27 Aralık 2010

Yıllık Olağan "Hi hooo hoooo"m


Okuyanlar hatırlar, geçen sene gözlerim fır fır dönerek ve "hi hooo hoooo" kahkahalarımla size bir yazı yazmıştım. (Çok ilginç, şimdi linki kopyalarken gördüm yazıyı tam da bugün yazmışım!)

Geçen senede bu sene olduğu gibi İdefix Sanal Kitap Fuarı'ndan kitaplarım gelmiş, ben onları yere sermiş ve içinde kollarımı çırparak minik bir melek yapmıştım!!

Bu sene sipariş listemi oluşturdum. Ancak geçen seneye göre indirim tutarları oldukça azdı. Yine de yılmadan listemi sonuna kadar ekrana girdim ve alışveriş için ilerlemeden önce gözüm "indirimli" (?) tutara kaydı: 722 TL.

"A haa haaa haaa...?!Bu ne yaaa?!!İndirimli hali mi bu? Yok artık, abartmayın bee!" tepkisi ile listemde revizyona gittim. Sonuç: 165 TL. Eh buna da şükür diyerek hiç sevmediğim taksit işine girdim. (Kitap söz konusuysa herşey mübağ) Ama gene de canımın yandığını itiraf edeyim.

Size aldığım kitapların ismini tek tek yazmak isterim fakat o zaman sürpriz olmaz ki!

Şu kadar söyleyeyim: Her zaman ki gibi her telden kitap aldım. İçinde klasiklerde var, BHA için tarih kitaplarıda, tabii ki benim mesleki kitaplarımda. Kısacası keyifli günler beni bekliyor.

O zaman ne diyoruz:

Hi hooo hooooo.... :)


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

26 Aralık 2010

İstismar



Amerika'da küçük kız çocuklarının ebebeynleri (özellikle takıntılı annedir bu) katılmaya zorlandığı ve daha 5-6 yaşında "şuh kadın" pozları verdiği, canım ciltlerini ucuz makyaj malzemeleri ile rengarenk boyandığı, o eyaletten bu eyalete koşturuldukları güzellik yarışmalarından hiç hoşlanmıyorum.

Bir çok çocuğun ortadan kaybolduğu ve çoğunluğun hala bulunamadığı, bulunanların büyük kısmının çeşitli işkencelerle (cinsel/fiziksel) zarar gördüğü / öldürüldüğü bir ortamda ulusal gazetelere çocuklarının birbirinden sevimli fotograflarını yaşları, adları ve il bazında adresleri ile bildirerek aklınca çocuğu ile övünen anne-babaları hiç anlamıyorum.

Çocuklarının psikolojik sınırlarını zoylayıp ardından "Belki ünlü olur" umuduyla (?) ağlayan/ krizler halindeki görüntülerini sosyal paylaşım siteleri başta olmak üzere her yerde paylaşan ve bundan gurur duyan ebebynlere yazıklar olsun diyorum.

Kısaca çocukları taciz eden, fiziksel olarak kullanan ve her türlü şiddeti uygulayan hasta beyinlere nasıl sinir oluyorsam bu anne babalara da sinir oluyorum!

24 Aralık 2010

Bana Çemkirmeeeee


Alaaahımmmm çıldırcam! Boyuna posuna bakmadan çemkiriyor da çemkiriyor! Delircem!

Olay şu:

El kadar çocuk (Ege'nin boyutları göz önüne alınırsa çok doğru bir tabir!) anneannesi ve dedesi ziyaretimize geldi diye şımardıkça şımardı, annesine (ki bu ben oluyorum!) çemkiriyor!

Tüm gün anne işte tabii, evde ise ilgileneni yedirip içireni, uzun uzun sohbet edeni, haylazlık yaptığında gülümseyen birileri var. Bu durumda anne out dedegiller in!

İki gün önce baktım kafesin üstüne çıkmış annemle sohbet ediyor. Annem "Oğluummmm...Egeeee...." diyip öpücükler atıyor bizimki de ona yaklaştıkça yaklaşmış cik de ciiik ötüyor. Hoşuma gitti, bende kafese yaklaşıp "Oğluşum? Canımmmm...Ne yapıyorsun?" diye güzel güzel konuşuyordum ki..aaa! Sen dön arkanı, git! Afalladım kaldım. Bir afralar bir tafralar...Sustu, arkası dönük durdu öylece!

Aklınca "annemler evde olabilirken benim olmamı" protesto ediyor!

Nasıl sinirlendim! "Bana bak küçük bey, hemen buraya geliyor ve bana da ötüyorsun" dedim ama nafile. Annem güldü ve oraya gitmesinin benimle ilgisi olmadığını söyledi. Denemek içinde benim gibi o da çağırdı ve bizimki pıtı pıtı ona gitti!?!

Hani olur ya, evde çocuğa bakan kadın ya da çocukla daha çok zaman geçiren büyükanneler daha kıymetli olur ve anne ihmal edilir...işte bende onu yaşadım. Oğluşum büyükleri görünce sattı beni!

İçime nasıl oturdu nasıl nasıılll oturdu anlatamam.

O andan beri kavgalı benle! Gerçi yalan yok, dün ben kahvaltı yaparken yanıma gelip tostuma ortak oldu. Beraber kahvaltı yaptık ve buzlar azıcık da olsa eridi. Ama yarın şehir dışındayım, kesin gene küsecek. Haksız sayılmaz...Çalışan anneleri şimdi daha iyi anlıyorum. :(

Osmanlı'nın Hayaleti


Geçenlerde Osmanlı'nın Hayaleti isimli kitabı okuyordum.

Tarihin Arka Odası'ndan tanıdığımız Erhan Afyoncu'nun bir çalışması olan bu kitabı herkese kesinlikle tavsiye ediyorum.

Neden derseniz:

1. Osmanlı tarihi ile ilgili aklınıza takılan ya da kitabı okurken "Aaa! Cidden, bu neden böyleymiş?" dediğiniz bir çok şeye rastlayacaksınız..

2. Ben cep boyunu almıştım, taşıması ve okuması çok daha kolay oldu.

3. Daha önce bilmediğiniz bilgilerin yanı sıra bildiklerinize de farklı bir bakış açısı ile bakıyor.

4. Ben her zaman insanın kendi tarihini çok iyi bilmesi gerektiğine inanırım. Doğrusuyla yanlışıyla, günahıyla sevabıyla bilmemiz lazım. O yüzden mümkün olduğunca tarihimizi okumamız lazım. Malum, tarih tekerrürden ibaret!

İtiraf edeyim Osmanlı tarihi ile ilgili çoğu kitabı okuyamıyorum çünkü bir dolu isim, savaş, tarih...imdat!

