30 Ocak 2010

Dünya Vatandaşı


Nerden başlasam nasıl yazsam bilemiyorum.

Yazarımız O.Henry, asıl adıyla William Sydney Porter, oldukça çileli bir hayat sürmüş. 1896 yılında, 34 yaşındaki genç William zimmetine para geçirmekten hapse mahkum olur ve Honduras' a kaçar. Karısının ağır hastalığı nedeniyle ve ölümünden önce yanında olmak için geri geldiğinde tutuklanıp 3 yıl hapse mahkum olur. Cazesını çekerken hikayelerini yazar. Hikayelerindeki kişilere de hapishane dostları esin kaynağı olur.

Belki de hikayelerinin bu kadar etkileyici olmasının nedenide budur. Yazar 1910' da ölmesine karşın hikayeler geçen yıllara yenilmemiş ve yenilmeyecek gibi görünüyorular. Her an görebileceğiniz, duyabileceğiz ve hatta yaşayabileceğiniz olaylarla-kişilerle, zamana ya da mekana bağlı kalmadan okuyucuyu avcunun içine alıyor.

Birbirinden güzel 22 hikaye. Hangisini en çok beğendim diye uzun süre düşündüm ama seçmek zor oldu. İllah seçmem gerekirse daha önce bahsettiğim iki hikayesi (Müneccimin Hediyesi ve Son Yaprak) hariç:

Blackjackli Alıcı

Hırs Tanrısı ve Aşk Meleği

Ikey Schoenstein' ın Aşk Süzgeci

Büyüleyici Profil

Kızıl Şef'in Fidyesi

ilk aklıma gelenler. E zaten 7 tanesini saydım bile! :D

Her hikaye ayrı bir dünya, her birinde trajikomik durumlar, her birinde sürpriz sonlar.

Çok sevdim çoook.

Keyifle okumanızı dilerim.

28 Ocak 2010

İşkolik Kedi

On yüz bin baloncuk kadar kahve içtikten sonra....


İşe yarın böyle gideceğim sanırım. Çoookk çalışmam lazımmm çoookkk....

:)

Çokluk



İşte ben!


Son zamanlarda oraya koş, buraya koş, şunu yap bunu yap...derken bir baktım (genlerim gereği) bende biyonik kadın olmuşum! Ama hepimiz öyle değil miyiz eyy hemcinslerim?


Maşallahımız var aslında, her yere her şeye yetişiyoruz.


Ev işleriydi (ki annemin hakkını yemeyeyim işlerimi kolaylaştırıyor, misal eve geldiğimizde soframız hazır oluyor), gelen giden misafirdi, işte koşturmacaydı, eve iş taşımaydı derken aaaa o da ne? Kollarımın sayısı artmış, resmen Tanrı Vishnu olmuşum! :D




Bak az önce 2 kol daha çıkardım, böylece size yazabiliyorum.


Ama çevirmem gereken yazılar var. Bir saate kadar 2 kol daha çıkcak demek ki! Ve de yeni bir kafa!! :D


Bembeyaz olmuş yurdumun her köşesindeki dostlara sevgiler :)


Not: Düdük insan, başta sen olmak üzere yurtdışında olanlara da sevgiler. ;)




24 Ocak 2010

Sayfalarda Hayatı Bulmak Bu Galiba


Bugün sadece kitap okuyorum. Hem de çoook keyifle!

İyi ki O.Henry' nin kitabını almışım. Bir insan sonu sürprizle biten bunca hikayeyi nasıl yazar? Trajedi ile başlayan kimi hikayelerde bile son satırlar beni gülümsetebiliyor. Tarzına hayran kaldım.

Kısa kısa, birbirinden şirin 24 hikaye...Her biri hayatın içinden, insana dair. Okudukça keyif alıyor okudukça hayatı daha da seviyorum. Üstelik ikisi tanıdık çıktı:

1. Uzun güzel saçları olan karısına beğendiği tarak setini almak için baba yadigarı altın saatini satan adamla kocasının bu güzel saatini koyması için o güzel ve uzun saçlarını satıp kılıf alan kadının hikayesi...Trajedi gibi gözükse bile sonunda umudu hissettim. Aslolan sevgi ve fedakarlık gerçekten.

