27 Şubat 2010

Büyükelçi


Kitap aralarında kitap okumak gibi garip bir alışkanlık edindim. Normalde aynı anda 2 hatta 3 kitap okuduğum olmuştu ama 5 kitaba hiç çıkmamıştım. Çok şükür hafızam iyi de "Yahu Behiç Bey (Büyükelçi kitabından) umarım Artemi Filippoviç' e (Müfettiş kitabından) haddini bildirir de Drucker (Innovation and Entrepreneurship kitabından) gereğini yapar" gibi cümlelerle kitaba dönmüyorum!!

Aslında birbirinden keyifli kitaplar olduğu için durumum bu. Şu an sabretmeyi ve önce biri ardından diğeri programı ile kitapları okumayı öğrenmeye çalışıyorum. :)

Büyükelçi, yazarı Emir Kıvırcık' ında dedesi olan Behiç Erkin hakkında çok güzel bir kitap. Kısa ve etkili.

Behiç Erkin, Kurtuluş Savaşı sırasında bir çok kişi gibi birbirinden başarılı çalışmalar yapmış ve savaşı kazanmamızda etkin rol oynamıştır. Başarılarını cepheye taşımacılıkla sağlamış (ki bu hiç de kolay bir şey değildi, o dönem herşey yabancıların kontrolündeydi) ve demiryollarının Türkleşmesinde etkin rol oynamıştır.

Uzun yıllar askerlik görevini sürdürdükten sonra devlet yönetiminde de başarılı çalışmalara imza atmış ve ardından büyükelçilik görevlerinde bulunmuştur.

Kitapta Behiç Bey' in Fransa' da büyükelçilik görevini sürdürdüğü dönemi anlatıyor. Bu dönemin özelliği ise 2. Dünya Savaşı' nın başladığı zamana denk gelmesi ve Behiç Bey' in diplomatik başarılarıdır.

O dönemde yahudilere karşı sürdürülen tavra karşı koyabilen tek diplomat ve kararlı (ayrıca "Benim ülkemde kişilere dinlerine ya da kökenlerine bakılarak ayrım yapılmaz. O yüzden Yahudide olsa kimse Türk vatandaşına dokunamaz" şeklinde haklı tavırları) ile 20.000 yahudiyi ölüm kamplarından kurtaran kişidir. Başarısı, azmi ve taviz vermez kararlılığı sayesinde yahudiler arasında bir kurtarıcı haline geldiği kadar Almanlar dahil tüm diğer ülke görevlileri arasında da saygın bir konumdadır. Sadece kendisi değil tüm Türk personel aynı durumdadır. Öyle ki Almanların yaptığı bir arama sırasında Meksika Büyükelçisinin oğlu dahi Türk diplomatların odasına "Siz Türksünüz, bu Almanlar size dokunmuyormuş..." diyerek silah saklamıştır.(sf. 163)

Gerçekten de herkesi asıp kesen ve hükmeden Almanlar sıra bize ve Büyükelçiliğimize gelince süt dökmüş kediye dönüyorlardı. Bunda etkin olan Kurtuluş Savaşı ile Türk'ün ne demek olduğunu öğrenmelerinin yanı sıra Behiç Erkin'in olağanüstü diplomatik yetenekleriydi.

Bence diplomat olacak arkadaşlarımız kadar ucundan kıyısından bürokrasiye ve yönetime bulaşan herkesin okuması ve ders çıkarması gereken bir kitap.

Ayrıca okurken "Schindler' de kimmiş" dedirtecek bir kitap. Keşke bu da filme çekilse ve herkes görse.

Keyifli haftasonları dilerim.

King Olun! :)


Hadi benden size bir güzellik!

Aslında benden değil ama olsun benimde bir parça katkım var, değil mi? Sonuçta bir duyuru yapıyorum yahu!

Şimdi yukarda fotografını gördüğünüz bu faydalı aleti kazanma şansınız var.

Yapmanız gerekenler işte bunlar:

1.http://kingdunyasi.blogspot.com adresinde yer alan bloga üye olmak

2. Blogu sayfanızda duyurmak

3. www.king.com.tr ' de yer alan King Ladies Club' a üye olmak

4. Üye olduktan sonra Ad, Soyad, Adres, Yaş, Meslek, Medeni hal ve GSM bilgilerinizi kindunyasi@gmail.com adresine göndermek.

İşte bu kadar basit!

Kazananlar http://kingdunyasi.blogspot.com/ adresinde yayınlanacaktır.

Arzu edenlere benden duyurması. :)

26 Şubat 2010

Mega


Sabah işe gitmek için hazırlanırken bir yandan da gündemi takip için televizyondaydı kulağım.

Tarkan'ın gözaltına alındığını duyunca hem şaşırdım hem şaşırmadım. Ne yazık ki bir çok ünlü insanın kumar, alkol, uyuşturucu vb sorunları var. Yükseldikçe yalnız hissedip bu tür sahteliklere sığınıyorlar belki de.