Bu kitap ise tam bana göreydi: Konular kısa kısa paragraflar halinde, okuyucuyu sıkmadan anlatılmış. Ancak, eğer tarih bilginiz benimki gibi "tarihe giriş" seviyesinden kat be kat üstte ise o zaman okurken basit bulabilirsiniz. Tıpkı BHA gibi....Sağolsun birkaç saat içinde okudu ve "yani..." dedi.

Ama ben çok şey öğrendim, üzerine düşünmediğim bir çok şeyi farkettim. Örneğin hep "matbaanın Osmanlıya girişi şu şu sebepten gecikmiştir...dincilerin baskısı...." denir ya, evet gerikafalıların kendi çıkarları için bir çok gelişmeyi dine aykırı bulup engellediği doğrudur. Bu her dinde böyledir. (Örnekleri tarihte mevcut.) Ancak kitapta bu konunun anlatımında yapılan vurgu beni çok düşündürdü:

Hadi diyelim o zamanlar kötü niyetli kişiler engelledi de o zamandan bu zamana o kadar geliştik, ilerledik, savaşlar verip Cumhuriyetimizi kurduk...Matbaamızda var. Peki, okuma oranları? Kitap satışları? Gazetelerin, peryodik yayınların tirajı nedir?

Kitapta matbaanın aslında "tutmadığını" çünkü halkımızın (hala) okumayı pek sevmediği açıklanıyor. Mantıklı değil mi?

Ayrıca ben Piri Reis'in haritalarının dünya çapında bu kadar bilindiğini, incelendiğini, meşhur kitaplara konu olduğunu da bilmiyordum.

Dedim ya, aslında bir çok şeyi bilmiyormuşum.

Okumanızı tavsiye ederim.

16 Aralık 2010

Acı Kaybım...


Neden hala yorumlarınızı yayınlayamadım?

Neden sessizim?

Neden bloglarınıza bakamıyorum?

Neden? Neden?

Çünkü: (Aşağıdaki ileti 14.12.2010 tarihinde bir sosyal paylaşım sitesinde durumum hakkında yazılmıştır)


Bugün burada acı bir kaybımızı sizlerle paylaşmak istiyorum...Biricik 20lik dişim çürüme nedeniyle sabah saat 11.05 itibariyle ebediyete intikal etmeye zorlandı. Kendisiyle çok yiyip içmişliğimiz oldu. İçimdeki boşluğu tarif edemem,yeri doldurulmaz! Acımsa çok büyük. Kamuoyuna saygılarımla....
Sevgi Küçük


Şimdi anladınız mı neden? :)

Acım kalmadı ama içim sızlıyor! Ne de olsa köklü bir ilişkiydi bizimki....

Hepinize bol gülücüklü bir cuma dilerim. :)

Sevgiler

12 Aralık 2010

Her Yerde Kar Var


Merhabalar!

Yayınımıza kaldığımız yerden devam etmek üzere döndüm.

Gelişimi, çoğunuzun televizyondan benimse camdan gördüğüm manzaraya da ithafen bir şarkı ile kutlamak istedim:

Herrrr yeeerrrrdeeeeee kaaaarrrrr vaaarrrrr

Kaaallllbiiiiiimmmm seeeniiinnnn bu geeee ceeeeee...

:)

Aman soğuk havaya dikkat! Hastalanmayın.

Ayrıca kar botlarınızı unutmayın.

Şarkımı söyledim ve kaçtım! Kısa zaman sonra görüşmek üzere ;)

24 Kasım 2010

Mim


Efendim tekrar merhabalar!
Dedim değil mi, bir telefonla koşarak nete kavuştum ve ayrılamadım. :)
Az sonra ayrılmak zorundayım çünkü haklı şikayetler geldi.
Gitmeden önce bir de sevgili Unicorn'un mimine cevap vermek istiyorum. Mimin detayları burada, tıklayıp görebilirsiniz.

1. En sevdiğiniz kelime
Hmmm...Ay ne desem ki? "Bebeğim" sevdiğim bir kelimedir ama alakasız olacak olsa da "Gökkuşağı" da sevdiğim bir kelime.
2. Nefret ettiğiniz kelime
İçinde hakaret geçen her şey. Rencide edici tüm kelimeler.
3. Ne sizi heyecanlandırır?
Çoklu cevaplar vereceğim:
Uzaktaki dostlardan haber almak
Yaptığım şeyin (yemek, iş, resim, yazı vs vs) beğenilmesi
Yeni bir şeyle ilgilenmek
Yeni bir dil öğrenmek
Sipariş edilen kitap kolisinin eve gelişi
Tabii ki BHA
Güzel bir tiyatro eseri, konser ve diğerleri
Yeni yerleri gezmek
Müze gezmek
4. Heyecanınızı ne öldürür?
Yalan söylenmesi
5. En sevdiğiniz ses?
Yağmurun sesi
6. Nefret ettiğiniz ses?
Kavga edenlerin sesi
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Tüm işlere eşit mesafedeyim. Ama sanırım hayvanat bahçesinde fil pisliği temizlemek pek isteyeceğim şey değil.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
Uçmak doğal yetenek sayılır mı? Bir de sesim daha iyi olsa sevinirdim.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz?
Tuzak soru fekat cevap belli: Ne kadar çatlak da olsa tanıdığım en ilginç, en çılgın ve en saf insan olduğu için Sevgi Küçük olmak isterdim. :)
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
BHA nın yanında. Ülke / şehir hiç bir şey önemli değil.
11. En önemli kusurunuz?
Mükemmelliyetçi olmam. Başkasına değil ama kendime işkencem çok.
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz?
Hmm...Hem kötü hem de keyifli? Sanırım meraklı olmam. Bazen "Ay dur şu neymiş" vs derken çok koşturuyorum ama keyifte alıyorum. Ve bilgiye açlığım. Kötü huy sayılmaz ama bazen canımı okuyor!!
13. Kahramanınız kim?
Tüm güçlüklere, teknik ve teknolojik yetersizliklere rağmen ne kendine ne de halkına inancını yitirmeyen Mustafa Kemal Atatürk.
14. En çok kullandığınız kötü kelime?
Zilli
15. Şu an ki ruh haliniz?
Uzanmışımmm kumsalaaaaa.... :D
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
"Eğer inancınız varsa, ya da hayalleriniz, ve de rüyalarınızdan asla vazgeçmiyorsanız herşey mümkündür"
17. Mutluluk rüyanız?
Tüm canlıların birbirine saygı duyarak yaşadığı ve paylaştığı bir dünya
18. Sizce mutsuzluğun tanımı?
Kendinden güçsüzün ezilmesi
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
Ölmek derken??? Ne ölmesi ayol. Daha dur, hele bir 500 olayım o zaman muhtemelen sıkıntıdan ölürüm! :D
20. Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini istersiniz?
Nereye gideceğimi sadece Yaradan bilir ama olur da cennete layık görülürsem bir tebessüm yeterli.
Gerçi muzur yanım bu soruya ilk olarak "senin ne işin var burada?" cevabını verdi ama burada yazmak istemiyorum!! ;)