2. Ömrünü ağaçta asılı yapraklara bağlayan ve son yaprakta öleceğine inanan kız ile sırf o hayata tutunsun diye yağmurlu bir günde dışarı çıkıp ağaca yaprak çizen yaşlı ressamın hikayesi. Ki adamcağız hastalanır ve ölür. Gene trajedi gibi gözükse de benim bakış açım bu ressamın hayatının eserini yaptığı ve başkasını mutlu etmek için kendinden fedakarlık yaptığı şeklinde. Bunlarda insanı insan yapan özellikler değil mi?

Bu hikayeleri açıkça yazdım çünkü bildiğiniz hikayelerdir mutlaka. Ben farklı yerlerde okumuş ve hatta ikincisini tiyatro oyunu olarak vaktiyle TRT'de izlemiştim ama O.Henry'nin olduğunu bilmiyordum.

Neyse, ben kitabıma dönüyorum. Bakalım yazar insana ve hayata dair başka ne hikayeler anlatacak. :)

Keyifli ve güneşli bir pazar diliyorum.


Not: Bu aralar gene bloglarınıza devamsızlık yapıyorum ama gözlerim uzun süre ekrana bakmaktan pek haz etmiyor. Bende kendilerine izin verdim. Topluca okuyacağım. Ay bir de bende size limon aromalı yaban mersinli kekimi anlatacağım!! :D

Not 2: Kullanılan bu güzel fotograf buradan alınmıştır.

23 Ocak 2010

Macera Dolu Amerika




Gökçem Amerikalardan geri döndü. Ne kadar özlemişim yaa! Kendisi sadece 2 hafta yoktu ama ben anladım ki bu deli kızlar hayatımda olmadan hiç bir şeyin keyfi kalmıyor. Kısmetse Goncamda gelse de tam olsa neşem.


Neyse, gecenin şu saatinde duygu seli olmasın. Zaten her konuşma ve e-posta fırrklamalarla bitiyor. Geçen sene daha beterdi, 3 farklı ülke 3 farklı şehir. Buna da şükür yani.


Gökçem hayatının ilk yurtdışı gezisini ve de ilk uçak seyahatini aynı tatilde yaşadı, bunlarla da yetinmedi yeni yıla Times Meydanında girdi sosyetik zilli! :D




"Ben hayatta yurtdışına gitmem, ne gerek var" diyen kırk yıl düşünse bir yılı yurtdışında hem de çok popüler bir mekanda bitireceğini düşünmeyen arkadaşım yeni yıla sürprizle girmiş oldu. Dilerim hayatı hep böyle sürpriz güzelliklerle geçer.


Gelirken ne getireyim dedi, bende illah bir şey alacaksa Hürriyet Abidesi'ni ve bir magnet getirmesini istedim. Ama benim için en önemlisi boool booolll gezmesi ve de eğlenmesi idi. Kısacık zamanda olsa bu isteğim gerçek oldu; ailece hasret giderdiler, gezdiler ve sağlıkla yeni yıla girdiler.


Ben o kadar rica ettiğim halde tabii ki eli kolu boş gelmemişti canım benim. İstediklerimin yanına çok şık hediyeler de konmuştu.


E ne diyeyim:


Amerikadan Gökçem gelmişşşş


Bende bir bayrammm havasııııı


:)

22 Ocak 2010

Korku Vadisi


Geçen hafta listemdeki kitaplardan birini daha bitirdim.

Yazan Sir Arthur Conan Doyle olunca konusunu tahmin etmişsinizdir. Hey gidinin şarlok holms amcası heeeyyy...Ne heyecanla izlerdik dizilerini / filmlerini. Kitabı sipariş verdiğimde yeni bir Sherlock Holmes' un çekildiğini bilmiyordum. Çekilmiş ve hatta gösterimlerde imiş. (Bu aralar dış dünya ile bağlantım bu kadar işte!!)