Her neyse, bu haberin üzerinden saatler geçti ve ben bu kez akşam haberlerine göz atıyordum. Malum gündem içimi sıktığı için kanalları dolaşmaya başladım ve duyduğum ilginç bir haber üzerine RTL' de karar kıldım. Bazen başka ülkelerin haberlerinde çok eğlenceli şeyler olabiliyor, bu da onlardan biriydi. Derken haber bitti. Ben ardından gelecek olan haberi beklerken ekranda Tarkan'la burun buruna gelmeyeyim mi?

"Ne oluyor yaaa?" derken haber spikeri konuşmaya başladı:

"Türk Megastar Tarkan İstanbul'da gerçekleştirilen bir operasyonla gözaltına alındı. Şarkıcının ....."

Nasıl yani diye şaşkın şaşkın ekrana bakakaldım.

Yanılmıyorsam Gelincik anlatmıştı "Biz Tarkan megastarım dediğinde inanmıyoruz ama o gün Rusya'dan birileri sordu" filan diye.

Evet Almanya' da Türk nüfusu fazla diye haberlere almış olabilirler ama sonuçta adam RTL'de bile megastar olarak geçti! :)


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

21 Şubat 2010

Tel Şehriye Pilavı


İsimde hata yok, pilavım şehriyeli değil şehriyenin ta kendisi!

Bilmem ne zaman bir yerlerde şehriyenin kendisini pilav gibi yaptıkları bir tarif okumuştum. Ama yalan yok ne fotografı ne de malzemeleri aklımda kalmamış. Bugün ne yapsam derken aklıma geldi ama tabii ki malzemeleri ben kendime göre baştan yarattım!

Efendim, kişi sayısına göre ayarlarsınız diye ben sadece kullandığım malzemeleri yazıyorum:

Tel şehriye (çeşitte kafanıza göre takılabilirsiniz, zorunlu tutmuyorum)

Havuç

Yeşil biber

Zeytinyağı

Sarmısak

Maydonoz

Karabiber

Kimyon

Tuz

Önce havucu rendeleyip, doğranmış biber ve de 3 diş sarmısakla zeytinyağında bir güzel kavurdum. Ardından şehriyeyi atıp kavurdum. Şehriyeler zevkinize göre kavrulunca (renk alternatifini size bırakıyorum, arzu ederseniz ayrı bir yerde kavurup iyice koyultabilip sonra karıştırabilirsiniz) üzerine su ekleyin. Bu arada zevkinize göre kimyon, tuz, karabiber vs de katın. Suyunu çekip pilav kıvamına gelince kıydığınız maydonozları ekleyin ve altını kapatıp demleyin.

E ne diyeyim, afiyetler olsun!

Ben bir ara salçada katsam mı dedim ama sonra vazgeçtim. İsteyen düşünebilir.


Not: Kullanılan fotograf buradan alınmıştır.

Haftalık Menü


Bildiğiniz üzere Soyfa'dayken haftalık olarak menümü hazırlar, elimden geldiğince de uymaya çalışırdım.

Bu haftadan itibaren menü oluşturacağım. Öncelikle dolaptaki malzemeleri bitirmek istediğimden menüm şu şekilde oluştu:

Pazartesi

Kereviz yemeği ve yeşil salata

Salı

Kavrulmuş pazı (yoğurtlu)

Çarşamba

Süzme yoğurtlu buğday mezesi (Tijen'in "Turunç Kokulu Düşler"inden sayfa 203. Ama ben aşurelik buğday kullanacağım)

Perşembe

Yoğurtlu kereviz salatası ve havuç salatası

Cuma

Dışardayız!

Cumartesi

Mantarlı bulgur pilavı

Sevgi'de Bu Ay


Tamam biliyorum ay biterken "bu ay" başlığı çok da anlamlı değil ama ne yapabilirim, son saniye etkinliğim var.

Şimdi, ben ekimde ülkeme döndüm. Kendime gelmem ise aralık ayında oldu. Bu nedenle aralık ayı etkinliklerin başlangıç ayı oldu. İlk etkinliğimiz Troya oldu. (Kendime not: Bir zahmet yaz artık şu yazıyı!!)

Sonra ocak ayında ikinci etkinliğimizi yaşadık: Kraliçe Lear. Şimdilik bu etkinlik hakkında kısa bir özet yayınlıyorum: Muhteşemdi! (Çok kısa oldu belki ama öz oldu)

Şubatta etkinlik sayımız arttı çünkü kendime gelme işlemim başarı ile tamamlandı (özüme döndüm yani!) ve "haydi sevgimmmmm eller havaya" diyerek olaya başladım. Önce dışarı çıktım coştum döndüm, sonra sinemaya gittim ve şimdi son etkinliğimize sıra geldi:

Emel Sayın Konseri.

Haftaya cumartesi akşam beyleri ekip yine "bütün kızlar toplandık..toplandıkkkk" diyerek konsere gideceğiz. Zaten aklı başında hiçbir kadın yaşı kaç olursa olsun aşkını Emel Sayın izlemeye götürmez, götürmemeli! Geçen yıllara rağmen çekiciliğinden, o tatlı gülüşünden hiç bir şey kaybetmedi. Tam ifade ile "cilveli kadın" ne de olsa. :)

Hani bazı kadınlar vardır ya, duruşlarında-bakışlarında-gülüşlerinde tatlı bir çekicilik, bir zerafet, kıskanılmayan ama saygı duyulacak bir güzellik vardır. İşte Emel Sayın o kadınlardan biri.