İşte bu kadar.
Bu mimde benden herkes gitsin. Hatta rica ediyorum okuyan herkes kendi blogunda cevap yazsın. Tek tek mimlemek isterim ama şu an BHA haklı olarak surat asıyor.
Ben kaçtımmmmm


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Bir Kitap Nasıl ve Neden Yarım Bırakılır


Benim ve BHAnın ortak tavrı (mümkün olduğunca) önyargısız herkesi okumaktır. Bizim için düşüncelere saygı önemlidir. Başkaları ile aynı şekilde düşünmüyor olabiliriz; biz "fikri kabul ettirmeyi" değil seviyeli tartışmaları tercih ediyoruz.

Gerçi bazı kişilere önyargısız olmak ya da saygı duymak mümkün değil, o yüzden onları liste dışında tutuyoruz.

Bu önyargısız düşüncelerle tatilde Orhan Pamuk'tan "Masumiyet Müzesi" ni okumaya karar verdim. Aslında Adam Smith listemdeydi ama huyum kurusun, o kitabı okumaya başlarsam bir müddet sonra gözümde gözlük, elimde bir dolu post-it, dişlenen bir kalemle masaya yayılmış notlar alıp başka kaynaklarıda karıştırmaya başlayacağımı farkettim.

O yüzden tercihimi değiştirdim.

Kimse alınmasın, ben Orhan Pamuk okuyacak zekaya sahip değilim! Bu kez bundan emin oldum. Anlamıyorum. Yok yazılanları anlıyorum, yani okuduklarımı anlıyorum, benim anlamadığım Orhan Pamuk'un kitaplarında bu kadar "Vay canınaaaa! Harikaaa!" denilen nedir?

Şu ana kadar bir tek Sessiz Ev'i beğendim ki o da ilk okuduğum kitabı olduğu içindir. Sonrasında içim kıyılarak okudum 2 kitabını. En nihayet "Benim Adım Kırmızı" yı okudum ve "eh yani..." dedim.

Her ne kadar bende "O Nobel'i nasıl aldın, tartışırım" diye içimden geçiriyor olsam da kesinlikle önyargıdan uzak kitabı elime aldım. (Gerçi ben çoğu ödüllü yazarı ister yerli ister yabancı olsun anlayamayan bir insanım. Biri bana neden Sait Faik Nobel alamamış anlatırsa çok da sevinirim. Ya da bir Orhan Veli? Geri kafalıyım galiba.)

Masumiyet Müzesi'ni "pazarlamacı" eğitimimle değerlendirecek olursam kesinlikle muhteşem bir kitap. Beyaz dizi tarzında, en popüler konu olan cinsellik ön planda, her ne kadar 50lerden başlayarak Türkiye'yi anlatıyor olsa da günümüz yalnız ve kapana kısılmış insanını çok güzel yansıtıyor ve en önemlisi sadece kitap yazarak değil müzesini de kurarak para kazandıracak bir eser. Gerçekten muhteşem.

Peki, okuyucu Sevgi için nasıl bir kitap?

Sayfa 284 civarında bir ara elimi uzatıp sigaramı yakmak, rakımdan bir yudum alıp çaresizliğimi yüreğime gömmek istedim...ve farkettim ki ben sadece kitabı okuyorum! Gelin görün ki son 100 sayfadır (belki daha uzun süredir) sadece rakı-sigara ve çaresizlik içinde kıvranan Kemal'i okuya okuya bende o moda girmişim. İçim bulanmış, afakanlar basmış, sıkılmışım....

Belki "Kitap o kadar etkili ki, yazar kahramanını sana olduğu gibi yansıtmış" filan falan diyeceksiniz. Değil. Bana yansıyan iç sıkıntısı.

En sonunda bıraktım. 300. sayfaya kadar dayanmaya çalıştım, ellerimin kenarlarını yedim, derin derin iç çekip öffledim. Ama bitiremedim, bıraktım.

Okusam okurdum ama sonunda bende oluşan bunalımlı ruh hali hem beni hem de çevremi yerdi. BHA'ya kıyamadım.

Kısaca ben beğenmedim. Tekrar okuyacağımı da sanmam.

BHA'ya "Okumalısın, çok eğleneceksin" diye takılırken "Ay sakın! Bırak bırak...İçim şişti" dedim. İşte bir kitabı bu nedenle yarım bıraktım. Peki nasıl yarım bıraktım? O da şöyle oldu, kitabı kapatıp kenara koydum. İşte bu kadar!

Kimse alınmasın...Ben sadece kendimi yazdım!!!

Mır mıırrr mırrrrr....


Mırıldanmıyorum, söyleniyorum!

Herkese merhabalar.

Aslında 2 hafta netten ve tüm teknolojiden uzakta, sessiz ve sakin bir tatil planlamıştık. Biliyorsunuz.

Ancak, dün gelen "Senin görevin Jim, araştırma yapıp bize destek olmak. Görevi kabul edersen...." telefonu ile en yakın internete yönlendirildim.

Tamam, yalan söyleyemeyeceğim; söylenerek gitmediğim gibi "ay tabii hemen" diye hevesle koşmuş olabilirim. Fekat tatilde olmam nedeniyle ruh sağlığım "a haa haaaa...hayat ne kaddarrr güzelll...kuşlar böcekler...."şeklinde pespembe olduğu için telefona verdiğim mutlu tepki yasal olarak geçerli sayılamaz!!!

Offf...Tamamm...Ben işkoliğim ve telefon gelip de "eski ekibi topluyoruz" denilince keyifle teknoloji başına koştum.

Koşunca da başından kalkamadım gördüğünüz gibi.

Bu yüzden sizlerle erken kavuşmuş olduk, umarım beni özlemişsinizdir. :)

Tatilimiz nasıl geçiyor, neler yaptık, kimleri gördük vs vs....azzzz sonra!

(Tabii ki bu kısımları anlatmayacağım. Boş yere beklemeyin.) :)

Hadi görüşürüz.

Birazdan size "Bir kitap nasıl yarım bırakılır" başlıklı eserimden bahsediiciimm.


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

24 Kasım


Değerli öğretmenlerim,


Hepinizin Öğretmenler Günü'nü kutluyorum. İyi ki varsınız.


Sevgiler



14 Kasım 2010

Bir Kadının Utandığı An!


Hiç unutmam (ve belki daha önce de yazmış olabilirim), yaklaşık 3 yıl önce bir gün bir arkadaşımla ayakkabı bakmaya çıkmış akşamın 8'inde dışarda fır dönüyorduk. Arkadaşımın kuzeni ABD'deydi ve UGG'ler ülkemize yeni gelmeye başlamış, ilk işleri sosyetenin ve ünlülerin ayaklarını süslemek olmuştu. Gazeteler ürünü adı lazım değil X mağazanın fahiş fiyatlarla sattığını, ABD'de çok ucuz (?) olduğunu ve sosyetenin oradan aldığını yazmıştı. Ne oldu nasıl oldu da gaza geldik bilemiyorum, özeniverdik ve haydi X mağazasına gidip numara model seçelim kuzene sipariş verelim dedik.

O arada "tiki" gazına maruz kaldığımız ve ağzımız kulaklarımızda olduğu için çıkışta keyifimizin hakkını verelim diye Starbucks'a girdik. Oturmuş kahvelerimizi içerken saat 8.30 u geçmişti. Önce onun aşkı aradı ve neden dışarda olduğumuzu öğrenince klasik tepkiyi verdi: Ya sanki hiç ayakkabınız yok! Bıdı bıdı bıdııııı....

(Gerisini kadın okurlar anlamıştır, kısa geçtim) :)

Onlar konuşurken BHA aradı ve benim cıvıltılı bir ses tonuyla "Ayakkabı alcam" lafımı sessizce dinledi. Yalan yok, beklediğim tepki bu değildi. Planım "Ya ne ayakkabısı?" na gözlerimi kocaman açıp en tatlı halimi takınarak "Ayyyy ama çoookkk küselllerrrrrr" demekti. Konuşma sürüyordu, gelin görün ki hala tepki yoktu. Başka şeyler konuşmaya başladık.

Sonunda dayanamayıp "Bir şey demeyecek misin?" dedim ve benim akıllı aşkım "Bir kadının 250 çift ayakkabısı varken 251. çifte göz diktiyse 'Hayırlı olsun' demekten başka çare yoktur" dedi! Zeki erkek başka oluyor cidden!! :)

Tepkisi hem çok güldürdü hem de mesajı almamı sağladı. Ayakkabı sipariş vermedik. Zaten yalan yok pek de sevmemiştik. İhtiyaçtan değil de sırf herkesten önce alabileceğimiz için sipariş vermek bize mantıklı gelmedi.

Evet, her kadın gibi ayakkabılara ayrı bir düşkünlüğüm var. Kışın değil ama yazın gözüm döner, her kıyafete uygun ayakkabıyı dolabımdan çıkarırım. Özenti ya da alışveriş canavarlığı değil, her çift ayakkabımı mutlaka kullanırım. Ancak, son 2 yıldır artık her renk her model ayakkabım olduğunu görüp alışverişi durdurdum.

Ama çantalarda ne durumda olduğumu az önce gördüm ve yerin dibine geçtim!

Bu kadar çeşit çantam olduğunun farkında bile değildim çünkü ne yazık ki yer olmadığı için gözden ırak bir alana kaldırmışım, sonrada unutmuşum. :(

Ama bugün akıllı akıllı ayıklama yapıp, hepsini elden geçirip temizleyeceğim. Sonra liste yapıp ayakkabılarda olduğu gibi hepsini kullanmaya gayret edeceğim.

Artık kullanmaktan vazgeçtiklerimi ise her zaman olduğu gibi ilgili kurumlara iletip, ihtiyacı olanlarca kullanılmasını sağlayacağım.

Size de önerim hazır kışlıkları çıkarıp yazlıkları kaldıracağınız bu dönemde ayıklama yapıp fazla dediklerinizle vedalaşın ve ihtiyaç duyanlara iletin. Hem hayır işlemiş olursunuz, hem eski günlerde olduğu gibi tasarruf yaparak dünyaya katkınız olur, hem de eviniz birazcık nefes alır! :)

Sonuçta Etik Alışveriş'e desteğimiz havada kalmamalı değil mi?


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Güvercin


Yıllar önce Nurhan Damcıoğlu haklı olarak isyan etmiş ve "Ramazan gelince gazeteciler bir beni bir de pideyi hatırlıyorlar" demişti. Biz de sözünü "Beni sadece o ay hatırlayıp ekrana çıkarmayın, ben sanatçıyım hakkımı verin" diye değil de "Beni hiç ekrana çıkarmayın" diye anlamış olacağız ki kadıncağızı hepten ekrandan uzaklaştırdık!

Milletçe hafızamız belli, maksimum 1 hafta galyena gelip coşar ardından kaldığımız yerden yaşamaya devam ederiz.

Hiç "Ben öyle değilim" vs demeyin, hepimiz öyleyiz. Bir bakarsınız haydi hooopp ışıkları kapatıp açıyoruz bir bakarsınız ortama akmış eller havaya yapıyoruz. Ne oldu o ışık açıp kapamalar? Aaaa, bir ara öyle bir şey yapıyorduk di miiii?

Enerji tasarrufu diye ortalığı yıkarız, ardından tüm teknolojik aletleri eve toplarız! Mümkünse aynı anda çalıştıralım ki daha etkili olsun.

Bir bakarsınız herkes elinde su kabı "gel pisi pisssiii" diye dolanıyor bir bakarsınız "Ay evet zehirlesinler tabeee! Bunlar böööle başı boş dolaşıyor çoluk çocuk herkese saldırıyor" diyoruz. Ya beslediğin hayvanın öldürülmesine nasıl sessiz kalıyorsun? Öldürmek çare midir?

Biz de bayramlarda mezarlıklar akla gelir, televizyonlarda gözü yaşlı anneler - şehit mezarları gösterilir. Duygu tacirleri!

Ama bırakın şehit mezarlarını kaçımız sevdiklerimizin mezarına düzenli uğruyoruz?

Bayram gelir evlerimizi bayraklarla süsleriz, Anıtkabir'e koşarız. Aklımıza o an gelir, bir de serde "vicdanı rahatlatmak" var ya e koş babam koş!

Bayram gelir, yeni konsept tatil yerine sevdiklerin olduğu için, hepimiz aile büyüklerimizin yanına göç ederiz. Hadi neyse, amaç ulvidir diyerek ses çıkarmıyorum sadece merak ediyorum: kaçımız o aile büyüklerini günlük hadi geçtim haftalık arıyor?