Kitabı aldım ve okumaya başladım. Kahramanımız oldukça ilginç bir vaka için (sanki normal vakalara bakıyorda!!) şehir dışına çağrılır. Malikane sahibi bir beyefendi çok vahşi bir şekilde öldürülür. Genç karısı ve genç ortağı baş şüphelilerdir. İkisininde gençlikleri olaya bir Behlül-Bihter havası katsa da tabii ki onlar daha edepli insanlardır!! :D
Ve tabii ünlü dedektifimiz sadece polis müdürüne değil bizlere de işaretleri okumayı ve olayı nasıl çözeceğimizi gösterir.

Kısaca alışılagelmiş bir macera olsa da aslında oldukça sürükleyiciydi. İşin kötüsü ben dizi film olarak da izlediğimi sayfalar ilerledikçe hatırladım. Ama gene de zevkle okudum.

Ancakdiziden farklı olarak hikaye 3 bölümden oluşuyordu. Ana hikaye benim bildiğim ve izlediğim hikayeydi. İkinci bölüm ise ana olaydaki kahramanın geçmişi ile ilgiliydi ki bu kısım kitabı çok daha cazip hale getirdi. Son kısım sonra neler olduğunu özetliyordu.

Kitabı elime aldığımda dedektifimiz gelecek olay sürecek sürecek süreeecekkk ve çözülecek sanmıştım. Ama böyle farklı olaylar olunca üstelik bu olaylar birbiriyle bir güzel bağlanınca (Goncamın deyişi ile:) "Pek bir hoşuma gittin sen!" dedim kitaba. :)

Eski günleri yaddetmek, gündemin boğuculuğundan uzaklaşmak isteyenlere, ipuçlarını bulabilir miyim olayı herkesten önce çözebilir miyim diyenlere ve kitap okumayı sevenlere okuyun diyorum.

Mim ya da Toz Pembe


Sevgili Öykü İnsanı beni taaa ne zaman mimledi ama ancak yazabiliyorum.

Genel olarak zaman problemim olduğu için mim kaldı kalmasına da aslında hemen cevap yazılabilecek bir mimde değildi. Buradan okuyunca neden kolay bir mim olmadığını göreceksiniz.

Aslını isterseniz dün gözlerim kapanıyor olsa da cevap yazmak üzere oturdum. Çünkü bir tek dün iş yoğunluğumdan gündemde ne var takip edememiştim. İçimden dedim ki "zihnim arınmıştır bugün, sakin kafa ile yazarım" ama gel gör ki hiç de öyle olmadı. Bir gün bile gündemi takip etmemek zihnimi dinlendirememiş:

Açlık grevleri

Azalan alım gücü

Artan masraflar

Dış politikada gerilimler

Darbe planları

O doğru bu yanlışlar

Sen şunu dedin ben bunu dedimler

Cinsel tacize / şiddete maruz kalanlar

Ay halkım sen salaksın dur ben sana olayı anlatayımcılar

Yok yok olay öyle değil aslında böyleciler

Darbeden ilk kurtarılacaklar

Darbeden oraya buraya savrulacaklar

Trafik kazaları

offff...daha devam edeyim mi? Etmeyeyim.

Edemedim de zaten.

Dün öylece Öykünün sorularına baktım durdum. Yazacak çok şey var, çoğu Öykünün yazdığı ile aynı.

Akademik hayatta yeni bir şey ya da mevcut olanı farklı söyleyebilmek öğretilir. Gördüm ki burada söylenecek yeni bir şeyim yok. Mevcudu ise farklı söyleyemiyorum. Herkesin yüreğinde aynı cevaplar var belki de. O yüzden ben şu an ne yazacağımı bilemedim.


Ve mimden ayrı olarak herkesten çok rica ediyorum, herşeyden önce bu karmaşa ve bu tartışmalar bitsin. Kimse kimseye kuşkuyla ya da kötü gözle bakmasın. Kimse yarın ne olacak diye endişe etmesin.


Bilmiyorum...Belki bu aralar fazla duygusalım. Yorgunluktan olacak...yoksa herşey toz pembe!


