30 Kasım 2009

Bardak Bardak Sağlık

Hastalığı hala atamamış olmanın etkisi ile cezamı çektiğim köşeden size sesleniyorum.
Öksürüklerimin çoook artması yetmezmiş gibi bir de misafirlerimi yoruyorum! Son iki gündür eve taşınmayan baharat ya da bitkisel destek kalmadı. Gerçi sonunculara bayıldım: Karanfil ve çekilmemiş karabiber.
Annem sağolsun tarçın ve zencefile elma ve limon da ekleyerek bir güzel kaynattı. Üstüne de bu son ikisini yani karabiber ve karanfili ekledi. Ohh...Misler gibi oldu.
Şimdi tekrar içeceğim. Sıcak sıcak...
Hasta olan herkese tavsiye ederim.
Elmayı iyice yıkayın, kabuğunu soymadan ikiye bölüp atın.Çubuk tarçın ve zencefili (toz zencefil değil) ekleyin. Bir limonuda yıkayıp kabuğuyla ikiye bölüp atın. Kaynadıktan sonra karabiber ve karanfilide ekleyin.
Suyunu bol koyabilirsiniz. Çünkü epey güzel ve aromalı olmuştu bizimki.
İsterseniz bardağınıza doldurduğunuza bir kaşıkta bal ekleyin.
Sıcak sıcak için.
Afiyetler olsun. :)

Olimpiyat


Her yanlarım ağrıyor.

Bu nasıl bir şeyse herkeste aynı sıkıntılar var. Az önce bir arkadaşımla konuştum, o da benim gibi almış eline tarçın zencefil karışımını içip duruyormuş.

Bu halde adım atacak gücüm yok. Tuşlara basmak bile ne kadar zormuş.

İnsan hastayken yürümek, merdiven çıkmak, merdiven olmayan yerde binbir güçlükle tırmanmak, bir şey taşımak vs ne kadar zor oluyor değil mi?

Ya bu geçici değil de kalıcı olsa?

Mesela engelli olsanız?

Yürürken kaç kere aklınıza geliyor onlar? Zorlukla çıktığınız merdivende siz bunu hissederken onlar ne yapıyor diyor musunuz? Ya da itiş tıkış bindiğiniz otobüste onlar nasıl biniyor diyor musunuz?

Peki siz dışardayken kaç tane engelliye rastlıyorsunuz? Bir? İki?

Türkiye'de 2008 yılında nüfusun % 13 e yakını engelli vatandaşlarımızdan oluşuyordu. Yaklaşık 9 milyon mu yapar bu rakam? Peki nerede bu vatandaşlarımız?

Herkes bu ara açılıyor ama bir onlar açılamıyor. Yıllarca uğraştılar ama kimseye seslerini duyuramadılar.

Bir kısmı belki hayata küstü bizim yüzümüzden. Onlara bırakın eşit haklar tanımayı, hiçbir hak tanımadık. Ne dışarı çıkabildiler sayemizde ne de işte çalışabildiler. Onları hep "masraf kapısı" olarak algıladık. Yolda tekerlekli sandalyede biri gidiyorsa "yolu tıkayan biri" idi o. Ya da bastonu ile tık tık vurarak gidiyorsa ve günlerden cumartesi ise, o kalabalıkta bastonuna takılıp tökezledik diye gene onları suçladık. En uygunu dilenmeleriydi...Ne kadar açaltmışız değil mi?

Halbuki AÇILIMI en çok onlar haketmiyorlar mı?

Hani derler ya "her sağlıklı insan bir engelli adayıdır", bunu unutmayın olur mu? Bu beden size sadece emanet. Bir an gelir emanetinizin tamamını ya da bir kısmını alıverirler elinizden.

Bir kısmını hayata küstürmeyi başarabildik ama bir kısmı dişli çıktı!

Televizyonda reklamlarını görüyorsunuzdur, paralimpik olimpiyatları var. Hayata sımsıkı tutunan, canla başla çalışan kardeşlerimiz onlar. Sizin benim yapamayacağımız şeyleri, eksikliklerini azimleri ve çalışkanlıkları ile kapatarak başarıyla yapıyorlar.

Umarım çok büyük başarılarla da elde edeceklerdir. :)

Deniz Hocamın attığı başlıkla son sözü söyleyeyim:


29 Kasım 2009

Annemden İnciler

Bugün annem misafirler için bir şeyler hazırlamak istedi ve "special"inden yapmak için işe koyuldu:

İçli köfte

Ya yaaaa...İşte insanın anneşkosunun becerikli olması böyle bir şey işte. Üstelik kağıt inceliğinde açar inanın abartmıyorum.

Tarifini yazmak isterdim ama kendisi bunu bana bile söylemiyor. Şefin sırrıymış! :D

Annem hep kızartır ama bu kez misafirlerimizden biri rahatsızlığı nedeniyle kızartma yiyemediği için onun yiyeceklerini haşlattı.

Kızartılanlar ise nasıl oluyorsa içine yağ çekmiyor. İçinin malzemesinde de yağ miktarı az olduğu için oldukça hafif oluyor.

Fotograflarda sırası ile:


yoğurma kısmı: annem ellerini tertemiz yıkayıp doktor edası ile hiç bir yere dokundurmadan yoğurma işlemine geçer. Öncesinde tırnaklar kısacık kesilir, ardından içleri temizlenir. Uğur Dündar görse gözleri dolardı.




hazırlama kısmı: kağıt inceliğinde açılan içli köfteler tepside sıraya dizilmeye başlanır.



pişirme kısmı: kızartma ve haşlama işlemleri bu konuda tecrübeli evin kızı tarafından gerçekleştirilir.







ve sonuç: özenle hazırlanan içli köftelerin az olan yağı iyice azalsın diye kağıt havluda dinlendirilir. Haşlama olanlar ise sudan çıktıktan sonra süzülerek kaba alınır.

Afiyet olsunnnnn!

Hepinize iyi pazarlar ve tekrar iyi bayramlar. :)

Kmlere Rağmen


Tam netten çıkacakken son anda bloguma bakmaya karar verdim.

Saatler 02.26

Blogumda biri daha varmış, taaa Norveçlerden. "Yoksa Goncam mı?" dedim içimden...

Onunla aramızda böyle garip bir bağ var. Düzelteyim: bu bağ ben, Gökçe ve Gonca arasında var. Bu daha doğru olur.

Nasıl derseniz...

Birbirimizi son 2 yıldır tanıyoruz. 2 yılı az geçti. Ama o kadar dolu dolu bir süreymiş ki bu, herşeyi paylaşmışız. Üstelik bunun son bir yılını 3 farklı ülkede geçirmiş olmamıza rağmen.

