29 Haziran 2010

(Mecburi) Sessizlik


Evdeki tadilat nedeniyle geçici bir süre...

Hayır yayınımıza ara vermiyoruz, mecburen "yayın yapmıyoruz"! Çünkü;

tadilat işleri ne kadar sinir bozucu,

ustalar insanı salak sanıp nasıl kandırmaya çalışıyorlar,

bir haftada bitmesi gereken alan nasıl oluyor da iki haftadır hala yerinde sayıyor,

bu arada evi nasıl toz/moloz/gene toz ve gene moloz basarken beni afakanlar nasıl basıyor,

kendi evinde göçebe hayatı yaşamak ne kadar garip oluyor,

dostlar olmasa hayat nasıl daha da korkunç hale geliyor,

buzdolabını salonda görmek nasıl insanı acıktırıyor....

işte tüm bunları yazmak istemediğimden ve akıl sağlığım tekrar yerine gelinceye denk susma hakkımı kullanıyorum.

Bir..iki...üç...tıp!


Not: Uzun süre benden haber alamazsanız bilin ki ya akıl hastanesinde ya da cezaevindeyimdir! :P

13 Haziran 2010

Wal-Mart Etkisi


Açtırma kutuyu söyletme kötüyü!

Sanırım Wal-Mart hakkında söylenebilecek tek şey bu.

Eğer kitapta yazılanlar doğru ise Wal-Mart tam anlamıyla kapalı bir kutu: Kimseye hiç bir bilgi vermiyorlar, tek bir misyon için yaşıyorlar ve bu amaçla çalışırken hiç durmuyorlar (hatta daha doğru bir ifade ile bu amaç dışında bir şey düşünmüyorlar). Haklarında yapılmış araştırmalar sınırlı; ne tedarikçileri ne de eski tedarikçileri, ne çalışanları ne de eski çalışanları kesinlikle tek kötü söz söylemiyor. Aslında kitabın başından sonuna kadar herkes bir şekilde yapmacık bir gülümseme ve pazarlama ağzı ile "Aaa! Wal-Mart mı? Biz aile gibiyiz. Çok mutluyuz. Aman Allah bozmasın" diyor. (Yazar yer yer bu konuyla hafif dalgasını da geçiyor) Tekrar vurguluyorum: Eski tedarikçileri bile kötü bir şey söylemiyor! Çünkü...Ya tekrar çalışırlarsa?

Wal-Mart ile benim hikayem şöyle başladı:

Yıllar önce bir gazetede Wal-Mart'ın (bilmeyenler ya da duymayanlar için söyleyeyim: Wal-Mart A.B.D.'nin önde gelen perakende zinciri olup tek misyonu "her zaman en ucuz" şeklindedir) Türkiye'de piyasaya girmesinin ne kadar zarar vereceğini okumak dikkatimi çekmişti. Tek yaptığını ürünleri ucuz satmak olan bir şirket nasıl zarar verebilirdi? Ve gerçekten de Wal-Mart da neyin nesiydi??

Üniversitede Amerikan eğitimi almış olmanın iyi yanları gibi kötü yanlarıda var. Bu yazacağım hangisine girer, duruma göre cevap değişir. Şöyle söyleyeyim ki vaka incelemesi nedeniyle A.B.D.'de önde gelen bir çok şirketin kuruluşlarından itibaren neler yaşamışlar öğrendim. Ama nedense Wal-Mart'la ilgili hiç bir şey hatırlamıyorum. Demek ki onu işlememişiz.

O yüzden patronumun kitaplığındaki kitapları hızla tararken kitap gözüme ilk çarpan kitaptı.

Okumaya başladığımda biraz sıkıldım. Hatta kitabı aldığıma pişman bile oldum. (Giriş yazısı çok sıkıcı geldi) Ama sonra Wal-Mart'ın 1990'lardan itibaren deodorant kutularını çıkartıp raflara dizme ve kutularını buruşturup atmaya son verdiğini okuyunca bunu çevreci bir hareket sanarak mutlu oldum ve heveslendim. (sf 11-12) Ama gerçekler ilerleyen sayfalarda ortaya çıktı: Asıl amaç sadece maliyeti düşürmek ve böylece fiyatta düşüş sağlamak, tüketiciye ucuz mal satmakmış. Tamam, çevreci olmak kadar olmasa da bu da güzel bir niyet. Hem çevreci hem de tüketici dostu diye sevinebiliriz.

Ancak zaman ilerledikçe Wal-Mart'ın "Her zaman düşük fiyat" politikasının sadece rakiplerinden düşük bir fiyat sağlayıp pazarda rekabet etmek değil, gerçekten her zaman en düşük fiyatı vermek olduğunu ve bunun her durumda herkesten düşük fiyat olduğunu gördüm. (sf 276)Bunun ne kötü tarafı olabilir ki? Şöyle açıklayayım: Düşünün ki siz imalatçısınız. Ve doğal olarak zamanla ham maddenin fiyatı ve diğer maliyetleriniz (elektrik, su, işçilerinizin sağlık giderleri, reklam harcamaları vb) artıyor. Bu artış küçük bir miktarda olsa sizin ürettiğiniz malın fiyatına yansır. 90 kuruş olan bir mal 95 kuruş olur, belki bir süre sonra 1 lira olur gibi. Ama Wal-Mart 90 kururşa almaya başladıysa bu hep böyle sürüyor, sizin maliyetiniz ne olursa olsun. Hatta bir süre sonra sizden üretim kalitenizi düşürüp malı 85 kuruşa satmanızı bile isteyebiliyor. Yapamazsanız? O zaman artık tedarikçi olamazsınız.