13 Ocak 2010

Repertuar


Sabah gözlerimi açtığımda kaşlar hafif kalkık uzaklara bakarak Erol Evgin'vari bir tarzla:

Ben imkansız aşklar için yaratılmışııımmmmmm

diyordu.

Ardından hazırlanıp çıkarken bu kez mikrofonu Fatih Ürek aldı eline ve "hobaaa...hobareyyyy" diyerek "hayyydiiiiii liii liiii liiiiiiiiiii lii liii liiiiiiiiiii li yaarrr" ı söylemeye bayladı. Hayır şimdi adama eşlik etmesem ayıp olacak diye bende bir yandan yürüyüp bir yandan eller havaya moduna geçtim.

Servise yaklaştığımda içimdeki işkadını beni yeni güne Zamfir'den bir parça ile hazırlamaya karar vermiş olacak ki müzik anında değişti. Flütün tatlı nameleri ile mest araçtan içeri girdim.

Ondan sonra bir sessizlik oldu ama o da ney? Bu kez dış dünyadan gelen sesler nedeniyle, ki kendisi Gülşen'den Bir An Gel, bir parça beynime yapıştı!!! İşe gelirken zihnimde tek "şip şaakk" kısmı kaldığı için saat 10' a kadar onu söyledim durdu. Tabii içimden, çevreme rahatsızlık vermeden!!

Şu anda ise "Muratgil'in damındaaannn hoopplayamadıımmm" çalıyor.
Acaba diyorum bu içimdeki müzikal canavarı eğitime göndersem ve de sahnelere mi sürsem? Maşallah benden çok parça biliyor.

Ben mi? Ben şu an kendi halimde Maksim'den Croatian Rhapsody takılıyorum. :)

10 Ocak 2010

Okuma Günlüğüm - 2


Bu aralar, yani Çankaya' yı bitirinceye kadar, ikinci bir okuma günlüğüm daha olacak.

Aslında Çankaya'yı sindire sindire okumak istememden kaynaklanan bu durum umarım sizi rahatsız etmez.

Az önce Sir Arthur Conan Doyle'dan "Korku Vadisi"ni bitirdim ve taaaa Sofya zamanından beri merak ettiğimi O.Henry' nin "Dünya Vatandaşı" isimli kitabına sarıldım.

Biraz tembellik yaptıktan sonra ona da başlarım. :)

Keyifli, huzurlu ve boool tembellikle geçen bir pazar dilerim. :)


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.

9 Ocak 2010

Glokom


Sevgi bugün ne yaptı?

Her zaman ki gibi sabahın köründe uyandı ama bu kez doktor randevusu vardı. Aslında 6 ayda bir gitmesi gereken randevusuna yurtdışı aktarmalı geldiği için yaklaşık 1.5 yıl geç kalmıştı. Ehü ehü....

Doktoru baktı ve klasik uygulamalardan sonra klasik sonuca ulaşıldı: Kireçlenmişim!

Sevgi bu duruma son 6-7 yıldır yaptığı klasik espiriyi (içinden) yaptı, "Calgon kullansam?He heee hee..." ama dıştan ciddiyetini bozmadı. Klasik bir gün oldu yani. :)

Sonra en sevdiği (?) kısma gelindi, kireçlenen yerler temizlendi ki buna şükür daha önce kireçler kiste dönüştüğü için operasyonla alınmışlardı. (Arkadaşlar gözkapaklarınızında oluşan kireç her ne kadar doktorların hastaları yolduğu kapı gibi algılansa da aslında sorun yaratabiliyor. İhmal edildiklerinde kiste dönebiliyor ve o kistler kıl testere ile kıttırrr kıtırrrr kesiliyor! Ve siz hissetmesenizde GÖRÜYORSUNUZ. Hayır ben uyarayım da korku filmi severim bana ne diyen mısırını alıp ameliyathaneye girebilir!!!Ancak benim yğreğim bir daha kaldırır mı bilemeyeceğim!!)