Biri Sofya, diğeri Oslo ve sonuncusu Ankara. 3 farklı ülke, 3 farklı şehir ve 3 farklı insan. Ama nasıl oluyorsa onca kmye rağmen birbirimizin sıkıntısını hisseder ve hatta rüyalarımızda olacakları önceden görür ararız. :)

Misal birinde Sofya'dayım ve...

Bir saniye! Yok böyle bir şey...Şu an canlı örnek yaşıyorum!

Ben buraya Gonca'yı yazıyorum ve az önce satırlarımın ortasında cebim dıtlıyor:

"Kuzucuklar bayramınız kutlu olsun..."

diye başlayan mesaj Gonca'dan. Bu saatte adının aklımda geçmesi bile onun hissetmesine yetiyor. :)

İlk örneğime dönersek:

Sofya'dayım ve saatler 12yi geçmiş, moralim çok bozuk. Oturup ağlamışım bir başıma ve çaresiz hissediyorum kendimi. Gonca'ya mail atıyorum. Sonrasında yaklaşık yarım saat sonra telefon geliyor. Sesi titriyor...Tam dişlerini fırçalamış ve yatmaya hazırlanmış ki içinden bir ses nete girmesini söylemiş. Ve benim mesajımı görmüş.

Bir başka örnek Gökçe'den olsun hak geçmesin. Gökçe birinde "İyi misin" diye arıyor. Ve öyle bir zamanlama ile arıyor ki ben çaresizlik içinde kıvranıyorum.

Huyumu ikiside bilir, duygularımı kolay yansıtmam. Daha doğrusu üzülüp acı çektiğim anları çok iyi gizlerim. Kendi içimde halletmeden de kimse ile paylaşmam. Bunu o kadar iyi gözlemişler ki başkasının farketmediği bir tınıyı yakalayıp hemen telefona sarılıyorlar.

Benden çok küçük ama bir o kadar olgun iki dost onlar. Sadece dostta değil, kardeş, sırdaş ve bazen abla :)

Düşünüyorum da, BHA'dan sonra en yakın iki dost ve sırdaş onlar.

Onlar olmasa ne yaparım diyorum bazen...Hayır, her an. Her an, onlar için dua ediyorum. O kadar güzel ki ruhları, kalpleri ve niyetleri, dilerim Allah herşeyin en güzelini onlara verir.

Gece gece ne yazısı bu değil mi? Sanırım oldukça ağır basan özlem.

Benim iki tatlı baş belama olan özlemim ve sevgim bu gece çok ağır bastı. Ama bunu duyunca şımarmamaları kaydıyla!Anladınız siz onu!! :D


Not: Goncam benim için yazdığın o güzel dileklerin bin katını sana dilerim. :)

26 Kasım 2009

Ayça'dan Sevgi


Hi hiiii....

İnsanın adı Sevgi olunca hele bir de kör kütük aşıksa her yerde kalpler görüyor. Hatta kendi görüntüsü bile bir süre sonra aynen fotograftaki gibi gözüküyor. :))

Şaka bir yana Ayça'nın dükkanında buna bayıldım! Aklıma direkt kendim geldim. :)

Sizde gezin.

Ha bu arada Ayça hediye veriyor. İlgilenenler buradan okuyup katılabilir.

Hadi bakalım ekran başına marşşş maarrşşşş...Hemen yazın bakayım, siz ne beğendiniz?

İyi Bayramlar


Geçen sene ki gibi bu senede Selçuk Erdem çizgileri ile yazıma başladım.

Şimdiden herkese huzurlu, sağlıklı ve mutlu bayramlar dilerim.

Ağzınızın tadı bozulmasın. Ve sevdikleriniz hayatınızdan eksik olmasın.

:)

Sevgiler

25 Kasım 2009

Keyif


Misafirlerim geldi. Sofrada

Domates soslu tavuk

Kuskus salatası

Zeytinyağlı yaprak sarması ve lahana sarması (Bunları ne yazık ki ben yapmadım, hazırda değil. Ev yapımı. Sağolsunlar işten yorgun geliyorum çok zahmet olmasın bana diye getirilmiş)


Elmalı pekmez karamelli kek

Ispanaklı börek

Yeşil salata

vardı. Tabi sunumları bu sıralama ile olmadı. Aslında sıralamayı da bilmiyorum. O an kalabalıktan ne olduğunu anlayamadım zaten. :)

Ama herşey göz açıp kapayana kadar bittiği için bu kez sofrayı fotograflayamadım. Aslında çok da özendiğim bir şeydi. Sizlerde hep görürüyorum sofra fotograflarını, bende koymak istedim ama inşallah gelecek sefer.

Şu an yorgunluktan parmağımı oynatamıyorum. Ama keyifli bir yorgunluk.

Bu arada sevgili NuNu'nun tariflerine de bayıldılar. Buradan ayrıca söylemek isterim.

Yarınki menü mü?

Tabii ki azzzz sonraaaa.... :D

24 Kasım 2009

NuNu'dan Esinlendim

Az önce size Elmalı Pekmez Karamelli Kek'i yazdıktan sonra bir baktım ki poğaçalar da olmuş!


Hemen fırından çıkardım ve sizler için fotografladım.


Ilıdıktan sonra da servis tabağına aldım, bir de öyle fotografladım.


Sevgili ustamız NuNu'ya bu güzel tarifler için çook teşekkür ederim.


O kadar pratik bir o kadar da lezizler ki...Sizde bayılacaksınız. Ben poğaçaya vuruldum. Gerçi biraz büyük toplar halinde koymuşum o yüzden aslına göre daha yayılmacı bir yapıları oldu ama olsun, tarz olmuş oldu. Keki ise bozmamak için henüz tadamadım ama borcama yapışan elma çok güzel olmuştu. ;)


Hadi hadi...Durmayın gidin sizde bayram hazırlıklarına başlayın ayol! Ne kadar zamanımız kaldı ki?

Deneme Deneme


Azıcık daha sabretsem çok daha güzel olacakmış ama dayanamayıp "tımaaammm tımaaammm..ılıdı işte!" diye tutup çevirdiğim için azıcık yayıldı ama gene de ilk deneme için fena durmuyor.

Ayrıca her zaman taklitleri aslını aratırmış, ben ne yapsam boş yani! Mümkün mü bu kadar usta insanlarla aşık atmam? Ama akıllı bir çırağımdır, çabuk öğrenirim. :)

Misafirlerim için sizler sayesinde farklı bir menü hazırladım. (Ay bu menü lafı neden bana "Yemekteyiz" programını hatırlatır oldu?!?) İlk denemelerim Sevgili NuNu'dan:


ve


Kek fotograftan gördüğünüz gibi fırından çıktı.

Poğaçaları az önce attım. Heyecanla bekliyorum.

Diğer denemelerimde gelecek ama sürpriz olsun diye söyleyemem ama onlardan biri kendini biliyor. Börek tariflerini ondan aşırdım.

Not: Kekin kenarındaki eksiklik oburluktan değil borcama yapışan elmadan kaynaklanıyor. Ben açıklayayımda... ;)

Ayrıca o koyu bölüm yanık değil arkadaşlar!


Ellerinizden Öperim



Başta annem, babam ve sevgili Selda olmak üzere tüümmm öğretmenlerimizin öğretmenler gününüz kutlu olsun. :)
Özür Notu: IDEAAAA!!! Ya çok özür dilerim, inan acele acele yazarken atlamışım. Farkedince düzenlemek için girdim ama geç kalmışım...Çoktan yorum bırakmışsın bile. :(
Özür. Senin ellerinden ve yanaklarından 2 kere öpsem affeder misin? :)
Öğretmenler günün kutlu olsun canım öğretmenim.

22 Kasım 2009

Yer Açın! Yer Açın!


1966'da yazılmış ve insanlığın 1999 tarihinde 2000'e aylar kala ne durumda olduğunu gözler önüne seren bir şaheser.

Yazarı Harry Harrinson zekası tescilli bir adam ama taaa 1966'da daha ortada kıtlıklar, çevre kirlenmeleri ve diğer sorunlar belirgin değilken geleceği bu kadar güzel değerlendirmesine hayran kaldım. Tamam kabul, 1999'da yazıldığı durumda değildik ama 2050'de böyle olmamız kuvvetle muhtemelen.

Daha o zamandan sevgili yazarımız GDOluları bile görmüş.

İnsanlar gerekli besini almak ve hayatta kalabilmek için SoyMer yiyorlar yani soya ve mercimek. Herşey yapay ve herşey çakma.

Kitabı bulmam oldukça zor oldu ama ilgilenenler İdefix'ten ya da Metis'ten 3 TL karşılığı temin edebilir.

21 Kasım 2009

Çivisi Çıkmış Dünya


Aslında Tanios Kayası'nı okuduğumda çok sevmiştim ama Afrikalı Leo'yu okurken kıyıldığım için Semerkant'ı okumamıştım. Belki üstüste aynı yazarı okuyunca olmuştur. Bu daha önce Herman Hesse serisini alıp art arda okuyuncada başıma gelmişti.

Her neyse, uzun zamandır Amin Maalouf'la ayrı duruyorduk.

Bu sene Çivisi Çıkmış Dünya yayınlandığında bu küslüğe son vermek istedim. Kitaptaki tarihe göre 5 temmuzda almışım. Yani tezimi savunmaya geldiğimde ayağımın tozuyla.

Herhalde o dönemin stresinden olacak, kitabı Sofya'ya götürdüğüm halde unutmuşum. Buraya (mecburi) kesin dönüşümü yaptığımda gene kitaplarla hasret giderirken almak için elimi uzatmış ama o an hatırlayamadığım bir nedenden almadan çıkmıştım. Almadığımı farkedince sonra alırım diye de üstünde durmadım. İyi ki de durmamışım çünkü Sofya'dan eşyalar geldiğinde "Aaaa! Bu kitap zaten varmış bende?" diye tepki verdim.

Ben kitaba o kadar bilinçsiz yaklaşmışım ki aldığımda roman sanıyordum!? Bu yüzden üzerinde "deneme" yazdığını görünce afalladım.

Okumaya başladım.

Giriş ABD, dinsel çatışmalar vs ile başladı. Bildik, duyduk ve bayıldık şeyler. (Burada bayılma iç bayılması/sıkıntı anlamındadır)

Yalan yok "öfff ya" diye elime aldığıma pişman oldum. Biraz önyargıdan birazda aynı konu hakkında binlerce şey okumuş olmaktan pek içime yatmadı. Okurken farkettim ki kitap bana değil BHA'ya daha uygun. Gene de zorladım kendimi ve en sonunda "yapamayacağım" diyerek bıraktım. Ama neden bilmem içimden bir his, belki kitapları yarım bırakmayı sevmediğimden ya da belki de önyargının utancından, devam etmeye zorladı beni. İyi ki de öyle yapmış!

Ben kitabı bıraktığımda 70li sayfalardaydım. Okumaya devam ettim. Lübnan kökenli ama yıllardır yurdu dışında yaşayan ve Müslüman olmayan yazarımız İslam alemi ile ilgili kısımlara gelmişti. Ve Mısır'da Nasır'ı anlatmaya başlamıştı. Sayfayı çevirdim ve...

Sayfa 80:

"Ama Nasır'ın izlediği yolu değerlendirmeden önce, şu 'yurtsever meşruiyet' kavramını biraz daha belirginleştirmek istiyorum. Özel, hem de çok özel, hatta belki de İslam aleminde bir eşine rastlanmamış bir örnekten, halkını yıkımdan kurtarmayı başarmış, bu yüzden de savaşçı meşruiyetini hak etmiş, böylesine bir kozun ne kadar güçlü olabileceğini ve ondan nasıl yararlanabileceiği açıkça göstermiş bir önderden hareketle yapacağım bunu. Atatürk'ten söz etmek istiyorum."

Yüz ifademi tahmin edebiliyor musunuz? Şimdi "Elin adamı tabii ki Atamızı övecek" demek dışında önemli bir nokta var benim için, Atamızın unutturulmaya çalışıldığı şu günlerde ve Cumhuriyetimiz kurulalı bunca yıl geçtikten sonra bir yabancı O'nu överek kitabına alıyor. Hadi Atatürk'ün döneminde ve ölümden sonra bir süre çok övücü yazılar çıkmıştı diyelim. Ama yıllar geçtikten sonra kaç yabancı yazardan övgüler duydunuz? Tam tersi, mesela Mandela diktatör olmakla suçlayıp kendisine verilen ve Atamızın adını taşıyan ödülü reddetmemiş miydi? Yanlış mı hatırlıyorum? Yakın bir zamanda medyada, ama doğru ama yanlış %100 bilemem, okullarda Atatürk fotografları olduğu için bizi eleştiren Avrupalı politikacıları okumadık mı?

Peki tüm dünyada okunan ve bilinen bu yazarın kitabında BİZDEN bahsettiğini kaçımız gördük/duyduk? Belki yayınlandı ama beni affedin, farkedeceğim bir reklam olmamış demek ki. Bu durumdan uluslararası anlamda faydalanmamak bizim hatamız ya neyse.

