6 Ekim 2010

Umut - Hayat Akan Bir Sudur


Geçenlerde Ayşe Kulin' den Veda'yı (Veda -Esir Şehirde Bir Konak) okumuş ve sizlerle paylamıştım.

Sonrasında Umut'u (Umut-Hayat Akan Bir Sudur) okudum.

Veda ile Ayşe Kulin ayrılığımın bittiğini anlatmıştım, hatırlarsınız. Yine keyifli bir kitabın tadını çıkardım. Bu kez konaktakilerin hayatlarının devamında neler olduğunu, hayal edilen hayatlarla gerçeklerin nasıl olduğunu, kimin ilerki yaşlarında neler yaptığını okudum. Ancak, her ne kadar elimden düşüremeyip severek okumuş olsam da aslında Veda'yı daha çok beğenmiştim. Çünkü Veda'da farklı farklı kişilerin hikayelerin belli bir zaman sıralamasında ve birbirine etkilerini de içererek ilerliyor, dış hayatta yaşananlara daha çok vurgular yapılıyordu. Bu kez, birazda zorunluluktan, kişilerin yaşadıkları zaman sıralamasız olarak verilmişti. Örneğin Muhittin (Ayşe Kulin'in babası Muhittin Kulin) çocukluğunu yaşarken Sitare (Ayşe Kulin'in annesi) daha doğmamış olduğundan bir onun bir diğerinin çocukluğuna geçişler olduğunda biraz kopukluklar yaşadım.

Sonra bazı hikayeler benim için yarım kaldı; örneğin acaba Aram ile Sabahat birleşti mi diye düşünmeden edemedim. (Gerçi birleşmiş olmaları lazım ki kitabın başındaki soy ağcında çocukları Filiz'den bahsediliyor). Geöen kitapta Azra vardı ama en azından onun o Fransız asker ile evlenmediğini öğrenmiştik.

Onun dışında olaylar çok hızlı hızlı geçti. Bu da aralardaki tarih ve mekan farklılıklarından kaynaklandı. O dönem Ermeni kökenli vatandaşlarımız ile ilgili konulara hızla ve yüzeysel değinilmiş, sadece Sabahat'la yürüdüğü için dövülen Aram'da biraz anlatılmış ancak konu muallakta bırakılmış. Yani okurken o zamanki politikaya bir suçlamamı var yoksa başka bir şey mi onu çıkaramadım. Ardından bir yerde de bir iki kelime ile Dersim denilip geçilmiş.

Belki yazar çok politika koksun istememiştir ama böyle olunca da okuyucunun kafasında soru işaretleri oluşturmuş oluyor. Ben okurken o zamanki politikalara karşı bir suçlama hissettim. yaşananların soykırım olduğu üstü kapalı vurgulanmış gibi geldi bana. Elbette bu tür şeyler bilimsel verilerle açıklanmadığı sürece benim için yazanların kişisel görüşleridir ve ben sadece saygı gösteririm. O yüzden buradan da amacım bu tür konuları bu şekilde tartışmak değil sadece ya ayrıntılı yazılsaydı ya da hiç yazılmasaydı diye düşündüğümü belirtmek.

Yine de güzeldi. Keyifle okudum. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminden kesitler buldum. Örneğin Almanya'dan kaçan bilim adamlarının Türkiye'ye gelmesi konusunda yapılan görüşmelerde şu ifade çok hoşuma gitti:

"Bugün olağanüstü bir gün! Bugün dünyada bir eşi daha olmayan bir iş başardık. Bundan beş yüz yıl evvel Konstantinopolis düştüğünde, Bizanslı bilginler ülkeyi terk etmiş, İtalya'ya gitmişlerdi. Sonuç Rönesans oldu. Bugün ise biz, Avrupa'dan beyin göçümüzün karşılığında bir armağan almak üzereyiz. Ulusumuzun zenginleşmesini, hatta yenilenmesini ümit etmekteyiz. Beyler, bize tecrübelerinizi, ilminizi getirin. Gençlerimize terakkinin yolunu gösterin. Size şükran ve hürmetlerimizi sunarız." (sf 241-242)

Ne kadar coşkulu, ne kadar inançlı sözler...Gönül isterdi ki ben şu an bu satırları "...İşte o dönem atılan tohumlar meyveleriniv erdi ve bilim, sanat ve spor başta olmak üzere her konuda öncü gençler olarak yetiştik, yetişiyoruz" diye bitireyim. Ne yazık ki, sadece iç çekiyorum. Sadece iç....

Hiç yorum yok: