı ve değiştirilemez olmasını, cinsel / fiziksel şiddet uygulayanların en ağır şekilde ve affedilemez kurallarla cezalandırılmasını istiyorum.

Ya siz? Lütfen artık sessiz kalmayın. Bu kez hepimiz aynı tercihi yapalım.

Not: Çocuğun neden böyle davrandığını merak mı ettiniz? Kendini adam sanan o erkek eve gelip kadınla birlikte olmak istiyor ama o minik bebek o sırada ağlıyor ve çocuk işte, o an susturamıyorlar. Adam önce dövüp sonra "kadınla işi bitinceye kadar" dursun diye çocuğu kolundan tuttuğu gibi bir odaya savurup kapıyı kitliyor. Ondan sonra çocuk "eğitiliyor" ve susmayı öğreniyor.

Not 2: Haberin fotografı Milliyet Gazetesi'nden yani buradan alınmıştır. Özellikle görüntüde sansür uygulamadım bende.

18 Eylül 2010

Persepolis


Tatilde okuduğum kitaplardan biri de uzun zamandır merak ettiğim Persepolis oldu. Ödünç alarak okuduğum bu kitabı mutlaka kütüphaneme hediye etmeliyim.

Kitap, İran Devrimi'nin ardından yaşanan gelişmeleri, İran'da yaşamı, bir anda değişen ya da yok olan kimi hayatları küçük bir kızın (Marji Satrapi) gözünden anlatarak başlıyor. Sonra kızımız büyüdükçe Devrim'in etkilerini hayatında daha farklı şekillerde hissediyor.

Kah birçok genç gibi ülkesinden ayrılıp "kurtulmak" umuduyla yurtdışında tek başına yaşıyor kah ülkesinde mollalara karşı dimdik durup hayatta kalmaya çalışıyor.

Kitabın özelliği çizgi roman şeklinde yazılmış olması, öyle ki kitap daha sonra animasyon olarak 2007 yılında gösterime de giriyor (Filmini de izlemeyi planlıyorum).

Dediğim gibi kitapta devrimin neden nasıl başladığı, nasıl devam ettiği ve nelere sebep olduğunu anlatıyor. Bu arada başka ülkelerde hayattan (Türkiye'den gelen ayakkabı ve poster gibi) örneklerde anlatılıyor. Kimi zaman Atatürk'e değiniliyor. Kimi zaman Gandi'ye.

Devrim ilerledikçe bazı şeylerin nasıl kontrolden de çıktığını görüyoruz. Örneğin; gençlerimiz (özellikle kızlarımız!) etkilenmesin diyen mollalar üniversite eğitimini bir süre yasaklıyor. Ya da İran-Irak savaşı sırasında gencecik çocuklara plastik anahtarlar vererek Cennetin anahtarının ellerinde olduğu ve savaş sırasında ölürlerse (ki çoğunlukla ölüyorlar) onları bekleyen zenginlik ve kadınlar anlatılıyor. Takdir edersiniz ki ergenlik çağında (ve eğitim alamamış) her genç erkeği cezbeden şeylerden biri "kahraman" olmak diğeri ise hormonları gereği karşı cinstir. İşte bu gerçekleri gayet güzel kullanarak çocukları cepheye sürüyorlar.

Kitabın elbette politik mesajları var, çünkü ister istemez bir taraf tarafından yazılmış. Ancak anlatılanların gerçekliğinden şüphe ettiğimi söyleyemem çünkü ne zaman yaz gelse İran'dan ülkemize tatile gelen çoğu kadında aynı şeylerden bahsediyor.

Kitapta etkileyici bulduğum, daha doğrusu tüylerimi diken diken edense Irak'la savaşa girdikleri sırada olan bir olay oldu. Bir akşam Marji ve babası tartışırken televizyonda on yıl sonra ilk kez milli marşlarının çalındığını duyup duygulanıyorlar ve ardından İran'ın Irak'ı bombaladığı haberini alıyorlar. BBC'den teyit ettiklerinde gerçekte bombaladıklarını öğrenip seviniyorlar. Ancak....ancak olayın aslının şöyle olduğunu da öğreniyorlar:

Ülke hemen her gün Irak tarafından bombalanırken onlar bir şey yapamıyorlar çünkü savaş uçağı kullanabilecek asker yok. Neden? Çünkü hemen hemen hepsi darbe iddiası ile hapse atılmış (tüyler ürperten benzerlik) ve hapisteki askerler ancak televizyonda milli marş çalınırsa savaşacaklarını belirtiyorlar. Marş çalınınca da gidip Irak'ı bombalıyorlar. Çoğu da başarı ile sonuçlanan bu görevden dönemiyor.