Amin Maalouf Türkiye'nin kuruluşundan, Atatürk'ün tavırlarından ve kararlarından ve bunların diğer Arap ülkelerine olumlu etkisinden bahsetmiş.

O andan sonra kitap beni bir anda sardı.

Kitapta hoşuma giden bir kısımdan daha alıntı yapacağım. Yazar genel olarak kitap boyunca dinler arası uçurumlardan, bunların etkilerinden ve kendince bu anlamda her iki tarafın nerelerde hatalı olduğundan, göçmenlerin sorunlarından ve dil-kültür ilgisizliğinden bahsetmiş.

"Bilgi sonsuz bir evrendir, bütün yaşamımız boyunca hiç de ölçülü davranmadan beslenebiliriz ondan, ne yapsak tüketemeyiz onu. Üstelik, daha da iyisi: Ondan ne kadar beslenirsek, dünyayı da o kadar az tüketiriz." (sf 143)

Başta sıkılsanız bile mutlaka şans vermeniz gereken bir kitap bence. Ve yazarın gözlemlerinde çok etkili kısımlar var.


Gooooollllllll


Buradan biricik aşkıma bir şarkı ithaf etmek istiyorum:

Unuturrrsuuunnn unutursuuunnn demiiiştttinnnn

Unuuu taaa maaaammm se niiiiii

Unnuuu taaa maaammm see niiii

Unuu taa maaaammmmm

Aşkım bu 3-0 lık yenilgiyi "unutaman" sen değil mi?

Ha haaaa haaaaaaaaaaaaaaaaaaa


Not: Sakınnnn...Bak buradan bile aklından geçenleri duyuyorum! :P

Kitaplarım Geldi

Bugün kardeşlerimle buluştum. Sadece özlediğim iki güzel insana kavuşmadım, bir de onlar aracılığı ile sipariş ettiğim kitaplarıma kavuştum.
Hiii hoooo hoooooooooo
(Burada kitap lafını duyunca sevinçten çılgına dönen Sevgi'nin tepkisi özetlenmiştir!)
:)
Tabii arsız abla olarak ellerine 13 kitaplık yeni listeyi verdim. 13 kitap ama inanın 4 tanesini maddi imkanım olmadığı için sildim. Aklımda kalan yaklaşık 17 kitaba ise hiç girmiyorum.
Idefix'in sanal fuarından sipariş edeceğiz. Ve %30'dan fazla karım var. Yani daha kitap alabilirim!
Hiii hoooo hooooooooooooooooooooooo
(Bu ifadeyi tekrar açıklamaya gerek var mı?) :D

IDEA Döndü :)

Sizlerin ve tüm sevdiklerinin duaları ile sevgili IDEA sağlıklı bir şekilde aramıza döndü.
Allah tüm hastalara ve hasta yakınlarına aynı mutluluğu yaşatsın.
Hoşgeldin sevgili IDEA! :)

Afacan


Sabah erkenden uyandım. Hayat felsefemiz: ne kadar erken kalkarsan günü o kadar uzun ve güzel yaşarsın.

Hemen çizgi filmin başına koştum tabii. Ve Ege'yi uyandırdım. Gerçi o uyanmış üstünü ne zaman açacağım diye bekliyormuş, her zaman ki gibi.

Onu da yerine koyup kafesini açtım ki rahat hareket etsin. Fakat tabii her anne gibi bende "Benim çocuğum mu?Assslaaaaa yapmaz!!!" psikolojisinde olduğum için beyefendinin ne kadar yaramaz olduğunu unuttum (?!). O oturma odasında dolanırken ben de kahvaltı hazırlamak için mutfağa gittim. Ama gitmeden duvardaki saati indirdim, çünkü Ege Bey saatin saniyesi ile inatlaştığı ve söz geçiremediği için çözüm olarak saati düşürmeye çalışıyordu. Evet, aynen okuduğunuz gibi; koca saati duvardan düşürmeye çalışıyor! Bunun için çok sistematik hareket ediyor:

İlk adımda gidip saate yakın tabloya konuyor.

Ardından yavaşça (benim odada olmam halinde oldukça yavaş, bana farkettirmeden) saate doğru yaklaşıyor.

Sonra önce bir gagalıyor saati. Ben odada isem zaten "Ege!Sakııınn!" diye haykırıyorum. Sesi duyunca biraz bekliyor ki dikkatimi tekrar televizyona ya da okuduğum kitaba vs çevireyim. Sonra bir gaga hamlesi daha. Bakalım anne ne tepki verecek?

Gerekli şartlar sağlanmışsa (ben başka şeyle uğraşıyorsam veya odada yoksam) bir ayağı tabloda diğeri duvarda pozisyon alıp saatin arkasından kafası ile ittirip (dikkatinizi çekerim; artık gagalamıyor direkt olarak ittirme hareketi yapıyor) saati oynatıyor.

Henüz saati düşürmeyi başaramadı ama 2 kez saniyesini yerinden oynattı.

İşte ben saati korumak için yerinden indirip çalışma masasına koydum ve mutfağa gittim. Bir şeyin yeri değişince kafası karışan Ege'nin zekasını hafife almışım!Odaya geldiğimde masanın üstünde, saatin dibinde beni bekliyordu. Eğer bir suç işlediyse ve benim tepkimi merak ediyorsa olay mahallinden ayrılmıyor. :)

İçeri girince ve onu masanın üstünde görünce önce bir afalladım. Ne olduğunu anlayamadım çünkü. Evet mutlaka bir şey yapmıştı, ama ne? Sonra birden farkettim ki saniye gene ortalıkta yok ve laptop Ege için tuvalet haline gelmiş!

Sadece 10 dakika yoktum odada. Çok şükür! Bir 5 dakika daha içerde kalsam odayı yıkardı muhtemelen.

Tabii hemen "Egeeeee?Bu ne oğlum?" dedim ama beni sallayan var mı? Yan bakış attı gene bana ve "ne sallıycam seni ya" tribinde arkasını döndü gitti?! Masada dolandı, saati bir iki daha gagaladı.

Ergenlik çağları mıdır nedir?! Hayır bazen dönüp çemkiriyor resmen. Anneme göre "Annesinin oğlu işte" (ne demek istiyorsa!!).

Neyse, annemler bayramda gelecek o zaman göreceğim ben onları. Ben işteyken de aynı sabrı ve anlayışı gösterebilecekler mi?

Hıhh!

20 Kasım 2009

Doğadan Çayları


Hava bugün ne kadar soğuk?