Sonra gözleri uyuşmuş, elinde 6 ayda bir kullandığı kireç sonrası temizlik ilaçları (adını ben koydum) eve döndü. Şimdi 6 saatte bir ilaç damlatıp özellikle bir ilaçtan sonra gözleri yandığı için bir iki saniye zıplıyor! :)

Özetle: Sevgi gayet iyi. :)

Haa, 6 ayda bir gitme nedenim kireçlenme değil glokom.

O yüzden bu yazımı ciddi bir hastalığı tanıtmak için hazırlıyorum.

Glokom, göz tansiyonu diye bilinen hastalık. Göziçi basıncının göz sinirlerinin zayıflatması ve görme kaybına neden olması diye kısa bir tanım yapabilirim. Bu nedenle sinsi bir hastalık, aniden ortaya çıkıp sizi kör bırakabiliyor.

İşinizi sağlama almak için, göz kontrolüne gittiğiniz zaman mutlaka kontrol ettirin derim. Eğer ailenizde varsa bu hastalık ırsi olduğundan sizde olma ihtimali çok yüksek. Hele ki babanızda varsa ve siz kız çocuksanız o zaman hemen doktor randevunuzu alın derim. Çünkü sizde olma olasılığı gerçekten çoook yüksek. Bende babadan miras almışım zaten. Ama benimki çok şükür tehlikeli bir boyutta değil ve 6 ayda bir kontrollerle kontrol altında tutuluyor.

Hepinize sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir pazarlar dilerim. :)


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.

Alice


Alice Harikalar Ülkesinde, benim için biraz hayalkırıklığı oldu aslında.


Kitabı çok merak ediyordum. Çünkü bir çok eserde Alice'e göndermeler vardır. Örneğin Pan'ın Labirenti bana Alice' i hatırlatmıştır. Ben masalı daha çok çizgi film olarak hatırlıyorum ve çok keyifliydi. Belki masalın içinde duvarda oturan asabi yumurtamız Bay Hamti Damti olmayınca sıkıcı gelmiştir.


Önce kitaptan bahsedeceğim. İçinde herşey mantık ötesi. Bu açıdan keyifli, hayalgücüne açık: flamingoların çelikçomak sopası olduğu, mantarların bir tarafının (ki mantarda bir "taraf" bulmak bile başlı başına hayalgücünüzü zorlar!!) kişiyi küçültüp mini mini yaparken diğer tarafının upuzun hale getirdiği, nargile içen mavi tırtılların (hmm....acaba hangi ırkı anlatıyor? büyüyüp güzel bir kelebeğe dönüştüğü için bir benzetme yapmak isterim ama onu da size bırakıyorum) olduğu değişik bir öykü. Ve görüntü açısından çoook güzel mizahsenler geliyor insanın aklına.


Ama...Ama' sı bazen okurken Alice' in diyaloglarından bunaldım. "Amma gevezesin ya bir sus da karşı tarafı dinleyelim be" dedim. O yüzden kıyıldığım anlar oldu. Hani Alice dışında diğer kahramanlar daha çok konuşsa daha keyifli olacakti benim için.


Gerçi Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim; bu konuşmalarda da çok güzel noktalar vardı. Mesela Vankara (Van ve Ankara kedilerinin karması olarak çevrilmiş aslında Cheshire olarak geçer masalda) kedisi ile Alice' in konuşmalarında çok keyifli yerler vardı:


...diye düşündü Alice ve sözünü tamamladı:"Lütfen söyler misin bana, burada ne yana gidebilirim?"


"Bu,gitmek istediğin yere bağlı," dedi Kedi.


"Neresi olursa olsun, önemi yok," dedi Alice.


"O zaman ne yana gitsen olur," dedi Kedi.


Alice, sözünü açıklamak amacıyla, "Yeter ki bir yere varayım," diye ekledi.