İşte kitapta bu ve buna benzer bazı soruların cevaplarını araştırıyor (sf 291):

Wal-Mart'ın yalnızca kendi işçilerinin değil, tüm bir kentin, ya da tüm bir sektörün işçi ücretleri üzerinde etkisi nedir?

Wal Mart'ın A.B.D. imalatının yurtdışına kayması üzerinde doğrudan etkisi nedir?

Wal-mart'ın doğal çevre üzerinde etkisi nedir?

Kitap içinde bu soruların cevaplarını görmek beni dehşete düşürdü. Çünkü en düşük fiyat için ısrar bir süre sonra ürünlerin daha ucuz üretilmesi için kalitesini/niteliğini kaybetmesine, az gelişmiş ülkelerdeki tedarikçilere yönelmeye, oradaki işçilerin köleliğe varan çalışma şartlarında çalışmasına ve son olarakta 2000'li yıllardan itibaren Wal-Mart alehine açılan sayısız davalara neden olmuş.

Örneğin 2004 yılında Bangladeş'li iki kadının yaşadıklarını okudukça (sf 225-228) insan kendi kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Aman vermez iş temposuna rağmen (tuvalet izni sınırlı, sadece ayakta durarak ve yanındaki ile konuşmadan, su içmeden günde 14 saat çalışmak) dişlerini bir parça külle parmağıyla fırçalayan, diş fırçası veya diş macunu alacak parası olmayan tedarikçileri düşününce Amerikalıların satın aldıkları giysileri, onları imal eden insanları diş fırçası bile alamayacak duruma düşürecek kadar ucuz olması şart mı? (sf 227)

Ya da Şili'de üretilen ucuz somonların yetiştirildiği ortamların aslında ne kadar sağlıksız olduğunu ve hatta o balık çiftlikleri nedeniyle doğanın ne kadar zarar gördüğünü düşününce o kadar ucuz balık yemek şart mı?

Aslında tüm bu kötü şartlar (kötü çalışma koşulları, çevre kirliliği vb) böyle büyük bir şirket için küçük sayılabilecek maliyetlerle düzeltilebilir. Ancak "maliyet" ifadesi Wal-Mart'ta ya da onun çalışanlarının lugarında yer almıyor.

Yazacak çok şey var. Her ne kadar kapalı kutuda olsa birileri kapağını aralamış ve Wal-Mart'ın içindeki kötüyü dökmüş. Artık benim gözümde Wal-Mart=Düşük kalite ürün/İşçi istismarı/Çevre kirliliği demek. Tabii bu benim görüşüm. Mutlaka artı yönleride vardır ama benim için eksileri daha fazla.

Biliyorum kitap alıştığınız yorumlarından biri değil, ancak farklı bir şeyler okumak isteyen herkesin çoğunlukla zorlanmadan (çünkü ara ara rakamsal ve iktisadi kısımlara girmişler, az ama var sonuçta) okuyabileceği bir işletme kitabı olduğu için sizlerle paylaşmak istedim.

12 Haziran 2010

Titanların Savaşı









Ne yazacağımı bilemiyorum.


İzlediğim en kötü film değilse de en kötülerden biri.


Filmin konusu Yunan mitolojisi olunca insanın ilgisini çekiyor ama konu hızlandırılmış olarak filme çekilince çok manasız ve itici olmuş.


Bir anda sudan bir tabut yükseliyor. (El işçiliği gerçekten çok güzel bir tabut yalnız. Aynı tipte takı sandığı yapılabilir, ilgilenenlere duyurulur)


İçinden bir kadın cesedi ile yeni doğmuş bir bebek çıkıyor ki hayatta. Bunu bir balıkçı buluyor ve teknesine alıyor. Ardından bir anda bebek 12 yaşlarında bir çocuğa dönüyor. Hadi diyoruz öyle olsun. Aralarında bir konuşma geçiyor ve ekrana 12 yıl sonra yazısı geliyor?! E kardeşim demin neden yazmadınız? Neyse diyip izlemeye devam ediyoruz.


Sonrasında olaylar takip edemeyeceğimiz bir hızda gelişiyor ve öğreniyoruz ki o bebek Zeus' un oğluymuş ve de bu nedenle yarı Tanrı imiş. Hadi ona da tamam. Sonra bu arkadaşımız ulvi bir görevle Tanrılara karşı savaşa çıkıyor.