İnsanın içi üşüyor. Bu yüzden durmadan çay içiyorum. Ve özellikle Doğadan papatya ve nane-ıhlamur çaylarını tercih ediyorum çünkü denedim ve çok sevdim. Sıcacık çayın içine birazda bal katıp karıştırınca o kadar güzel oluyor ki...
Unutmadan, bir de üzüm çekirdeği-mürdüm eriği çayını seviyorum. O demlenirken odaya güzel ve yatıştırıcı koku doluveriyor.


Hadi, sizde kendinize bir iyilik yapın. :)


Not: Resim netten alınmıştır.

Çavdar Tarlasında Çocuklar


K Dergi'de Pınar Özden imzalı "Yazarın Yazıya Vedası" isimli bir yazı okumuştum. (9 Ekim 2009 tarih ve 158 sayılı dergi) Pınar Özden yazısında "edebiyatın mutsuz, huzursuz, üzgüni küskün, hırçın, öfkeli şöhretleri" ni anlatıyordu. Bunlarda biri de J.D. Salinger'di:

"Çavdar Tarlasında Çocuklar onu meşhur ettiğinde yıl 1951'di. Son kitabı Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ise 1963 yılında basıldı. Sonra ortadan kayboldu. Tek kelime etmedi. Tek bir kare fotograf çektirmedi. Tek bir kişiye kendini göstermedi. Ve tek bir satır yayınlamadı."

O sırada Çavdar Tarlasında Çocuklar' ı okuyordum.Bunu duyunca kitabı daha da merak ettim.

Yazarın isminden midir nedir, nedense kitabın konusu hep 1800lerde geçmiş gibi geliyordu bana. Kahramanımız "taksi" dedikçe benim aklıma "at arabaları" geliyordu. O yüzden çoğunlukla odaklanma problemi yaşadım.

Neyse zorlada olsa olayların yakın geçmişte geçtiğine odaklandım. Yazım tarzı bana biraz Charles Bukowski' yi anımsattı; onun gibi hayatta ne varsa yazmış. Belki biraz cinselliğe (kahramanımız kızlarla bir türlü yakınlaşamaz) yönelik yazması bunu düşündürdü. Kim kimden etkilendi bilemiyorum ama belki Bukowski etkilenmiş olabilir. Bunu çözmek için kitaplarını tekrar karıştırmam gerekiyor.

Gelelim kitabın konusuna:

Kahramanımız ölen kardeşinin ve yazar abisinin gölgesinde kalmış, belki de yüksek zekasından kaynaklanan bir problemle normal davranışlar yerine asilik yaptığı için okuduğu tüm okullardan atılmış, yaşadıkları hayalgücünün bir oyunu mu yoksa gerçekten olan şeyler mi ara sıra kuşkuya düşen, ergenlik sorunlarını da yaşayan bir genç.

Onun okuldan atıldığını öğrenerek başlıyoruz kitaba. Ardından okuldan atıldığı andan evine döneceği çarşamba gününe kadar geçen zamanda olanları "onun ağzından" dinliyoruz. Ki aslında yalan söylemede başarılı olduğunu sık sık yenileyen ve yalan söylemeyi sevdiğini açıkça itiraf eden kahramanımız sonunda aklımda soru işareti bıraktı; Holden Caulfield gerçekten bunları yaşamış mıydı?


The Assassination Of Richard Nixon




Sean Penn'in filmlerini genelde severim. Ama heyecanla takip ettiğim bir oyuncu değil. O yüzden 2004 yapımı bu filmi kaçırmışım.


Türkiye'ye geldiğim ilk zamanlarda CNBC-e'de karşıma çıktı. Yapacak başka bir şey yoktu, bende izlemeye karar verdim.




Bu adamın en sevdiğim yanı rolüne tamamen bürünmesi: adam Sean Penn'likten çıkmış tamamen Samuel J. Bicke olmuş. Kaşı gözü herşeyi değişmiş. Ruhende karaktere öyle bir bürünmüş ki adamın yaşadıklarını size hissettiriyor ve yaptıklarına hak veriyorsunuz.


Filmin konusu şu:


Sam, her ABD vatandaşı gibi ülkesine ve değerlerine bağlı bir adamdır. Yahudi olan karakterimiz tam bir ticaret adamıdır. Satış konusunda etkin olmak için o zamanlar yeni yeni moda olan pazarlama taktiklerini yakından takip eder; müşteriyi kandırmak zorunda kalsa bile.


Ancak ne yazık ki hem iş hayatında hem de özel hayatında sorunları vardır. Karısından boşanmıştır ve karısının başka adamla flört ettiğini görür. Abisi ile sorunları vardır, o yüzden işten ayrılmıştır. En yakın arkadaşı bir zencidir ama henüz o zaman zenciler göründüğü kadar eşit imkanlara sahip olmadığından aşağılanmalara maruz kalmaktadır. İş konusunda ortak olmaya karar verirler ama kredi çekmek için gittiklerinde her ne kadar inançlı ve azimli olsa da Sam o günün değerlerine uygun bir adam değildir. Fazla dürüst ve hassstır.


Bir gün yeni ve de üçkağıtçı patronu ile konuşurlarken (ki bu sahne bence çok etkileyici) patronu ona gelmiş geçmiş en büyük satıcının Richard Nixon olduğunu söyler. Çünkü tüm hatalarına ve beceriksizlerine rağmen kendini tekrar seçtirmeyi başarmıştır.


O andan sonra Sam, hayatın tüm kokuşmuşluğunun nedenini Richard Nixon' a bağlar ve aslında uygulamaya koyabilse oldukça zeki bir planla ona suikast yapmaya karar verir.


Böylece "Richard Nixon'ın Suikastı" filmi ortaya çıkar.


Bazen içiniz sıkılabilir çünkü ruh hali çok kasvetli. Ama gene de keyifli ve başarılı bir film.


Ayrıca belirteyim, film 1974 yılında yaşanan gerçek olaylara dayanıyor.


19 Kasım 2009

Dizi Saati


Efendim bugün perşembe değil mi? Ay her perşembe anneşkom oralardan ben buralardan ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

Ama ne yapabiliriz ki; bugün hem Aşk-ı Memnu hem de Parmaklıklar Ardında var.

Seçmek zor.
Yani annem için....Ben Closer ile Kurtlar Vadisi Pusu arasında kalıyorum her seferinde.

Öyle şaşkın şaşkın bakmayın; evet ben Kurtlar Vadisi'ni izliyorum. Kaç zaman önce hep eleştirdiğim ilk "sezonun" tekrarını izlerken, ki dalgasına diye bakıyordum, sen tut bağımlı ol! Buyur işte, al başına belayı. Çünkü...Gel de bunu bayan arkadaşlarıma anlat. Tamam ben Asi Koyun'um ama herkes "Ednan"mı "Behlül" mü diye tartışırken ben "ya Cevat iyileşip Memati'yi yakar mı cidden?" diyorum ve bana dönen bakışlara "Yani...Tabiii Ednan canım...He he..." cümlesi ile savunma yapıyorum.