"Tabii varırsın," dedi Kedi, "yürümekten yılmazsan, bir yere varırısın elbet." (sf. 77)


Ama işte Alice'i çok geveze buldum. Belki yaşım büyük böyle bir kitap için!! ;)


Gelelim yazarına. Yazarımız Lewis Carroll, ya da asıl adı ile Charles Lutwidge Dodgson, tüm ailesi din adamı ya da asker iken o matematiğe ve mantığa gönül vermişti. Gerçi 19. yüzyılda ilk basımı yapılır yapılmaz kraliçe dahil herkes tarafından büyük merakla okunan kitabın dini, siyasi ve akademik dünyayı eleştirmek için yazılıp yazılmadığı da tartışma konusu olmuştur. Kitabın devamı olan "Aynanın İçinden" (muhtemelen Hamti Damti ile burada karşılaşacağım) de çok tutulmuş ve Alice' in hikayesi Esperanto dahil 30 dan fazla dile çevrilmiştir. Kitabın kahramanı Alice ise Lewis' in esinlendiği Alice Liddell isimli bir kızdır. Genç matematikçi küçük Alice' e keyifli anlar geçirtmek için masalını anlatmaya başlamış ancak bir süre sonra kitap haline getirilip basılmış ve tüm dünyada en popüler çocuk kitabı haline gelmiştir. Tabii şunu da dipnot olarak belirtmek lazım, yazarın Alice'e ayırdığı zaman ve küçük kızı fotograflamayı bir tutku haline getirmesi halen tartışılan bir başka konudur. (Kaynak olarak bakınız: K Dergi, 24 Kasım 2006, Sayı 8, sf: 8-9)


Şimdi heyecanla filmi bekleyeceğim. Bakalım Tim Burton amca nasıl yorumlamış Alice'i. Sanırım en çok da Deep kimi oynayacak heyecanındayım. :)


Not: Kullanılan resim netten alınmıştır.

...


Son zamanlarda nete girip bloga baksamda içimden yazmak gelmedi. Çünkü haftaya ve böylece yıla çok üzücü bir haberle başladık.

Çok sevdiğim ve yürekten abim saydığım bir büyüğümü kaybettik.

Şu anda gönlümden çok şey geçse de gördüm ki yazamıyorum.

Bir tarafım "neden" diye isyan ederken diğer yanım "ama artık acı çekmiyor" diyor. Bir yanım "zaten neden o? neden o bunca zaman hastaydı ki?" diye sorarken diğer yanım "herşeyde bir hayır vardır, mutlaka bunda da onun için bir hayır vardı. zaten Tanrı sevdiği kullarından çok uzun süre ayrı kalamaz yanına alırmış demezler mi?" diyor.

Tüm bu gel gitlerde sanırım metanetli tarafım daha ağır basıyor.

Üzgünüm, hem de çok üzgünüm. Ailemizden biri yüreğimizden bir parçayı alıp gitti.

Ama biliyorum ki güçlü olmam lazım. Çünkü o bizi böyle görmek istemez, buna çok üzülürdü.

Abiciğim, mekanın cennet olsun....

5 Ocak 2010

Adsızlara

Kaç zamandır başka arkadaşlarımdan da duyuyorum, bazı insanlar "adsız"lığın arkasına saklanarak yorum bırakıyorlar. Hatta kimisinin bu durumu hakarete vardırdığını, kimi zaman blog sahiplerinin bu tacizlerden rahatsız olarak durumu emniyet güçlerine yansıttığını ya da blogunu kapattığını da biliyorum. Özetle blog sahibi insanlar sırf kişisel görüşleri nedeniyle adını bile söyleyecek cesareti olmayan insanların tacizine uğruyor.
Bu durum benim başıma gelse ne yaparım diye düşünmüştüm. Öncelikle, elbette ki yazılanlara katılsın ya da katılmasın her yorum benim için değerlidir. Ancak yorumlarınız dikkate alınsın istiyorsanız benim tavsiyem isminizi de yazarak yorum yapmanız. Aksi takdirde, yorumlarınızı yayınlanmayacağım. Çünkü benim için bir anlam ifade etmiyorlar. Burada medeni bir ortamda bir grup modern insan aynı ve farklı fikirlerimizi / duygularımızı paylaşıyoruz. Kimsenin kişisel görüşü kimseyi ilgilendirmez. Seviyeyi koruyan, kişilere ve görüşlerine katılmasalar bile bunu insanca ifade edebilecek ve insanca tartışabilecek herkese blogumun kapıları açık. :)
Bunu neden yazdım? Bilmem...Belki de hani böyle adsız yorum yapacak olanlar varsa baştan bilsin istedim. :)
Hepinize güzel ve bol gülücüklü günler dilerim.