Kitabı yakın zamanda kendime hediye edeceğim. Şimdi merakla filmini merak ediyorum.



17 Eylül 2010

Yeni Dönem


Yeni yayın dönemi başladı. Hem de ne başladı! Öyle ki, her kanal yaptığı yatırımların reytingini almak için çalışmalarına son sürat çalışıyor.

Bu sezon Show Tv'de yayın atağı Beşiktaş'ın transferleri gibi göz doldurmuş durumda. Ama bakalım düz ekranda başarı yakalayabilecekler mi? Dizilerden en çok Deli Saraylı'yı merak ediyordum çünkü a) Perran Kutman'a hayranım b) Çetin Tekindor'a ise (aşkımın izni ile) hayran ötesiyim!

Dizinin ilk bölümü umduğumun altında bir senaryo ve onu kurtaran oyuncularla bu gece yayınlandı. Konuyu fazla basit buldum, hele bazı tarihsel hataları görmek üzücü oldu. (İngiliz komutanın "Let's go!" demesi artı Amerikan aksanı ile konuşması ve yabancı askerlerin nedendir bilinmez kendi aralarında dahi aksanlı Türkçe konuşmak zorunda olmaları gibi) Ancak dediğim (ve umut ettiğim gibi) ilerleyen bölümlerde daha iyi olacağını düşünüyorum.

Diğer kanallar ve dizilere gelince....Kılıç mılıç, onu geçiyorum. Al Ezel'i (ki o da birbirinden etkili transferler yapmış) vur ona!

Lale Devri tam bir fiyasko! Allahımmm, bir insan denizin ortasına evliliğinin ilk gecesini geçirmek için yatağı koydurarak nasıl romantik olabilir???Herkesin görebileceği bir yere??? Tamam, su yatağı denen bir şey var ve "kişisel bazı istek"ler için romantik olabilir fakat denizin ortasında bir yatak??? Ayrıca nedir o Zümrüt (Sali diyesim geldi birden, biliyorum o Ziynet ama olsun) bilmem nenin "bennnnn bilmem kimimmmmm" edaları ile bir anlamda kopya Aşk-ı Memnu tadında konağımı bırakmam diyen Firdevs halleri?? Ayrıca rica ederim biri şu dizinin makyözünü acilen değiştirsin!

Hiç bakmayın Kurtlar Vadisi hakkında tek kelime kötü söz söylemem!! :)

Benim favorim Papatyam, malumunuz. O da devre arasında oyuncu değişikliği ile başlamış. Benim sevdiğim mahalle dizisi tiplemesi olduğu için gene bayıla bayıla izliyorum.

Söz transferlerden açılmışken, Türk Malı en bomba transferleri yapmış. Melek Baykal'a taaa Ferhunde Hanımlar döneminden hayranımdır, deli kadın yahu... :)

Çok çılgın karakterleri çoook güzel canlandırıyor. Burada da çok tatlı olmuşlar.

Yaprak Dökümü'nde henüz herkes delirmediği ve ölmediği için (ne yazık ki!!) devam kararı var ama ben lanet ettiğim için eserden dahi soğudum! İçim kıyıldı.

Hanımın Çiftliği'ne gelince...Oyuncularına saygım sonsuz. Bazılarını çok başarılı buluyorum, sırf onlar için izlenir.

Peki gelelim asıl konuya. Düzenli okuyanlarım benim aslında pek dizi izlemediğimi bilir. Neden bu kadar şey yazdım? Son dizi yüzünden: Fatmagül'ün suçu ne?

Baştan söyleyeyim, oyuncuların oyunculuklarını asla tartışmam. Ancak ben konuya biraz takılmış durumdayım. Bir genç kız tecavüze uğrar ve hayatı değişir çünkü tecavüzcüsü ile evlenmek zorunda kalır. Evet, bu ne yazık ki hayatımızda olan bir gerçek. Ancak...ya şimdi Türk Malı'nda da düzgün Türkçe konuşulmuyor filan denecek ki haklısınız ama bu dizinin konusu çok yüreğimi sızlattı. Çok yanlış bir konu ve çok yanlış bir zaman. Sevemedim. Neden mi?