Bayram gelir, televizyonda huzurevindeki yaşlılara sarılan ünlülerimizi görürüz. Eller öpülür, yardımcıların taşıdığı ne idüğü belirsiz hediyeler verilir. Kameralara boool boolll gülücükler atılır, ardından hüzün çöker iç çekilir ve de ahkam kesilir. Sonra?? Sevdiklerimize / değer verdiklerimize bir an değil, bir ömür vakit ayırmamız gerekmez mi?


İşte Yılmaz Özdil'in yazısını okuyunca aklımdan geçenler bunlar oldu. Alınmayın üstünüze, haddim değil kimseye laf etmem. Benim lafım kendime....


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Gelinn 2. yaşında


Sevgili Gelinn'e nice yaşlar. :)

Kutlamak isteyenler buraya tık tık yapsın bakalım.

13 Kasım 2010

Bugün Cumartesi...Ohhhh Yaşasın! :D



Günaayydddııınnnn!!! :)
Bugün bulutlu bir Ankara havasına misket oynayarak değil ama "booaazıımmm aaarııyooo" diye mızıktırarak uyandım. (Mızıktırmak nedir bilmiyorum ama yaptım, pişman değilim gene olsa gene yaparım. Ayrıca, gerçekten 'boğaz' yerine 'booaazzz' dediğim için aynen yazdım)


Suratımı asarak aynaya bakıp, bugünün cumartesi olduğunu hatırlayınca "Hobbaaaaaa...Haydi eller havaya!" diyerek kısmi bir iyileşme yaşadım.

Sabahın bu saatinde neden uyanığım:

Efendim ilk neden, rutin "ay ne lanet bir iş bu ya?offf...gene tamirci çağır" cümlesi oldu. Geçen cumartesi idareten yapılan iş idare etmedi. Böhüüüü...

İkinci nedense Ege ile vakit geçirmek istemem. Kendisi ile 2 haftalık kısa bir ayrılık yaşayacağız. Oğluşum beni unutsun istemediğim gibi bende şimdiden bol bol "Ege anları" depolamaya çalışıyorum.

Evet, pazartesi gününden itibaren 2 hafta yokum. Mümkün olduğunca bilgisayar ve benzeri teknolojik aletlerden uzak kalmayı planlıyorum....ruh ve beden sağlığım için bunu yapmam şart!!


Bu kısa arayı BHA ile kitap okuyarak, gezerek ve keyif çatarak geçireceğiz. Ne okuyacağıma önceden karar vermiş ve Adam Smith'i bu ara için saklamıştım çünkü akşam işten geldiğimde yorgunluktan okuduklarımı algılayamaz olmuştum.

Yola çıkmadan önce sizlerle bayramlaşırız. Ama ola ki yola çıkmak üzere olanlar varsa:

Hepinize huzurlu, mutlu ve sağlıklı bayramlar dilerim. Yüzünüz hep gülsün.

:)

Şimdi ben izninizle işime geri döneyim. Malum, daha pazartesine çoook var....(İç çekiş) Gün içinde mutlaka yazacağım. Beni okumaya devam edin anacığım. Hi hiii....

Not: Kullanılan görseller netten alınmıştır.

10 Kasım 2010

8 Kasım 2010

Sevgi Kuzu


Evden içeri girdiğimde saatim 22.25'di.

Elimdekileri girişte savurup, ayakkabılarımı ayağımdan fırlatırken "Yiter yaaaa yiteeeerrr!" dedim.

Bu saate kadar çalışıp, beynim sulanınca bu tavırlarım doğal tabüüü! :D

Bir de inme insin de sulanma tam olsun: Hiiiiiiiii!


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.

6 Kasım 2010

GünEşli Güzel Bir Gün


Günaydın! :)

Her ne kadar güneş yüzünü göstermiş olsa da hava hala buz gibi...

Elimde bir bardak sıcacık kahve, ekran başındayım.

Ege kafesinden çıkıp her zaman ki mekanına, kapı üstü oymacılık atölyesine, uçtu gitti.

Oradan bana cikleyip duruyor.

Televizyonda Dora güneşi uyandırmaya gidiyor. Ah keşke GünEş burada olsaydı da bende onu uyandırabilseydim. :)

Birazdan usta gelecek ve tadilatta yeni bir perde oynanacak!

Sonra arkadaşlarımla buluşacağım ve tüm gün dışarda dolanacağım.

Ne soğuk ne tadilat sorunu bu güzel günün tadını çıkarmamı engelleyemez!

Hıhhh!

Son sözüm budur!

:)

Yaşasın haftasonu!


Not: Kullanılan resim buradan alınmıştır.

5 Kasım 2010

BHA

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
"Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz"
Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere
O gülün yüzü gülmüyor sensiz
O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
Hepten hüzünlü bu günlerde
Gür ve coşkun bir günışığı dadanmış pencereye
Masada tabaklar neşesiz
Koridor ıssız
Banyoda havlular yalnız
Mutfak dersen - derbeder ve pis
Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş
Vantilatör soluksuz
Halılar tozlu
Giysilerim gardropta ve şurda burda
Memo'nun oyuncak sepeti uykularda
Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
Radyo desen sessiz
Tabure sandalyalardan çekiniyor
Küçük oda karanlık ve ıssız
Her şey seni bekliyor her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını
Ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi

Cemal Süreya

Çok Tatlıydı Dayanamadım! :)


Bazı bazı hediye çekiliş vs aktivasyonları takip ediyorum. Hayatıma heyecan katıyor, ister misin bana çıksın düşüncesi ile kikirdiyorum, ay güle güle kullansın ne güzel olmuş diye çıkan adına seviniyorum filan filan.

Bu kez öyle blogdan bloga "zap"larken bu blogda bunu gördüm.

"İzleyici sayım 150 olunca..." ifadesi o kadar hoşuma gitti ki dayanamadım bloguma konuyu aldım, hemen de izleyici oldum. İfadedeki samimiyet, doğallık ve yaratıcılık çok hoşuma gitti. En azından dürüstçe niyetini yazmış ve amacı için oturmuş düşünmüş, çok akıllıca bir şey yapmış. Kutluyorum.

Ne diyim; çok tatlıydı dayanamadım! :)

4 Kasım 2010

Makaronlarım

Geçenlerde paketlerim gelmiş ve ben BHA ile birlikte içindekileri fotograflayamadan hapur hupur yemiştim.
İçindekileri merak edenler için özel bir yazı yazmak istedim.
Çikolatalı olanlar için buraya tıklıyoruz.
Fıstıklı olanlar içinse buraya tık tık yeter!
Zencefil'im ellerine sağlık tekrar.

Gece Gece...


Basri'yi çoğunuz hatırlarsınız.

Sarışın afet Fatoş'un pek o kadar da yakışıklı olmayan ama sevimli kocası.

Hani şu koccaman "Basri Sandviçleri"nin kahramanı...