İşte en saçma kısımlardan biri de burada: Beyefendi kapris yapıp "Yok efendim ben Tanrı değil insanım! Bana ne, ben onların bana bahşettiği yetenekleri kullanmam" diyerek tavır yapıyor veeee kendisine eşlik eden herkes bu kapris yüzünden salakça ölümlere mazur kalıyor. Bu arada biz yan rollerin hepsinin aynı anda mefta olduğunu da bu filmde görüp afallıyoruz.


Sonra ne oluyor derseniz; bizim kapris abi "aaa! ivet anladım. bu böytle olmuyormuş, dur o zaman kapristen vazgeçeyim" diyerek Kuzuların reisi haline dönüyor. Ve biz o andan itibaren "yorumlarda beğenmeyerek az yazmışlar be kardeşim!" diyoruz.


Diğer eleştirilerime gelince:


- Cinler çok sevimliydi. Hatta filmin en gerçekçi karakterleriydi! keşke daha çok rolleri olsaydı.

- Medussa o cini nasıl öldürdü ve öldürürken neden afalladı, keşke daha açık anlatılsaydı.

- Kahin kız kardeşlerin kehaneti doğru çıkmadı ama neden anlamadık. Gerçi biz sıkıntıdan doğru çıksa da ölse gitse diye çok dua ettik ama...

- Yardımcı roldeki bir amcanın "(ölmüş) kızımı yakında göreceğimi hissediyorum" dedikten sonra ölmesi amanda ne şaşırtıcı bir durum oldu!

- Aynı amcanın ölürken yüzündeki ifade ise ciddi söylüyorum filmin en iyi ve en yaratıcı sahnelerinden biriydi.

- Film boyunca en ufak bir öpüşme sahnesi olmamasını ise çok takdir ettik. Ve hemen ders çıkardık: Hep söyleniriz ama bir filmde aşk yoksa işte yokmuş anacım!

- Keşke Zeus' u sadece parıltılı alüminyum folyodan ibaret bir amca gibi göstermeselerdi. Halbuki Tanrıların buluştuğu anlarda yeryüzünün ayakları altında halı gibi serilmiş olması çok güzel olmuştu.

- E filmin başında Poseidon'dan o kadar bahsedildi de kendini görmek kısmet olmadı. Yönetmene şirinlik yapmamış herhalde!!

- Zeus'un yeryüzünden ayrılışı ve Hades'in yeryüzüne gelişi çok güzel sahnelerdi. Bir an toplantılara öyle katılıp öyle ayrıldığımızı hayal ettik...Çok keyifli olurdu çoook!! :)

- Filmin başında ne olduğunu anlamadığımız gibi sonunda da anlamadık. Allah'tan yönetici yaratıcı adammış da isimler akmaya başlayınca "oh çok şükür" dedik.


Kişisel fikrim: Aman uzak durun!


Gelecek seans: Iron Man 2 (Gerçi birde ne oldu bilmiyorum ama olsun)



Not: Kullanılan fotograflar netten alınmıştır.

Başak

Bir insanın başak bu kadar mı kaderine yansır?
Burcum, işim, aşkım, hatta yaşadığım yer bir şekilde başakla bağlantılı. Yıllardır bunu espiri malzemesi yapar "insan alnına yazılanı yaşıyor...ah ahhh...keşkem başka bir şey olsaymış" diye hayıflanırdım.
Buyrun! Sevmediğin ot burnunun dibinde biter misali güya blogda değişiklik yaptım ve aklıma en yatan görüntüyü seçip uyguladıktan sonra baktım ve bir anda acayip mutlu (?!) oldum!
Ya nedir benim başaklardan çektiğim!!! :)

9 Haziran 2010

Canım Ailem Bitmesin


Oturmuş gözyaşları içinde ama çoğunlukla tebessüm ederek Canım Ailem dizisini izliyorum.

Kolay kolay dizi izlemem biliyorsunuz, ama bu dizi farklıydı. Aileden bir diziydi.

Hani bitmeseydi keşke...Hani valla tadı damağımda kaldı...

Feride, Halim, 20 yıl bitmeyen aşklarıyla Meliha ve Samim, Seyhan ve Ali, hele de o kıvır kıvır kuzucuk Pehlivan ile çoook sevmiştim.

Sosyal paylaşım sitelerinde de vardı; Behlüller değil Halimler istiyoruz, işte aynen öyle Behlüller değil Halimler olmalı hayatımızda.

Bilmiyorum...Belkide ben eski kafalı bir insanım. Ben mahalle kültürünü seviyorum. Esnafla selamlaşılan, ihtiyaç anında koşuşturan komşularla dolu mahalleleri.

Sabah evden çıkınca herkesin birbirine selam verdi, kapı kapı aşurelerin dağıtıldığı, evdekilere ulaşılamayınca yan komşunun arandığı, yaz tatiline çıkarken "bizim ev size emanet" denildiği, imecenin nostaljik kavram değilde etkin olarak kullanıldığı, komşu teyzenin oğlunu çağırıp eline ekmek arası yiyecek bir şey verdiğinde oyun arkadaşlarına da mutlaka hazırlık yaptığı..daha nice güzelliklerin olduğu bir yer istiyorum.

Eh mahalle böyle olunca orada Bihter'in Firdevs'in ya da Ednan Bey'in işi ne değil mi? :)