Allah'tan EkinA' da izliyor da kendimi yalnız hissetmiyorum.

Ha unutmadan, beni bir perşembeleri bir de maçların (milli maçlar ve de derbiler) olduğu günler rahatsız etmeyin. :)


Not: Ednan diye inceltilmiş şahsiyet Adnan olan ve Nilay'in babası olan mı? Evet diyin yaaa...Kimi seçtim bilmek istiyorum.

Not 2: Ayyy Memati Kazım'la Abdülhey' e ulaşamıyor! Ay "yakışıklı" öldürdü mü cidden ve çekirdeğim nerde kıssss? Ciyaaak!

Not 3: Afiş tabii ki netten!

Balkabaklı Bazlama




Hapşuuuu! Ay kusura bakmayın, fırk fırrkk burun çekerek ve hapşırarak güne başladım. Tamam...tamam...biliyorum suçluyum. Dün uslu durmadım.


Bu şekilde güne başlamama rağmen gene de neşeliyim çünkü süper bir kahvaltı yaptım. Daha güzelleri sizin olsun.


Ne yedimde bu kadar mutlu oldum?Hemen anlatayım. Geçenlerde balkabağı almıştım. Böylece hayatımın ilk kabak tatlısını yaptım. İlk deneme için fena olmadı. Ama tabii en küçük paketi almış olmama rağmen gene de bir sürü arttı. Bende ne yapsam ne yapsam diye yemek dergilerinin eski sayılarını karıştırırken ilginç tariflere ulaştım. Bunlardan birini denemeye karar verdim:


Balkabaklı Bazlama


Yapımı çok kolay, hafif ve tatlı bir tarif.


Öncelikle 4 yemek kaşığı balkabağı püresi hazırlayacaksınız. Ben 2 parçasını haşlayıp ezdim.O yüzden miktar birazcık fazla oldu sanırım.


Sonra:


2 yemek kaşığı toz şeker ya da 4 yemek kaşığı pekmez


1 yumurta sarısı (akını ayırın, kullanacağız)


Portakal kabuğu rendesi (ben limon bol olunca onu kullandım)


2 yemek kaşığı zeytinyağı


Bunları alıp bir güzel çırpıyoruz.


Üstüne;


Balkabağı püresini


Bir miktar cevizi


katıp karıştırıyoruz. Ayrıca;


Yaklaşık bir bardak süt


1 bardak un


1 çay kaşığı kabartma tozu


ekleyip karıştırmaya devam ediyoruz. Bu arada ayırdığımız yumurta akına bir fiske tuz ekleyip kar gibi oluncaya kadar karıştırıyoruz. Bunu da diğer karışıma ekliyoruz.




Sonra tamanını son bir kez güzelce karıştırıyoruz. Karışımdan maksimum 2 yemek kaşığını (benim tava küçük boydu, çok dökersem hamur kalır diye korktum. Tarifte ise bir yemek kaşığı diyor) yağsız, yanmaz bir tavaya döküp iki taraflı pişiriyoruz.


Normal tarifte üstüne pekmez ve ceviz döküp yemeniz öneriliyor. Ben tadını tatlı bulunca bundan vazgeçtim (zaten evde pekmez yoktu, kayısı reçeli dökecektim) ve deneme için pişirdiğim iki katın arasına dilim kaşar koydum. Talı-tuzlu hoş bir sentez oldu.


Tarif benden denemesi sizden. Aslında çocuklara balkabağını yedirmenin farklı bir yöntemi olarak kullanılabilir. Benim gibi tatlı sevmeyen biri bile yedikten sonra, herkes yer.


Yanında bir bardak sıcak çay şiddetle tavsiye edilir.


Afiyet bal şeker olsun. :)




Not: Tarifi ve ilgili sayıyı merak edenler için "Sofra Dergisi" Ocak 2008 sayısı diyorum. Bu tarif 98. sayfadaydı.

18 Kasım 2009

İğğkkkk




Başlık için özür dilerim fakat daha fazla dayanamayacağım, resmen şiştim!

Evdeyim ya, Ege ile birlikte mutlu mesut zaman geçiriyoruz ve bu arada bol boooll çizgi film izliyoruz. Amaaaa...

Ay vallahi bir Barbie reklamı daha görürsem başlıktaki gibi tepkiyi sizlerin bile duyacağı seste vereceğim. Bu ne ya? Barbie atladı, Barbie zıpladı, Barbie kuaför seti, Barbie ve Üç silahşörler (ki "taçlar maskeye, etekler pelerine dönüşüyor"muşşşş..iğğkk iğğkkk) vs vs...Tüm gün reklamlarda bunları dinliyoruz. Şimdi gelelim neden bu kadar bezdim:

1. Daha önce de söylemiştim, bu Barbie ve benzerleri (action man'ler dahil) ne beceriksiz varlıklardır ki her iş için farklı bir tane olması gerekir? Barbie'nin doktor olması için illah doktor olanı mı almak lazım? Koy oraya silahşör Barbie'yi, ne olacak? Eğitimi mi yok diyeceğiz sanki? Hastalar "Doktor Hanım? O kılıçla ne yapacaksınız yahuu?" diyerek kaçışacak mı? (Gerçi komik bir dialog olurdu ama neyse, ciddi ve sinirliyim şu an) Ne diyeyim ki? Bu tür oyuncaklar hayalgücünü öldürüyor.

2. Irkçılık olmasın diye zenci arkadaşı var ama hani bunun çekik gözlüsü ya da latini?(Ohh canıma değsin, eksikliklerinide yüzlerine vurmuş oldum!)

3. Barbie dışında bebek yok mu yeryüzünde? (Sakın bana Bartz vs demeyin, ters bakış atarım size)Eskiden Fatoş vardı hatırlar mısınız? Hani böyle normal bebek ölçülerinde ve normal bebek fonksiyonlu oyuncaklar yapardı. Hiç unutmam, anneşkoma oyuncak bebeğim için zorla hırka filan ördürürdüm. Altını sarmak için naylondan bebek bezi keserdim.(O zamanlar Huggies, Can Bebe vb olmadığı için annelerde gerçek bebeklere bez üstüne naylon gibi bir şey sarardı da o yüzden bizlerde öyle yapardık) Ben onları özledim ya. Böyle insanı zayıflık takıntılı, normalin üstünde iri bazı uzuvları olan ya da ince ötesi beli olan ve bu nedenle küçük yaşta çocukların aklına estetik fikrini yerleştiren ıvır zıvır bebekleri istemiyorum.