Gecenin şu saatinde canım öyle bir Basri Sandviçi istiyor işte.

Şöyle yumuşacık pofuduk iki dilim ekmek arasına, ızgarada pişirilmiş kabak-patlıcan, üzerine közlenmiş kırmızı biber, birazcık acı sos, üzerine hellim peyniri, biraz maydonoz, biraz daha közlenmiş kırmızı biber....Hmmmmm....

Acıktım galiba! :)

3 Kasım 2010

Diş: Birinci Sahne


Başroller; ben ve Çiğdem Hanım.

An; akşam üstü.


Sahne; Dolgu 1, çekim 1!


Sabırlı, anlayışlı ve titiz doktorum 1,5 saat süren bir çalışma ile 2 dişimi kurtardı.

Sonra da sanki benden az yorulmuş gibi "İyi dayandınız. İyi misiniz şu an?" diye sorma inceliğini gösterdi.

Aneztezi çok keyifliydi. Eve geldiğimde kafam iyiydi!? Resmen Amerikan filmlerindeki gülme gazı almış diş hastası tadındaydım.

Vücut ilaca alışkın olmayınca hemen çarpıyor.

Epey bir tadını çıkardım o anların. Çünkü biliyorum ki üstünden saatler geçtikten sonra acı hissedeceğim...Ki artık hissediyorum... :(


Devam edecek....
Ne yazık ki... :(

31 Ekim 2010

Kastamonu ve Etli Ekmek






Sizi Kastamonu Kalesi'nden görüntülerle başbaşa bırakıyorum.

Fotografları Sinop gezimizden dönerken Kastamonu'ya uğradığımızda çektim.

En alta Kastamonu'nun meşhur etli ekmeğinin (yanına da bir kap ayran) fotograflarını koydum. Aslında biz asıl yememiz gereken yerde yemeyip, yolda rastgele bir yerde yedik ve yol boyunca tahmin edemeyeceğiz kadar pişman olduk (ekip olarak!). Herhalde tüm benzin istasyınlarında mola vermişizdir! :(



Kimbilir ne etiydi...Neyse...


Etli ekmek benim beklentimin aksine kapalı pide gibiydi ve üstüne de bol yağ sürülüyordu. Biz (Zencefil dahil dört arkadaş) üzerine yağ sürdürmediğimiz için az etkilendik ama diğer arkadaşlar resmen telef oldu.

Demek ki neymiş, bildiğin yerden şaşmayacaksın.

30 Ekim 2010

Evde Ekmek Keyfi: Sahne 2


Geçenlerde size evde ekmek yaptığımı söylemiştim.

Ve tabii daha sonra bununla ilgili görselleri koyacağımıda söylemiştim. Ama gelin görün ki fırsat bulup görselleri ekleyememiş ve bu yazıyıda "yazılacağına söz verilen zilyon tane yazı"dan biri haline getirmiştim.

Sözümü gecikmeli olsa da tutuyor ve ekmeği yaptıktan sonra yaptığım kahvaltı ile ilgili görselleri size iletiyorum. Ekmek, makineden çıktıktan sonra işte böyle gözüküyor:


Aslında yazı olarak bir şey yazmama gerek yok; misss gibi tazecik ev yapımı ekmeğimle peynirleri ve reçelleri götürdük.


Kahvaltı fotograflarının hepsini koymuyorum. Bir tane yeterli bence çünkü gecenin şu saatinde sizleri kahvaltı için coşturmaya gerek yok! :)

Sadece şunu bilin isterim; 4 çeşit peynir vardı ama biz tadımlık parçalar tercih ettik. Peynirlerimizin yanında olmazsa olmazımız acı biberler ve diğer yeşillikler var. Pembe tonlu reçellikte anne yapımı vişne reçeli, yeşil reçellikte ise ev yapımı karpuz reçeli var. Son küçük kapta ise çok net seçilmese de yine anne yapımı turunç reçelimiz var. Fotografa dahil olmayan yerde yağda yumurtamız, kayısı reçelimiz ve zeytinler var.

Şimdiden iyi pazarlar!

Not: Saatlerinizi geri almayı unutmayın. ben aldım ve bütün işlerimi bitirdikten sonra bir saatte fazla zamanım kalmış oldu. :)

Evet...Kararlıyım!


Evet, gece saat 3 gibi yatmış olabilirim (o saate kadar çalıştım).

Evet, ertesi sabah, rutinde en geç 9 da kalkan ben, saat 13.30 gibi uyanmış olabilirim.

Evet, son bir aydır (antibiyotiklere rağmen) ciğerlerim sökülürmüş gibi öksürüyor olabilirim.

Evet, okunacak kitaplar-izlenecek filmler-gidilecek sergiler ve konserler yığın haline dönmüş olabilir.

Evet, "sonra yazacağım" dediğim zilyon tane yazım hala yazılmamış olabilir.

Evet, evde ütü vs birikmiş olabilir.

Evet, son 3 gündür yoğun çalışmama rağmen pazartesi sabahına yetiştirmem gereken sunum ve raporda bir gıdım ilerleyememiş olabilirim.

Ve evet, içimden çalışmak yerine uzun zamandır yapmadığım şeyi yapmak yani bloglar dünyasında dolanmak geçiyor ve hatta ben bunu uyguluyor olabilirim.


Fekattt yılmadım yılmayacağım! Hayata küsmeyeceğim! Bugün geceyarısına kadar o sunum, o rapor ve o dağ gibi ütü bitecek.

Ve yarın sabah rutin saatte (yani sabah 7) kalkılıp kahvaltı, üstüne spor sonrada pazar keyfi düzenine geçilecek, kısaca normal hayata dönülecek ve bir daha eve iş getirilmeyecek!

Son sözüm budur! Hıh!

Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

29 Ekim 2010

Dalgınlıkta Sınır Tanımam!!


Dedim ya son zamanlarda yoğunum, kafa arada kısa devre yapıyor tabii. :)

Geçen gün yorgun argın eve geldim. Kolumu kaldıracak gücüm kalmamış. Bir süre boş boş televizyona baktım. Ama o kadar boş bakmışım ki resmen içim geçmiş.

Baktım olacak gibi değil, hadi dedim uyku vakti.

Kafam boşalsın diye önce biraz kitaba göz atayım dedim. Başucumda Don Kişot var.

Uykudan önce hazırlığını yaptım, yastığı yatak başlığına dayadım. Ve...

Ve gelip yatağa yerleşip elimi kitaba attım ama bir terslik var. Bir iki saniye geçti, tersliği farkettim:

O aradaki "ve" kısmı var ya, işte o arada ışığıda kapayıp yatağa kurulmuşum!