3 Ocak 2010

Alice Harikalar Ülkesinde


Yılın ilk kitabı! (Gölgesizler'e geçen sene başladığım için sayılmaz)

Geçenlerde sipariş ettiğim 13 kitaptan biri de "Alice Harikalar Ülkesinde" idi. Hem klasiklerden olduğu için, hem de yakında filmi gösterime gireceği için onu seçmiştim.

Ama okurken uykum geldi. Aynen Alice gibi bende uyuyup kalacak ve harikalar diyarında dolanacağım sanırım. :)

Kitabı okurken filim daha da merak ettim. Gerçi hikaye hatırladığımdan farklı; mesela bir duvarda oturan yumurta adam yok muydu bu hikayede?

Şimdi hem filmi hem de kitabın devamı olan "Aynanın İçinden" i merak ediyorum.

Kitap mı? Onu sonra yazsam? Şu an gözlerim kapanıyor....
Not: Kullanılan resim netten alınmıştır.

2 Ocak 2010

Siz İnsan Mısınız?


Yeni yılın ikinci günü Hürriyet gazetesinde bu haberi görmek beni kahretti! O yüzden bugün içimden bir şey yazmak dahi gelmedi.

Ege'mle ben öyle baktık ekrana, içimiz yana yana.

Nasıl bir zevk nasıl bir mantık nasıl bir insanlık....Elleriniz kırılsın diyeceğim az bile size.

Hani ikinci hayat diye bir şey varsa dilerim ki sizde bunları yaşayacak şekilde dünyaya gelin.


Not: Kullanılan fotograf ası geçen gazeteden alınmıştır.

1 Ocak 2010

Gölgesizler


"...Dükkandan çıkan herkesin kayboluşuna da boş yere şaşırmıştım tabii, dönüp gelmelerini boş yere bekleyip boş yere meraklanmıştım. Ola ki cadde, anımsayış anlarında burada değildi, ya da olup bitenlerin hepsi berber dükkanıyla birlikte bir anımsayış anıydı da, ona dalıp çıkmıştım ben...Daha bugün gördüğüm ve ayda bir beni tıraş ettiğini düşündüğüm berber, şimdi çırağıyla yan yana geçmişin derinliklerinde savruluyordu. Müşteriler de öyleydi kuşkusuz, fırçalar, makaslar, parfüm şişeleri, şofben ve ayna da öyleydi..." (sf. 191)


Başlarda kurgunun alıştığımdan farklı oluşu beni yormuştu. Bir o mekana bir bu mekana ya da bir ona bir buna hızla atlayan yazar kafamı allak bullak etmişti.

Farklılıklar hoşuma gider aslında, çünkü zihni zorlar ve kalıpları yıkarak görüş alanımı geliştirir. Bu farklılık karşısında da bir süre direnen zihnime "Dayan" dedim, "Dayan çünkü değişim zordur ama gereklidir". Dayandım bende, kitabın ortalarına geldiğimde konunun ve tarzın beni çoooktan sardığını, kurguya uyum sağladığımı gördüm.

Sonrasında keyifli bir kitabı "tanımanın" zevkini yaşadım.

Konusu çok sıradışı gelse de kahramanlar bizlerden, hayatın içinden. Hayalgücünüzde mekanları ya da kimi zaman duyguları canlandırırken zorluk çekmiyorsunuz. Yapay bir tat kalmıyor ruhunuzda. Bazen bekçi oluyorsunuz, bazen Cennet'in oğlu, bazen berber...Hissederek okuyorsunuz zamanla.

Bilmiyorum, diğer okuyucularne düşünüyordur ama ben sevdim.


Umut, Mutluluk, Sağlık, Bereket ve Huzur


Yeni yılın ilk başlığı tüm yıl boyunca geçerli ve gerçek olsun.

:)

Hepinize sevgiler


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.