Özetle güzel insanlar, haftaya cumartesi akşam "ell leerrrr elll leeerrr ellleeeerrrrr" diyor olacağım.

Haftanız ve de gününüz çooook güzel olsun.

18 Şubat 2010

Minik Ricalarım


1. Haftasonları 2 değil 16 gün olsun. En azından 4 haftasonu böyle olsa bana yeter!!

2. Hasta olanlara gerekli teknik destek sağlanarak (eğer yoksa notebook, kamera vs) evden çalışmalarına imkan verilsin.

3. Baş ağrısı nedeniyle işten izin almak zorunda kalan ve "Onlar çalışıyorken ben evdeyim. Tamam hastayım ama evdeyim" şeklinde vicdan azabı çeken işkolik kişilerin evlerine çikolata filan gönderilsin, moralleri düzeltilsin.

4. Sinüzit ve faranjit (umarım isimler doğrudur) hem tıp literatüründen hem de insan yaşamından kaldırılsın. Hatta gerekiyorsa ayıplansınlar ki kimseyi hasta etmesinler. Bakın ilk adımı ben atıyorum: Cıııkkk cıkkkk...Yakışıyor mu size benle uğraşmak?

5. Eve geç gelen ve geldiğinde de ya uyuyan ya da iş yetiştiren anneşkosuna ilgilen(e)mediği için küsen Ege'nin kalbini geri kazanacak hediyeler ne olabilir diye yardımcı siteler oluşturulsun.

6. Gecenin bir saati çalışmak zorunda kalan zavallı ve de hasta insanlara diğer blogtaki arkadaşları sadece yaptıkları leziz yiyeceklerin fotograflarını göstermesin, motivasyon amacıyla bir de sıcak sıcak evlerine getirsin! (Şansımı çok zorluyorum değil mi?) :)

7. Antenia (?) Banderas her gün film çeksin ve her gün bunlar yayınlansın.

8. Bu süreci atlatmak için durmadan içtiğim ve "kötü alışkanlık" dediğim içecekle ilgili kampanyadan Audi bana çıksın.

9. Rüzgar varken dışarı çıktığım anlarda şapka takmam gerektiğini biri mutlaka bana hatırlatsın.


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.


14 Şubat 2010

İki Dilde Aşk


Benim için son 10 yılın en güzel filmi. Hatta şu ana kadar izlediğim filmler içinde en güzeli.

Oyunculuk, çekimler, senaryo..herşey çok başarılıydı.

Çok sempatik ve yakışıklı ama engelli bir erkek olan Onur ile deli dolu, dobra ve güzel Zeynep' in hikayesi.

Duygusal bir film ama öyle sizi salya sümük ağlatacak sonra da unutup gideceğiniz bir film değil. Olaylar yapay bir duygu sömürüsü ile verilmemiş. Her iki tarafın yaşadığı aynı mesafeden yansıtılmış. Örneğin Onur'un Zeynep'in arkadaşları ile dışarda yaşadığı yalnızlık hissini Zeynep Onur'un arkadaşları ile dışardayken yaşıyor. Ama bunu seyirciyi duygulandırmak için yapmıyor veya sahnelerde oyunculara gereksiz şekilde duygu vurguları yaşatmıyorlar. O an aklınızda olan "Ben onun yerinde olsam bende öyle hissederdim" şekilde doğal bir tepki oluyor. Ama yıkılıp kahırlanmıyorsunuz. Sadece doğal duyguları izliyorsunuz.

Ne yazık ki ülkemizde engelliler bir çok anlamda ikinci hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar. Her zaman misafirperver ve dost canlısı olan insanımız, konu engelli birine gelince anında değişiyor. Evet, uzaktayken herşey çok güzel. Engellilere dair bir haber gördüğümüzde ya da bir engelli ile karşılaştığımızda hemen duygulanıyor elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ama iş onlardan birini hayatımıza ya da ailemize almaya gelince işte o zaman engel biz oluyoruz. Filmde buna da gönderme var ama aynı hassasiyetle engellilerin ailelerinin yaşadıkları da anlatılıyor. Onlarda hepimiz gibi sevdikleri birinin acı çekmesini istemiyor ve özellikle de bu acının engelinden dolayı yaşanmasını istemiyorlar. O yüzden fazla korumacı ve şüpheciler belki de. Geçi haksız da değiller.

Onur' un engelline rağmen ikili her aşık gibi bir ilişki yaşıyorlar; birbirlerine destek oluyorlar, seviyor seviliyorlar, sevişiyor öpüşüyorlar, alışveriş yapıyorlar, kavga ediyorlar, birbirlerini dinliyorlar...Kısaca her ilişkide olan şeyleri her ilişkideki kadar yaşıyorlar.