Kafa o kadar dolu ki ne ne yaptığımın farkındayım ne de ortalığın ne kadar karanlık olduğunun!

Kitabı geri yerine koydum ve uyudum! Ki anlayacağınız üzere zaten uyuyormuşum. :)


Not: Kullanılan görsel netten alınmıştır.

Menü Önerisi


Yılın en sevdiğim zamanları: Kereviz zamanları!

Her yerde kereviz; yeşil yapraklı koca koca kökler, her yerde kokusu...Bu mevsimi seviyorum! :)

Anlayacağınızı menü önerimde kereviz var. Yanına yeşil mercimekli yoğurt çorbası yaptım. Tatlı olarak elmalı muffin ve sindirmek içinde Türk kahvesi öneririm çünkü ben öyle yaptım.

Önce kerevizin tarifini yazayım. Diğerlerini sonra yazacağım.


Gerekli malzemelerimiz:

-Soğan (bende normali kalmamış 10 -12 tane arpacık soğan kattım)

-1 büyük kereviz (ya da iki orta boy)

-1 büyük patates

-3 adet orta boy havuç

-1 adet portakal

-2 adet Limon (ben aslında sadece 3 portakalın suyunu koyarım ama evde bir tane portakal vardı bende kalan kısmı limon sıkarak tamamladım)

- Zeytinyağı

-1 kaşık un

-1 kesme şeker

-Bir tutam tuz

-Biraz su (sanırım 2 su bardağı filandı)


Gelelim nasıl yaptığıma:

Bir kaba 2 su bardağı kadar su koyun ve içine unu katın. (Suyun bembeyaz olması lazım) Kerevizin kabuğunu soyun ve çok küçültmeyecek şekilde 4 parçaya bölün. (Benimki epey büyük bir köktü, dörde bölmem o yüzden. Sisinki orta boysa ikiye bölerek, küçük boysa hiç bölmeden para para doğrayabilirsiniz)

Her parçayı dilimleyin. Unlu suyun içine katın ve suyun kerevizleri sarıp sarmalamasını sağlayın. (Aksi takdirde kereviz kararır)

Kereviz unlu suda banyosunu yaparken siz tencereye önce soğanları doğrayın. Ama küp küp filan değil, onu da dilim dilim ya da benim gibi arapacık soğansa tüm parça halinde koyun. Üstüne havuçları para para doğrayın. Son olarakta patatesi kerevizi doğradığınız gibi doğrayın. Kereviz dilimlerini sudan alıp tencereye yerleştirin.

Üzerine sıkılmış portakal (ve limon) suyunu koyun. Su seviyesi en azından yarısını geçsin. Bu nedenle eğer gerek görürseniz bir iki portakal (veya limon) daha sıkın.

Tuz, kesme şeker ve zeytinyağınıda ilave edip ocağa koyun. Ara ara sebzelerin sertliklerini kontrol edin. Özellikle havuç olmuşsa diğerleri olmuştur.

Afiyet olsun.


Not: Benim kerevizin saplarında yeşil güzel kısımlar vardı. Sapındaki yeşillikleri ayıklayıp güzel olan kısımları ayrı koymuştum. Sonra onlarla kereviz çorbası yapmıştım.

Not 2: Fotograf makinesini bulsam daha güzel geçecektim ama bulamadım o an, bende cepten çektim. Kötü çıktı, kusura bakmayın.

28 Ekim 2010

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun




"Kendiniz için değil, bağlı bulunduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmaların en yükseği budur."


M. Kemal ATATÜRK




Yonca Gıda İle Bir Demlik Sohbet :)


Sevgili Sevil bizler için güzel bir organizasyona daha imza atmış.

Gerçi ben Ankara'daki buluşmaya evin sorunları nedeniyle istediğim halde katılamamıştım :(

Yonca Gıda ile birlikte hazırladıkları bu organizasyon ile 3 kişiye Yonca Gıda'dan hediye paketi gönderilecek. Ben şansınızı deneyin derim.

Yapmanız gerekenler burada açıklanmış.

Şimdi izninizle ben üzerime düşeni yapayım:


AYŞE TÜTER, BLOGGER'LAR İLE BİRARAYA GELDİ


Ayşe Tüter,İstanbul'lu bayanlar ile buluştu.

Yonca Gıda, İstanbul'lu blogger beyenlar ile ünlü yemek danışmanı Ayşe Tüter'i bir araya getirdi. Etkinlikte hem birlikte kahvaltı edip hem de Ayşe Tüter ile sohbet etme imkanı bulan blogger ların keyfine diyecek yoktu.


Yonca Gıda yetkililerinin yaptığı marka ve ürün tanıtımlarının ardından, Yonca Gıda ürün özelliklerinin anlatan Ayşe Tüter ayrıca ünlü tariflerini de sevenleri ile paylaştı. Bayanların yemeklerle ilgili tüm sorularını yanıtlayan Ayşe Tüter kendisine gösterilen yoğun ilgiden çok memnun kaldı.


İstanbul İTÜ Maslak kampüsü sosyal tesislerinde düzenlenen etkinliğe katılan Yonca Gıda yetkilileri "İzmir ve Ankara'dan sonra etkinliğimizin İstanbul ayağını da gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Diğer illerde de bu gibi etkinlikler gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Bunun içinde çalışmalarımız devam etmekte..." diyerek bu tür buluşmalarının diğer illerde de devam edeceğini belirttiler.

Katılın: Etik Alışveriş Hareketi


Bana küçük yaştan itibaren yaşayan her şeye saygı duymam öğretildi. Dünyada insan türünün tek canlı olmadığı, başkaları olduğu ve paylaşmayı bilmemiz gerektiği anlatıldı.

Belki de o yüzden bazı insanları anlayamam, belki de bu yüzden yeşili katledenlere nefretim, belki de bu yüzden hayvanlara eziyet edenleri lanetlemem...

Başkasına saygı duymayan benden saygı beklemesin.

Hele ki şiddet uygulayanı asla affetmem.

Yaşadığımız dünyanın geçeci olduğumuza, hem ona hem de üzerindekilere değer vermemiz-saygı duymamız ve onları korumamız gerektiğine inanıyorum.

Bugün Hürriyet'te gördüğüm bir haber bu yüzden ilgimi çekti.


Haberi buradan okuyabilirsiniz. Çok mantıklı bir hareket; gerçekten aldığımız şeylerin hepsine ihtiyacımız var mı? Aldıktan sonra nasıl yok ediyoruz? Yok ederken zarar veriyor muyuz? Ya da gereksiz yere aldığımız bazı şeyler bizim gibilerin alışverişi nedeniyle üretime devam edilerek doğal kaynakları tüketiyor mu?
Bu konular için cevaplarınızı:


da bulabilirsiniz.