Kızım olursa Barbie filan alınmayacak ona. (Burada BHA'ya duyuruyorum.) Evet prenses gibi yetiştireceğiz kendisini ama böyle yapay şeylerle oynamayacak.

Hoş zaten BHA ile benden alacağı ortak özelliklerden biri kitap kurtluğu olacağı için muhtemelen Barbie'ye burun kıvırır, kitaplara dalar. Kimin çocuğu? :D

Şimdi sizleri netten bulduğum çalışan Barbie figürleri ile başbaşa bırakıyorum. Bu arada kısa saçlı olanı CEO Barbie imiş!!Neden kısa saçlı demiyorum, neden gözlük takıp sert bir ifade yapmamışlar ama etek boyunuda saçlar kadar kısaltmışlar diyorum. Hatta dedim














Temizlik Canavarı


Azıcık iyi hissetim ya; "haydi iş başına" diyerek başladım dip bucak temizliğe. Tabii aynen tahmin ettiğiniz gibi şu an daha beter hastayım. Az önce sesimin kısılmaya başladığını farkettim. Bir de neden bilmem (?) böyle bir yorgunluk hali çöktü üstüme. Kolumu kaldıracak gücüm yok.

Ay öyle ters ters bakmayın. Tamam yaptım bir çılgınlık fekat sevgili dostlar mecburdum: Ege iki kere kafesini düşürüp her tarafı yem yaptı. (Suçu başkasına at ve kaç!)

Hem ne güzel artık ev missss gibi kokuyor.

Bu bahanelerden sonra...Affedildim mi acaba?


Not: Resim netten alındı.Ama aynen ben! :D

GünEşli Bir Gün


Bugün gülümseyerek uyandım.

GünEşi özlemişim, bir baktım ki ev sabah sabah ışıl ışıl.

Neden bilmem, birden kendimi çok iyi hissetmeye başladım. :)


17 Kasım 2009

Bir Gezginin Yol Anıları

Off beee! Amma fiyakalı bir başlık attım. Şöyleeee gerinip bir daha bakayım..Vayy vaaayyy vaaayyyy....Komiğim ben yaaa! Kasıntı oldum bir an onun komedisi ayrı da asıl komik olan gören ömrüm yollarda geçiyor sanacak. :)


Efendim gene de karizmamızı bozmayalım ve anılarımızı anlatmaya devam edelim.


Ne diyorduk son olarak; Eski Nessebar'a doğru yürümeye başlamıştık. İşte o manzaranın karşısında büyülenmiş gibi bakakaldım.


Hep merak ettiğim o değirmen karşımdaydı. Tabii hemen bu anı ölümsüzleştirdim.







Her neyse, böyle mutlu mutlu ve de deniz havası alarak yürümeye başladık. Deniz kenarındaki bu heykelde çok ilginç geldi bana. Muhtemelen elindeki haç ve güvercin ile denizle ilgili bir tanrıça olarak şehri kutsuyor.





Ardından nihayet eski şehrin girişine ulaştık.

Dualarımız İDEA ve Diğerleri İçin


H1N1 denen o illet bir blogger arkadaşımıza da uğramış ne yazık ki...Az önce büyük üzüntü ile okudum.

Sevgili İdea'nın bu hastalığı atlatacağından eminim.

Yine de başta o olmak üzere tüm hastalara (hastalıkları önemli değil, insanın eline diken batsa canı acıyor sonuçta) dualar ediyorum bu gece.

Allah hepsine acil şifalar versin.

Sevgili İdea'da iyileşip bizlere geri gelsin.

16 Kasım 2009

Nessebar'ı Gezmeye Devam

Size haftasonu sürprizim Eskişehir'e gidiş ve gelişimdi fekat kötü kader ağlarını ördü. Sabah uyandığımda sürünüyordum, ciğerlerimden gelen bir hırıltı ile öksürük "Acaba doktora mı gitsem" diye ilginç (?) bir fikri aklıma getirdi.Benim beklentim ilaç verip göndermesiydi ancak malum salgın nedeni ile hapşıranları ki bende dahil sepetleyip eve gönderiyorlarmış. Bende 5 gün oyun dışı kaldım. :(

Başlar başlamaz böyle bir şey canımı sıktı ama ne yapalım. Tabii bu durumda Eskişehir geziside yattı. Fırrkkk...

Ama madem size sözüm var, o zaman size Nessebar diyeyim? Ama akıllı bir tavırla (aslaaa tembellikten değil!!) bugün bir kısmını yarında diğer kısmını yayınlayacağım. Belki ilerde başka kısımlarda eklerim? (Müşteride merak uyandır)

Evet isterseniz önce yeni Nessebar'dan eski Nessebar'a bir bakalım:



Daha önce yazmıştım, Nessebar'ın eski hali bozulmadan korunmuş ve kentleşmeden etkilenmesin diye bir de yenisi kurulmuş. Avrupa'daki bir çok yerde olduğu gibi. Şimdi ben gene "Ama biz olsak ne yaparız? Yakar...Yıkar....Yok ederiz!" demeyeceğim.

Şansımıza o gün deniz çook güzeldi. Elbette canım Akdeniz'im ve Ege'm gibi değildi ama ölmeden Karadeniz'e Bulgar kıyılarından da girdim ya..ohh...anıya bak be!! :D

Deniz kenarında keyifli ve güzel bir gün geçirdik. Uyanık arkadaşımız Ali kendini gölgeye atmış güneşleniyor (?!), zavallı Vijimse ben güneşte kaldım diye ikide bir yerini değiştiriyordu. İşin kötüsü ben güneşlenmeyi sevmem ama onlar seviyordu. O yüzden tahmin edeceğiniz üzere ben güneşte kalan olduğum için...ya aslında İlahi Adalet tecelli etti ve güneşte kalan ben olduğum halde yanan onlar oldu! Valla istakoz gibi olmuşlardı. Gece kaldığımız yere gittiğimizde dağıldık çünkü canım Vijim kıpkırmızı idi, Ali ise onca gölgeye rağmen en kırmızı kıpkırmız idi. Ben sadece biraz kenardan kızarmıştım. Çok eğlendim çoookkk...He hee...

Deniz keyfinden sonra yürüyerek Eski Nessebar'a doğru yola koyulduk. Ve karşımızda Eski Nessebar:

Ege ile Bir Gün


Tüm haftasonunu evden uzakta geçirdikten sonra şimdi evdeyim. Gerçi mecburiyetten evdeyim ama sebep Ege'nin umrunda değil. O evde olmamdan çok mutlu.