Onları izlerken şunu düşünüyorsunuz: "Olmazzz" denilen birini sevmek. Sadece farklı olduğu olduğu için birini sevmeyecek miyiz? Farklılar diye insanlar yalnızlığa mı itilmeli?

Elbette bir engelli ile yaşamak her iki taraf içinde zor oluyor kimi zaman. Bu anları filmi izleyenler bilir, izlemeyenlerde sahneyi görünce anlayacaklar. Hele bir son sahne var ki içinizden arkanı dööönnnnn diye haykırıyorsunuz. Ama her ilişkide zorluklar yok mu? Onlarda kendi zorluklarını aşmak için bir arada mücadele ediyorlar.

Senaryo Onur' u da oynayan Mert Fırat' a ait. Bu kadar güzel bir senaryo yazdığı için kendi adıma minnetarım. Sadece bir konuya değil bir çok konuya yer vermiş. Örneğin Emre Karayel' in oynadığı Aras karakterinin çalışanları motive edici (?) tavırları iş dünyasının karanlık yüzü. Ayrıca çağrı merkezi çalışanı dediğimiz ve yetkililere ulaşamayınca köpürüp bir dolu laf ettiğimiz çalışanların sorunları da dile getirilmiş.

Mert Fırat filmde belli bir iki sahne dışında hiç konuşmuyor (ki bunlarda alışılmış konuşmalar değil) ama tabiri caizse oyunculuğunu konuşturuyor. Zaten ağzını açmasına gerek bile yok, gözleriyle size konuşuyor. O gözler ve mimikler her şeyi o kadar güzel anlatıyor ki. Kapalıçarşı'daki karakterle alakası yoktu (ki orada da başarılı buluyorum). Çok ama çooook beğendim. Çok doğal, çok içten ve çok başarılı.

Saadet Işıl Aksoy' un oyunculuğunu ham bulurdum dizilerde. Ama bu filmde çok beğendim. Çok doğal ve çok güzel oynadı Zeynep'i. Belki de daha önce izlediğim roller kötü tercihlerdi. Rolünde sırıtmamış, güzel olduğu kadar iyi bir oyuncu olabileceğini göstermiş.

Filmin müzikleri de çok güzel seçilmişti.

Görüntü kalitesi harikaydı, alıştığım Türk filmi fluluğu yoktu. Yabancı filmlerin kalitesinde hatta daha bile iyisiydi.

Ben çok ama çok beğendim.

Açıkçası duygusal film sevmediğim için "acaba gitmesem mi?" diye düşünmedim değil. Ama iyi ki gitmişim. Zırıl zırıl ağlatmadan, irrite etmeden, anlık duygusallık yerine mantıklı duygusallıkla konunun hakkını vermiş bir film.

Benim gibi son dakikaya kadar izlememiş olanlara tavsiye ederim.

İzleyin ve böylece bol küfürlerle prim yapan, sanatsallıktan uzak sadece ticari kaygılarla çekilmiş filmlere en güzel cevabı böyle yetenekli sanatçılarımızı ve sinema emekçilerimizi izleyerek vermiş oluruz.
Bu arada film Türkçe altyazılı. Bu detaya dikkat etmeleri ayrıca hoşuma gitti. Yapmacıklıktan uzak olduğunu bir kere daha göstermiş oldu.

13 Şubat 2010

Bir İtiraf


Öncelikle hemcinslerimden özür diliyorum, bu belki de sizi kızdıracak bir yazı.


Ben sevgililer gününe inanmıyorum ve de kutlamıyorum.


Sanmayın ki BHA unutuyor vs de ben kendime kılıf buluyorum. Alakası yok! Tam tersi o benden duygusaldır ama ikimizin ortak tercihi "tüketim günü"nü kutlamamak şeklinde.


Herşeyden önce şu güzel cümleyi unutmayalım:


Güzelliğin beş para etmez şu bendeki sevda olmasa!


Aynen böyle. Ne fiziki güzellik, ne alınan hediyeler/yollara dökülen çiçekler/giyilen kıyafetler/sürülen kokular, ne kulağınıza söylenen tatlı nameler beş para etmez eğer ki o kişiyi sevmiyorsanız. Sivrisinek vızıltısı gibi gelir herşey ve malum, sinek küçüktür ama mide bulandırır.


Biz bu olaya harcayacağımız saçma sapan zamanı ve de parayı daha güzel şeylere harcamayı tercih ediyoruz.


Eğer biri size sevgisini yılda sadece bir gün gösteriyorsa...pardon da, hala neden hayatınızda???


Neyse, kimsenin işine burnumu sokmam. Bu sadece kişisel fikrim.


Hepinize her gününüzün sevgililer günü olmasını diliyorum. :)


Hep sevgiler...hep güzellikler!


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.


CumCum


Herkese kocaman ve de ennn güneşlisinden, ennnn gülücüklüsünden bir günaydın! :D

Sabah neşemiz bol olsun.