27 Ekim 2010

Zencefil'den Paket Var


Dün sevgili Zencefil'den iki paket aldım.

Bu süslü, sevimli ve renkli hediye paketlerini kendisi hazırlamış, kurdelelemiş ve bana göndermiş.

Peki sizce içinde ne var?

Hmmmmm...Birbirinden leziz makaronlar. Ama bu kez makaronları "çikolatalı" olarak sınırlanmamış. Aynı zamanda antep fıstıklı da yapmış. İçine sevgisini de katmış ve bana göndermiş.

Bizde BHA ile mest olarak yedik bitirdik.

Her kutu içinde 6 (3 çikolatalı ve 3 antep fıstıklı) makaron olduğunu ve sadece kutuları çekecek fırsat bulabildiğimi düşününce lezzetlerini hayal etmeyi size bırakıyorum. :)

İçlerinden bir ikisini büyük bir cömertlik örneği sergilereyek (!) iş arkadaşlarıma sundum. (Cömertlik ölçümü anlayabilmeniz için 20 kişi olduğumuzu söylemek ve "bir ikisinin" ifadesinin altını çizmek istiyorum. Pardonda bunlar bana gelmişti, bana ne! Paylaşmam)

Onlarda çok beğendiler. Hatta Zencefilciğim istekte bulunan arkadaşlarımı kırmayıp gelecek hafta onlar için yeni kutular gönderecek.

Şimdiden ellerine kollarına sağlık.


Not: Kutuların kenarındaki açılmalar içinde ne var diye meraktan kurcalarken oldu.

24 Ekim 2010

Küçük Ağa



Son zamanlarda Nickelodeon dışında pek bir kanal izlemediğim için ancak reklam aralarında diğer kanallara bakıyorum ve ne var ne yok o arada görüyorum. Az önce yine öyle bir şey oldu ve ben duydum ki Küçük Ağa TRT'de tekrar yayınlanacakmış. Yaşasııınnn!!! :)




Çetin Tekindor'a aşık biri olarak bundan daha mutlu olamam, zaten ona da Küçük Ağa'yı izlerken aşık olmuştum.

Kaldı ki konusu ile oyuncuları ile dolu dolu bir yapımdı. Hayal meyal aklımda kalmış. O yüzden yarını ve gelecek iki haftayı iple çekiyorum.

Yaşasıııınnnnnn...demiş miydim? Bir daha diyim o zaman:

Yaşasın! :)

Not: Konu ile ilgili görsel ararken farkettim; acaba kaç evde Tarık Buğra'nın bu güzel eseri var? Bizde yokmuş. Ne büyük utanç. :(
Almak için hemen sepete ekledim bile.
Ayrıca, kullanılan görseller netten alınmıştır.

Migros - Özel Olimpiyatlar



Migros'un kampanyasını reklamlarda gördüm ve hoşuma gitti. Görmemiş olabilirsiniz diye sizlerle paylaşmak istiyorum. Konusu şu:


Ben Mutlu Bir Down Annesiyim'i okumuş muydunuz? Bir annenin çocuğunun down sendromlu doğacağını öğrendiği andan itibaren yaşadıklarını anlatır. Kitapta, Elçin Tapan yaşadıklarını tüm içtenliği ile anlatır. İçerikte hep şu vurgulanır, fedakarlık ve ilgi göstermenin yanı sıra iyi bir eğitim ve sağlık harcamaları ile bu çocuklar aslında normal çocuklardan farklı değillerdir. Yani onları "öcü" görmenin yanlışlığı ortaya konulur. Sadece emek vermek gereklidir. Ve maddi imkan...Ne yazık ki maddi olanağı olmayan ebebeynler için sağlık ve eğitim harcamalarını sağlamak çok zor. Keşke devletimiz onlarada sahip çıksa.

Engelli tüm insanlarımız içinde bir şeyler yapılır mı acaba Bunu defalarca sordum. Hep atlıyoruz: Onlarda bu yurdun insanları. Bizim kadar hakları olmalı.

Migros şu an alışverişlerden elde ettiği gelirin bir kısmını Özel Olimpiyatlar'a katılacak kardeşlerimizi desteklemek için kullanıyor. Reklamın sonuna yetiştiğim için tam içeriği öğrenemedim. Sayfasına baktım ama ayrıntıları göremedim. Öğrenirsem size de iletirim. Küçücükte olsa bir desteğimiz olsun değil mi?

Not: Kullanılan görseller netten alınmıştır.

23 Ekim 2010

Şaşkın



Çalan saatin sesine saat 8.30' da uyanıyorum. Aman Tanrım!! 8.30 mu??? O an aklımdan "Patronu aramalıyım! Hay Allah'ım nasıl uyudum ben böyle??Servis arkadaşımı mı arasam? Yok, servis şoförünü arayayım." cümleleri ardarda geçiveriyor ve son kararımı hızla uyguluyorum. Servis şoförünün numarasını bulup çevirdiğim sırada nasıl yetişeceğimi planlamaya çalışıyorum, şoförün numarası çalıyor ve..ve o an telefonu kapatıyorum! Lanet olsun, bugün cumartesi!

Tüm haftayı fazla mesailerle geçirip, perşembe günü "Neee? Bugün perşembe mi? Salı değil mi yahu?" demişken, cuma sabah güne sabah 4.16 itibariyle başlayıp gece 2.13 itibariyle nokta koymuş üstelik o sürenin 18 saate yakın zamanını çalışarak geçirdikten sonra bu sabahı tatil günü olarak algılayamamam gayet doğal.

Elbette pazartesi günü servis şoförü "Sevgi Hanım, cumartesi günü karıştırdınız herhalde" diyecek ama ben "Ay yok yanlışlıkla sizin numaranızı aradım" diyerek beni mahçup etmesine izin vermeyeceğim. ;)



Yoğun günler geçiriyorum ve görünen o ki daha da yoğunlaşacak. O kadar ki geçen cuma dolgum düşmüştü, pazartesi dişçiye gittim, dişçi acilen ortodontiye gitmem gerektiğini söyledi, perşembe gecesi dişimin parçaları ağzıma gelmeye başladı, cuma günü iş toplantısı sırasında arada hala kırılmaya devam eden dişin parçalarını yutmamaya çalışıyordum ve kısmetse haftaya zaman bulup dişçiye gideceğim.

Bugün ve yarınsa eve iş getirmenin haklı gururunu yaşayacağım. Özetle, gururla ve mutlulukla çalışacağım!

Okurken yoruldunuz değil mi?

Yorulmayın. Daha yeni başlıyoruz. :)

Hepinize keyifli haftasonları. Benim içinde dinlenin.

Not:Kullanılan görseller netten alınmıştır.