Daha geçenlerde hayvanın teki (tüm gerçek hayvanları tenzih ederim) 11 yaşında küçücük bir çocuğa tecavüze etmeye kalkıp ardından da öldürmüşken, gazetelerde boy boy tecavüz haberleri yer alırken bir dizide bunu görmek hele de insanların sırf o sahneye kitlenip kaldığını bugün gazetelerden okumak...geçmişte Hülya Avşar'a mı daha iyi tecavüz edilmişti yoksa şu an Beren Saat'e mi gibisinden karşılaştırmalar görmek...mide bulandırıcı. İnsanların cinselliğe ve şiddete eğilimi artmışken bundan reyting almaya çalışmak değil de nedir bu? Bana ortaokul zamanı Müjde Ar'ın dönemine göre iddialı bazı filmlerini hatırlattı.

O yüzden bir bu diziyi daha başlamadan sevmedim. Belki amaç "kanayan bir yaraya parmak basmak"tır denecektir ama bana söyler misiniz, yasalarımız bu şekildeyken-cinsel/şiddet suçluları bu kadar kolay affedilebiliyorken nasıl bir parmak basmadır? Hani dizi ile aynı anda açıklama yapılıp kampanya yapılsa, meclise imza toplansa ve yaratılan sosyal baskı ile yasada maddeler değiştirilse canımı yeseler! Ama dedim ya burada amaç reyting tanrılarına yeni kurbanlar sunmak. Yazık....

Ve konu açılmışken madem ki çoğunluk görüşü ile Anayasa'yı değiştirilmeye onay verildi, yakında benimde buradan bazı taleplerim ve isteklerim olacak. İlgililere duyurulur!

Hadi size keyifli seyirler.


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.

12 Eylül 2010

Yıllık İzin


Blog yazarı şahsiyet bir süredir yıllık iznini kullandığından yazılarına ara vermiştir.

Durum geçici olup, kendisi medeniyete (ya da en azından internete) kavuşur kavuşmaz kaldığı yerden yayınına devam edecektir.

İlginiz için teşekkür ederiz.

:)


Evet, bir süredir yıllık iznimi kullanıyorum. Tüm yazı çalışarak geçiren karınca misali, sonbaharın gelişi ile (masalken iyi de hava hala çook sıcak) şimdi ayaklarımı uzatmış ambara yığdığım şeylerin tadını çıkarıyorum. Bol bol dinleniyoruz, teknolojiden uzak duruyoruz ve okuyoruz.

Yakında tekrar geleceğim. Anlatacak çok şeyim vardı...daha da oldu! Hatta dilim şişti diyeyim siz anlayın!

1 Eylül 2010

Veda - Esir Şehirde Bir Konak


Aslında konu şu zamana kadar okuduklarımdan, bildiklerimden farklı değil. 1920'li yıllarda İstanbul'da bir konakta savaşın, İmparatorluğun son günlerinin ve kurtuluş planlarının insanlar üzerindeki etkilerini okuyoruz.

Kitabı diğerlerinden ayıran Ayşe Kulin'in sürükleyici anlatımı.

Ayşe Kulin'le tanışmam Füreya kitabı ile olmuş ve kendisini çok sevmiştim. Ancak daha sonra başka bir kitabı benim için çok sıkıcı bir anı olarak kaldı ve yollarımızın ayrılmasına neden oldu.

Geçen aylarda Zencefil'in ısrarı ile "Veda" ve"Umut" isimli kitaplarını ödünç aldım. Sonra Nefes Nefese'yi de vereceğini söyledi ama ne yalan söyleyeyim kaç zamandır elim kütüphanemdeki bu ödünç kitaplara gitmiyordu.

Nihayet, birazda önceki ödünç alma olayının yarattığı utançla, elime aldım ve bırakamadım! Kah hüzünlenip kah tebessümle, kah içten içe bende onlarla yanıp kah gözyaşı dökerek kitabı bir solukta okudum ve bitirdim.

Gerçek kahramanların ağzından bu kurmaca öyküde insanın içine işleyen, sizi alıp o ana götüren ve derinden bağlayan bir etki var. Okuduğunuz kişilerin gelecekleri için onlarla umut edip, acılarını onlarla paylaşıyor, en mutlu anlarından kendinizden anıları hatırlayıp tebessüm ediyorsunuz.

İtiraf edeyim, bu kadar akıcı olmasa içindeki romantik hikayeler ile bana annemin vakti zamanında okuduğu beyaz diziler gibi bir izlenim verirdi ama bu kitaba beyaz dizi muamelesi yapmak çok büyük haksızlık olur.

Samimi ve sade anlatımı ile beni etkileyen bu kitabı umarım sizde okur ve benim kadar beğenirsiniz.