Aslında şu anda ağıtlar yakıyor olmam lazımdı çünkü:

1. Uyanmam gerekenden 2 saat geç kalktım.

2. Bütün programlarım 2 saat gecikti.

3. Ve bugün çok yoğunum!

4. Okumam gereken yaklaşık 500 sayfa var! Hi hooo hooooo (Dikkat 7 yaş üzerini bu cümleden uzak tutunuz çünkü az önce okuduğunuz cümle delirme efekti katkılıdır)

5. Aynı anda hem kuaföre, hem gelecek misafirime hem de başka bir randevuma nasıl yetişeceğimi bilen var mı? Evet evet, bende aynısını düşündüm. Şu an beni laboratuarda kopyalıyorum! :P

6. Okumam gereken 500 sayfanın dışında (hi hoooo hoooo) okumam gereken bir 150 sayfada ayrıca var! Aman de ne güzel...

Liste aynen bu tür motive edici cümlelerle (!) devam ediyor.

Hepsinin farkındayım. Şu anda ellerimi havada sallayarak "aaaaaaaaaaaaaaaaaa" çığlıkları içinde evin içinde deli gibi koşturmam lazım. Ya da aynen yazı fotografı gibi olmam lazım! (Kullanılan fotograf internetten alınmıştır)

Peki ben ne yapıyorum? Sakin sakin oturuyorum bu bir! Elimde kahve fincanım, CNBC-E' de Madagaskar Penguenleri' nin maceralarını izliyorum. Bu da iki!!

Hayat kısa neden kendimi strese sokayım? Nasıl olsa bir şekilde hepsini yaparım. Bu dünyada ne yarım kalmış ki? :)

Sizlere de stressiz, neşeli ve bardağın dolu tarafının bol olduğu bir gün dilerim! ;)

11 Şubat 2010

Pippi Uzunçorap


Ahhhh neden bitttin seeennn?? Son sayfayı gözlerim yaşlı okudum. :(

Nasıl da keyifli nasıl da eğlenceli bir kitaptın.

Sevgili Pippi Uzunçorap, son zamanlarda okuduğum en keyifli karakterlerden birisin sen. İnsanüstü yeteneğinle herşeyi ve de herkesi tek elinle havaya kaldırmanı mı sevsem yoksa cehaletinden olayları "farklı algılaman"ı mı? İkincisini daha çok sevdim sanırım, özellikle okulda verdiğin tepkilere bayıldım.

Aslında ne masum ne iyi niyetli bir çocuksun. Ama "alışılmışsın dışında" olduğun için herkes sana kötü gözle bakıyor. Gerçi bu yıldırmıyor seni ve tüm yapılanlara en cömert halinle teşekkür ediyorsun.

Hayal dünyasında yaratılmış en aykırı ve de en masum karakter sensin. Hırsızlara davranışını unutmak mümkün değil.

Annesi melek, babası siyah adamların olduğu bir adada kral kaç çocuk var ki? Kaç tanesi çillerini güneşlendirmek için piknik yeri arar? Peki kaçı yemek yapma konusunda senin kadar beceriklidir? Koskoca villayı tek başına çekip evirmek kolay mı Pippi?

Biliyor musun, seni şimdiden çok özledim. Keşke maceraların bu kadar çabuk bitmeseydi. :(

Umarım kısa süre sonra tekrar buluşuruz. O zamana kadar Bay Nilsson'a ve atına iyi bak. Annika ve Tommy' e de selam söyle.

10 Şubat 2010

Gremlinler




Yıllar önce izlediğim bir filmdi. Aslında bir seriydi bu.


Kimi zaman komik kimi zaman ürkütücü sahnelerle ekran başına çivilenmiş izlerdik.


Bilmeyenler için anlatalım:


İlk filmde dünya tatlısı bir canlıyla, şeker mi şeker bir Gremlinle, tanışırız.


Koca koca gözleri, hüzünlü masum ve sevgi doludur.


Parlak tüyleri ile göz doldurur.


Sahibi (ya da arkadaşı) bellediği kişiye uysaldır, mırıldar durur. O üzüldü mü üzülür, sevindi mi sevinir. Ay kıyamam, ne dostcanlısıdır bunlar yaa!


Hani bir ara modaydı ya Furbyler işte aynen onlar gibi, böyle sımsıkı sarılası yaratıklardır.


Ancak...Ah işte her güzelin bir kusuru vardır demezler mi kuzum? Bunun da var. Gerçi öyle çok önemli bir şey değil; eğer saat 12'den sonra su ve yiyecek verirseniz bu dünya tatlısı yaratığın asıl yüzü ortaya çıkıyor.


Ya yaa...İşte ortaya çıkan aynen bu:



Kocaman ve sipsivri dişler, pürüzsüz deri yerine kalın ve dikenli bir deri, şeytani bakışlar...Aman aman! Evlerden ırak!!!


Gerçek yüzleri ortaya çıkınca da kendine yemek veren, onu seven eli koparan bir tip bunlar.


Uzun zaman oldu izlemeyeli. Ama yakınlarda sağolsun bir "fragman" gördüm, aklıma düştü.


Kimbilir belki çok sevdiğim birini çağırır pizza eşliğinde birlikte izler, eski günleri yadderiz. :)


O zaman size daha detaylı daha güzel yazarım.