Yazık nasıl sıkılmış ki geldiğimden beri kafesinin dışında cikleyip duruyor.

Yeni yerler keşfetti odanın içinde; misal kapı üstü! Aslında eline bir bez versem de oralara "boyu" yetişmişken temizleyiverse!

Arada dışarı çıktığında tablolara konuyor ama asıl saatle inatlaşıyor şapşalım benim. Saniye onun ciklemelerine aldırmadan dönemeye devam ettiği için o da sinirinden saati düşürmeye çalışıyor. Ta ki ben "Egeeeee! Sakınnnn!" diye bağırıncaya kadar. Ondan sonra bana sinirlenip cırrr cııırrr diyor.

Ve inanmazsanız şu an kapıyı kemiriyor!

Ay şu halimle nedir çektiğim bu çocuktan! Haylaz ki ne haylaz! Kime çektiyse!! :D

Not: Fotograftaki Ege değil ama benzeri.

15 Kasım 2009

Kütüphane İstiyorum


Demin sevgili Zehra' nın yorumuna cevap yazarken kitapların pahalılığından bahsettikten sonra dilimin ucuna "keşke mahallede kütüphane olsa.." geliverdi.

Geçenlerde biricik dostum Gonca ile konuşuyorduk (ikicik dostum Gökçe kıskanması, otursun tezini yazsın onu da arayalım!!) ve bana Norveç'te çocuklara küçük yaştan itibaren kitap sevgisini nasıl kazandırdıklarını, mahallelerdeki çocuk kütüphanelerini (büyüklerinki yetmemiş çocuklar için bile var) anlattı.

Ben ne mutlu ki şanslı çocuklardan biriydim. Herşeyden önce küçükbir kasabada hayatımın ilk yıllarını geçirdiğim için hem özgür hem araştırmacı hem de doğal gıdalarla büyütülmüş oldum. Ama en sevdiğim gezici kütüphanelerdi.

Bunu hatırlayıp iç çekmiştim.

Şimdi elin adamının çocuklarına nasıl yatırım yaptığını görüp o kadar üzülüyorum ki.

Bizse kitabı sevdirmek yerine açıyoruz TV yi, açıyoruz bilgisayarı...Ohh, çocuk sustu ya. Daha ne olsun?

Bana ne ya! Ben mahallemde kütüphane istiyorum.

İdefix Sanal Kitap Fuarı


Haydi bakalım kitap kurtları!

İdefix'te birbirinden nezih kitapevlerinin birbirinden güzel yayınları indirimli olarak satışa başladı.

"Okuyacak kitap alacağım ama bir tane alırken diğeride olsun, olmuşken indirimli olsunda üç tane olsun.Ohhh...Sefam olsun!" diyen arkadaşlar işte tam bu noktayı bir tıklayın. Ben seçtim ama sonra sipariş vereceğim ki kendime yılbaşı hediyem olsun. :)
Not: Kullanılan resim netten alınmıştır.

14 Kasım 2009

6 Saniyede 1

Size küçük bir soru: 6 saniyede 1.... Ne oluyor olabilir?

a) Sevgilinizi düşünüyor olabilir misiniz?

Cıkk...Onu her saniye düşünürsünüz. :)

b) Nefes alıyor olabilir misiniz?

Yok o ortalama bir saniyede bir.

c) Manken elbise değiştiriyor olabilir mi?

Hmmm...O da olmaz, çünkü zaman kısa kaldı.Malum kıyafetin takısı var, ayakkabısı var, yerine göre kanadı var!

d) Göz kırpıyor olabilir miyiz?

Hayır. Onun cevabı "10 saniyede 1" olacak.

e) Kan vücutta yolculuğunu tamamlar desek?

Gene olmadı!Kan vücutta gezmesini 20 saniyede bir yapıyor.

Peki cevap ne?

Cevap; "6 saniyede 1 çocuk yetersiz beslenmeden ölüyor" olacak.

Bugün yeryüzünde 1 milyar insan aç. Yiyecek ve içecek birşeyi olmayan 1 milyar insan. Buna "doğal seleksiyon" demek ne kadar doğru olur? Yani sonuçta dünya, haddinden fazla insan barındırıyor ve kaynaklar yetmiyor. O zaman bir grup insanın ölmesi doğal...mı acaba? Yoksa bu insanların büyük bir kısmının Afrika'da yaşıyor olması bir tesadüften, doğal seleksiyondan fazla bir şey mi? Bir düşünün bakalım; kuralık ve aşırı sıcaktan mı aç kalıyor onca insan? Kabile savaşları bu yüzden mi?

Ve bu yüzden mi her 6 saniyede 1 çocuk ölüyor?

Düşünsenize; siz 6 kere nefes aldığınızda bir çocuk daha ölmüş olacak. Ya da siz aşkınızı düşünüp gülümseyinceye kadar bir tane daha gidecek. Gözünüzü her kırpıp açtığınızda bir tanesi daha ölmüş, bir tanesi ise ölmek üzere olacak. Ve farkındaysanız yaşam sıvımız kan vücudumuzu dolaşıncaya dek (bir tek dolaşmada yani) 3 tane çocuk ölmüş olacak.

Bir manken süslenip püslenip kelli felli, karnı tok sırtı pek amca ve teyzelerin önünde salına salına podyumda yürümeye başlayıncaya dek dünya nüfusundan en az 3 çocuk daha azalmış olacak.

Amaçsızca ortak kaynakları kullanmaya ve elimizdekilerin keyfini sürmeye devam edelim. Afrika dediğin taaaa nerede? Hem "bize dokunmayan yılan bin yaşasın." Değil mi?

Sözü netten aldığım bazı fotograflar bırakıyorum. Eğer arzu ederseniz sizde bu konuda online bir dilekçeyi buradan verebilirsiniz.





İnovatif Sevgi


Uykusuzluktan şaşı bakıyor olabilirim.

Gelişim ve değişime açık bir grup insan, tüm hafta çalıştığımız yetmedi bir de haftasonuna ders koydurduk. Aslında çok keyifli bir şekilde birinci günü atlattım ama yarına enerjim olur mu bilmem. Hadi o oldu, gelecek hafta nasıl geçer bilemiyorum! Aman sabahlar olmasınnnnn....

Ay yorgunum diycem ama içimde öğrenme canavarı durmadığı için şimdi oturup çalışcam.

O yüzden ben gene müsade istiyorum sizden.

Ama söz gelecek haftasonu (havalar iyi giderse) size güzel bir sürpriz düşünüyorum.

Not: Fotograf netten alındı. Cem Yılmaz'ın kulakları çınlasın. :)