Not: Aslında filmlerin girişinde bir açıklama olur "olayda geçenler tamamen hayal ürünüdür" diye...cıkk! Siz bu filme iyi bakın. Bir gremlinin karşınıza ne zaman çıkacağı belli olmazmış, yaşadım öğrendim. Ben buraya bir fotografını koyuyorum, etrafınıza daha dikkatli bakın ve görürseniz hemen oradan kaçın!!! :)



7 Şubat 2010

Ahlaksızlar


İğrençsiniz siz ya! Gerçekten insanlığınızdan utandım. Yazıklar olsun.
Radikal' de çıkan haberi buradan okuyabilirsiniz.

Değişiklik


Okuma günlüğümde ufacık bir değişiklik yaptım. Ortadoğu her ne kadar zevkle okumaya başladığım bir kitap olsa da bir yandan Çankaya, diğer yandan o...nasıl derler, biraz üstüste olmuştu. Bende onun üzerine araya bir başka kitap alayım dedim.

Son siparişlerim arasından onu seçtim bende.

Bakalım, değişikliği henüz yaptığım için yorum yapamıyorum.

Yarın yazarım. Belki bitirmiş bile olabilirim. ;)

6 Şubat 2010

Şubat Ayı Etkinliği: Eller Havaya


Aslında aralıktan bu yana "ayın etkiliği" kısmı oluşturmuş durumdayım ama hala yayınlayamadığım için şubat ayından başlıyorum.

Efendim, dün eller havaya yaptık!

Etkinliğe bakar mısınız:Ohhh şakkıdı şukkudu modunda.

Aslında etkinliğimiz minyatür sergisi olacaktı ama biz ona gidinceye kadar bitecek galiba. Gelecek cumartesi son şansımız!

Heni olurda kaçırırsak diye biz efendi gibi bir etkinlik yapalım dedik (?) sanatsal olduğu kadar sosyal bir etkinlikte olsun dedik. Yaklaşık 20 bayan bir araya geldik (bütün kızlar toplandık...toplandıkkk...toplandıkkk!) şarkılarla başladık, horon teperek bitirdik.

Aşina' da felekten bir gece çaldık. Çoook da keyif aldık: dostlukları tazeledik, kahkahalar attık doyasıya, birbirimize muzurluklar yaptık, şarkılardan fal tuttuk, diğer masalardakilerin dedikodularını yaptık, iddialara girdik, "gelecek seans" fragmanlarını konuştuk, fotograflar çektirdik..kısacası Derya Bey ve Ali Kemal Bey'in ortağı olduğu Aşina Restaurant'ta huzurlu ve güvenli bir ortamda güzel bir gece geçirdik ve anın tadını çıkardık.

Unutmadan söyleyeyim sonrasında ağırlaşan gözkapaklarıma rağmen, sabah 5'e kadar 102 oynadık. Ve ben ilk oynayışım olmasına rağmen 2. oldum.(Toplam oyuncu sayısı 3 idi) :)

Az olsun öz olsun, hepsi benim olsun!!


Not: Kullanılan resim internetten alınmıştır.

5 Şubat 2010

Şaşkın

Ey Hayat!

Hala beni şaşırtabiliyorsun, "Yok canımm?!" dedirtebiliyorsun ya...demek ki yaşıyorum!

Artık "senden bunu beklemezdim" demiyorum, herkesten herşey beklenir.

Artık "üzgünüm" ya da "haklısın" diyen oldu mu, biliyorum ki aslında "yanlışsın ama şimdilik susacağım, yarın öbür gün ben bu konuyu ısıtır üste çıkmaya çalışırım" demek istiyor.

Sen elinden geldiğince insanların ayağının altına dünyaları sersen, geceli gündüzlü onları düşünsen anlamı yokmuş; onlar için onların istediği bir şeyi, onlar istediğinde yapman önemliymiş ve ancak o zaman yaparsan "cici" oluyormuşsun. Geneli kim takarmış şekerim?

Karşındakini dinleyebilmek en sinirli olduğun anda bile geçmişi düşünerek kendini kontrol edebilmek önemli değilmiş, Açıp ağzını yumacakmışsın gözünü...olsun bitsin!

Belki karşındaki olay büyüyüp geri dönüşsüz hale gelmesin diye terbiyesinden susuyorsa, sen bunu "bak ağzını açıp cevap bile veremedi" gibisinden yorumlayacakmışsın.

Ve en önemlisi, dostlarını bu zamana kadar yaptıkları ile değil son dakika ne yapmadıklarına bakıp değerlendirecekmişsin.

Sanmayın ki birilerine gönül koydum. Benim bu tür tepkilerle kaybedecek zamanım yok. Demiştim, sildim mi silerim geri dönüşü olmaz.

Ben sadece tecrübelerimi paylaştım. Derseniz ki, sen bundan sonra böyle mi yapacaksın? Hayır. Ben bu şekilde davranamam, bu davrananların ayıbıdır. Ben hayata şaşırmaya devam edeceğim. Kimbilir daha kaç kez... :)

Hepinize güzel ve keyifli haftasonları dilerim.

4 Şubat 2010

Mutluuuuuu


Gonca geldii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii Gonca geldiii


Son 6 saattir ağzımdan başka şey çıkmıyor. :)

Havalarda uçuyorum. Zıp zıp zıplıyorum çünküüü Goncam gelmişşşş! :D

Gerçi Gonca'nın gelişini resmi olarak 2 saat kadar önce öğrendim ama öncesinde Gökçe'ye telefon açıp "Ben sana diyeyim; Gonca gelmiş!" dedim.

Detayları anlatmıyorum çünkü Gonca sinir oldu bize. Neden olmasın ki? Kızcağız sürpriz yapmak için en saf düşünceleri ile planlar yapsın, insanlardan yalanına ortaklık etmelerini istesin sonra Sevgi ile Gökçe saniyesinde olayı çözüp bir de birlik olup onu işletsin!

Hi hiiii....

Ne yazık ki sevgili dostum sadece 48 saatliğine burada olacak. Ama olsun, buna da şükür!

Ben şarkıma dönüyorum izninizle: Gonca geldiii

:)


3 Şubat 2010

IPad Ve Bir Grup Sıpa


Eyyy Romalılarrrr

Aziizzz halkımmmm

diye başlayan bir e-posta attım hayatımdaki ennn özel dört adet sıpaya!

Dedim ki "Duydum ki bu sene 22 (?!) oluşumu nasıl kutlasak, neler yapsak, acaba ayaklarını mı yıkasak diye ortalıkta fır dönüyormuşsunuz. Bende size bir yardımım dokunsun istiyorum ve de işte bunu alabilirsiniz diyorum. Ve boool booolll size dua okuyorum hem varlığınız için hem de dolar artmasın da alabilin diye"

Sonra...sonrasında bir açtı telefonu "kelin merhemi olsa önce kendine IPhone alır be! Utan utan, IPhone una ve de boyuna posuna bakmadan el kadar çocuktan neler istiyorsun.Tuuuu" dedi kapadı. (Gökçem söylediklerini birazzcık çarpıtmış olabilirim!Böyle demesende demekten beter ettin!) :)

Diğeri taaa Norveçlerden mesaj atıp "ayol asıl siz bana bundan alın ki sizi affedeyim, geçen sene doğumgünümü unutmuştunuz terbiyesizler" dedi.

1 numaralı kardeşi arayıp "E ben sana mektup yazdım? Hani cevabı?" dedim. İşyerine 200 usd yi geçen bağlantılı mailler gelmiyormuş!! Ba baaa baaaa! Ha haaayyt dedim ve hemen ev adresine gönderdim. O gün bugün kendisinden haber alamıyorum?!

2 numaralı kardeşe pazar günü sordum cevap "dikkate bile almıyorum!" oldu.

Bu yeni nesil nedir yaaa? Cııkkk cıkkk...Hiç terbiye saygı kalmamış. Yeni bir sıpa grubu istiyorum, duyurulur! E bir gün sizde İzmir plaka takacaksınız! Hıhh!

(Sevgi çeneyi havaya diker, hışımla arkasını döner ve sahneyi terk eder)

Ben Ve Mim (2)


Evet gene ben ve gene benden 7 şey! Meğer İmgeciğim'de beni taa ne zaman aynı mimle mimlemişte ben devamsızlıktan görmemişim.

O zaman ne yapıyoruz? 7 bilgi daha yazıyoruz.

1. Pinokyo kolleksiyonum var

Şimdilik kendi çapında bir kolleksiyon. Prag'dan aldığım Pinokyo ile başladı, ardından İtalya - Bulgaristan ve hatta Oyuncak Müzesi ile devam etti. Halen çalışmalarımız devam ediyor. Önümüzdeki aylarda Norveç var. Bir gün fotograflarını koyarım.

Neden Pinokyo derseniz...inanın en ufak fikrim yok. Zaten biriktirmeye başlıyorum diye başlamadım, öyle denk geldi. Şu an birbirinden farklı Pinokyolar evimizi süslüyor. Belki renklerinden, belki masalın sonundan dolayı. İnanın gerçekten sebebini bilmiyorum.

2. Bir kolleksiyon daha: Yurtdışından toplama "buzdolabı süsleri" kolleksiyonu

Ben buzdolabına asmıyorum bu "magnet" denen süsleri. Altlıklar aldım, sanki tabloymuş gibi dizili tutuyorum. Bazen elimde kahvem karşılarına geçip anılarımı tazeliyorum.

3. Saçlarımı kestiremiyorum

Yakında üzerine basıp düşeceğim! Tamam biraz abartmış olabilirim ama herşey bir gün Ekin' in "Bak düğünüme bu saçlarla gelme, uzat öyle gel" demesiyle başladı. O zaman uzatamıyordum, şimdide kestiremiyorum. Hatta uçlarındaki kırıkları aldırmak ifadesi benim için 0.000001 cm kestirmek anlamına geliyor ki bu da hem benim için hem de kuaför için nasıl bir strestir tahmin edemezsiniz!

4. Galiba yeşil renge taktım

Yıllarca mavi renge takıntılı dolaştıktan sonra son 5 yıldır elimi neye atsam yeşil olanı seçmiş oluyorum. Gerçi tüm renkleri severim ve bu renkli kişiliğim kıyafetlerime yansır; en ciddi ve de grili kıyafetlerde bile aradan bir renk cümbüşü (örneğin kıyafete tamamen uyumsuz ve cıvıl cıvıl küpeler) çıkıverir.

5. Van Gogh (bakınız: internetten alınan yazı resmi)

Küçükken annem bana Van Gogh okurmuş. Bende minik ellerle resimleri severmişim. O bilgiler beynime nasıl işlemişse yıllar sonra "Bu şu şu eseri değil mi? İyi de ben bunu nerden biliyorum? Herhalde bir yerde okudum!!" derken annem gelip durumu anlattı. O zamandan beri bir takıntı olmuş Van Gogh ve renkleri. Sanırım önceki maddedeki mavi takıntımda buradan geliyor.

6. Yağmur ve kar

Sonbahar çocuğu olduğumdan mıdır nedir, kar veya yağmur yağdığında (ve de öncesinde) herkes bunalım olurken ben daha da neşeli olurum. Böyle hava gıpgri bulutlarla dolsun, hatta kararsın iyice...ohhh nasıl da güzel olur. İçim açılır resmen!

7. Bir önceki maddeden sonuç: Ben asi koyunum!

Herkes gider Mersin' e ben giderim tersine!! :D

2 Şubat 2010

Ben Ve Mim :)


Tamam tamamm! Devamsızlıktan aldığım cezalar boyumu geçti. Koşar adım geldim bende. Bundan sonra da düzenli devam edeceğim, inanmayan yarın buyursun!! :)

Mimim gelmiş, bende geldim. Sevgili Neclacığım' ı mimlemişler o da beni mimlemiş. 7 maddede kendimi anlatacağım.

****

Uff...Siz görmediniz ama kaçıncı silişim bu.

İnsanın kendisini anlatması zordur ya, cidden zormuş. Özele girmeden kendini anlatmak ise facia!

Peki, bir daha deneyeyim:

1. Okumadan duramam

Bunu görmüşsünüzdür zaten. Okumaya hevesli bir çocuk olarak doğmuş, okuma öğreninceye kadar annemle babamı yemiş bitirmiş (onlarsa inatla yaşıtlarımla öğreneyim diye uğraşmışlar ve başarmışlar), kütüphane tepelerinde büyümüş ve de şu ana kadar ömrünü okuyarak geçirmiş bir insanın. Ama bazıları gibi "ay bir okurumm birrr okurummm" demekten ziyade benimkisi yemek içmek, nefes almak gibi bir şey.

2. Gezmeyi çok severim

Sırtıma çantamı takayım, kulağımda müzik bol bol gezeyim, fotograflayayım, sergilere-müzelere gideyim...Ohh! Benden daha mutlusu yok!

3. Birazcık (?) düzen takıntılıyımdır

Bunu açmaya gerek yok sanırım, soru işareti yeterince net anlatıyor.

4. Kalabalığıda yalnızlık kadar severim

Yalnız kalmaktan hoşlandığım (hatta çok sevdiğim) kadar kalabalığıda severim.

Bu durum madde 5 ile ilgili sanırım.

5. Bukalemun gibiyim (bakınız: yazı fotografı)

Hangi ortama girersem gireyim ya da nereye gidersem gideyim, bir bakarsınız ki 10 dakika sonra oralarda yıllardır yaşıyormuşum gibi olmuş. Bazen diyorum altımdan zemini çekin Nepal' i koyun, ben aynı! Onu alın Somali' yi koyun ben gene aynı! 10 dakikada geyik yapacak grubumu oluşturmuş olurum! :)

Ha diyelim ki kimseyi bulamadım, o zamanda kendi kendime eğlenmeye başlamışım demektir. Bunun nedenleri doğal olmam ve değişikliklere kolay adapte olmam.

6. Çok şeker bir insanımdır ve herkesle iyi geçinirim.Amaaaa...ola ki karşımdakini sildim o zaman bitti işte.

Birini sildiğim zaman, ki inanın o ana kolay gelmem ben, öldürseniz dönmem. Çünkü bu öylesine alınan bir karar değildir. Zorlamış ve sabrımı haddinden fazla sınamıştır. O andan itibaren o yoktur benim için. Ne yaparsa yapsın zerre umursamam. O hiç var olmamış, hiç yaşamamıştır.

7. Durmadan söylenen ve harekete geçmeyip sadece bıdıyan insanlara dayanamam.

Hayatımda yakınımda ne olursa olsun etrafımda enerjimi düşürecek, beni dibe çekecek insan istemem. Dostumda düşmanımda zeki ve (kendince) verimli olmalı. Aptal şeylere ve insanlara, basit kafalarla plan yapanlara tahammülüm yok. O zaman otomatik olarak madde 6 uygular ve "O kimdi??" derim.

Benden bu kadar. Zor oldu ama çok özele girmeden yazabildim.

Bende bu mimi yazmak isteyen herkese gönderiyorum. Hadi bakalım tıkırdayın! :D