29 Ağustos 2009

Mim: Fener Alayı


Biliyorum, yarın bir çok blogda bu güzel ve önemli günü kutlayan mesajlar olacak. Kimi kısacık bir cümle ile kimi uzun uzun...

Kaç zamandır mimlenip duruyoruz; hayatımızdaki değerli şeyler, sevdiklerimiz sevmediklerimiz vs..Hadi bir mimde ben başlatıyorum.

Mimimizin adı "Fener Alayı". Küçükken ne çok severdim, bayramlarda ellerinde meşalelerle yürüyen, marşlar söyleyen o duygulu, gururlu ve birlik olmuş insan kalabalığını. Diyoruz ya kaç zamandır, bir çok şeyi unutuyoruz. Bu da unutuldu gitti. "Üff ya kim gitcek" demeye başladık. Zaten böyle böyle unutulmuyor mu bazı değerler? :(

Olsun, bizde burada yakarız meşalemizi.

Miminizin konu 30 Ağustos Zafer Bayramı. Bugün için ne düşünüyorsunuz, ne hissediyorsunuz, neden sizin için önemli onu yazın istiyorum. İster bir cümle ile, ister bir şiirden alıntı ile, ister sayfalarca. Nasıl olursa olsun. Belki böylece oturup bir kez daha düşünürüz bazı değerleri, daha iyi kavrarız ve belki kıymetlerini daha iyi biliriz.

Şimdi sanmayın ki size "Değerlerimizi yitirmeye başladığımız şu karmakarışık günlerde..." diye bir nutka başlayacağım. Hayır, amacım ne politik sorunlara değinmek, ne prim yapmak (ki aranızda bazı özel konulardan yani Atatürk gibi, Ramazan gibi, Türk olmak gibi bahsedildiğinde "reyting için yapıyor" diyecek kadar basit insanlar olmadığını biliyorum ama gene de vurgulamak istedim çünkü böyle sığ kişilikler bu ortamlarda var biliyor duyuyoruz) ne de başka şey...Böyle bir nutuk boş zaten, hepimiz belli seviyelerde, okumuş etmiş insanlarız ve görünen köy (ne yazık ki) kılavuz istemez.

Ben sadece bu özel günü daha çok insan "hatırlasın" istiyorum. O yüzden bu kez ister katılın ister katılmayın demiyorum. Katılmanızı çok rica ediyorum.

Mime katılıp mimin konusunu, bu konudaki düşüncenizi yazmanızın dışında mim fotografını (ki fotograf bir internet sitesinden alınmıştır, kendilerine durumu bildiren bir mail atmak istedim ama ulaşamadım. Allah' tan fotografta isim var) ve bu yazının linkini vermenizi rica ediyorum. Linki istiyorum çünkü yan tarafa bir Fener Alayı etiketi ekleyip katılanları tek tek yazacağım, yazılarına link koyacağım. O yüzden katılanlar ne olur bilgi versin, kimseyi atlamak istemem. Yazınızı yazıyorsunuz sonra da 10 kişiyi mimliyorsunuz. Ya da isterseniz daha çok mimleyin. Ama mimleyin ve katılın. Haydi bakalım, Fener Alayımız yürüsün. :)

Evet gelelim benim 30 Ağustos yazıma:

Yüzyıllarca adaletle milletleri/dinleri/ırkları ve halkları tek bir çatı altında yöneten, kimseyi bir şeye zorlamayan, özgürlüğe-bilime-ilime-eğitime-sanata değer veren Osmanlı İmparatorluğu son zamanlarında ilim irfandan çok hacı hocalara değer vermiş, kadınlarını evlere kapatmış, "İmalat sanayi de nedir bre deyyus?" der olmuş ve böylece zamanın gerisinde kalmıştı. Üstelik borç batağına batmış, devletin hazinesi idarecilerin keyifi harcamalarına gitmişti. (Hala Osmanlı İmparatorluğundan bahsediyorum, aklınıza günümüze dair bir şey söylüyorum gibi bir şey gelmesin! Benzerlik tamamen tesadüfidir.) İmparatorluktan kopuşlar başlamıştı. Sonunda son paylaşımı yapmak üzere büyük (?) devletler akbaba gibi saldırıya geçti. Ancak...

İşte buraya kadarını ve bundan sonrasını, yıllarca okullarda masal dinler gibi dinledik; atalarımızın bize bu vatanı bırakmak için, yokluğa rağmen nasıl canla başla mücadele ettiklerini, gözlerini kırpmadan ölüme yürüdüklerini okuduk. Bende yıllarca bunları dinledim de ne anlama geldiklerini kalın kafamın kavraması için buralara gelmem lazımmış. Burada gördüm ki gerçekten Türk olmak onurlu ve gururlu bir durum.

Size bir iki örnek anlatacağım:

Bir gün avukatımız hışımla bulunduğum odaya geldi. Kendi halkına sinirlenmiş, söyleniyordu. Ben o sırada bir şeyler okuyordum ve onun her zaman ki tavrı olduğu için (bir insan kendi halkını nasıl bu kadar aşağılar anlamasamda) sessiz sessiz bitirmesini bekliyordum. Avukatcığımız konuştu konuştu sonunda "İşte bu zihniyet yüzünden Osmanlı bizi yüzyıllarca yönetti!" diye haykırdı. O an dondum kaldım. Evet ya, benim atalarım bu insanları yüzyıllarca yönetmişti değil mi? O an duruma hiç uygun olmayacak şekilde gülmeye başladım. Ve iş arkadaşıma onayladım: Evet biz sizi yönettik di mi??

Birilerini yönetmek, hem de sömürgecilik yapmadan adaletle yönetmek bunu yüzyıllarca sürdürmek nasıl güzel bir duyguymuş. Çünkü ben hiç yönetilen olmamıştım, benim atalarım yönetenlerdi. O ana kadar bunu hiç anlamamıştım ama o gün kafama dank etti. Atalarıma sömürge olmadan bizi bugünlere getirdikleri için bir kez daha şükrettim.

İkinci örneğim geçenlerde oldu. Malum Nessebar gezim vardı. Nessebar' ın tarihini araştırırken bir yerde çok güldüm: Bulgar Hanı, ekonomik sebeplerden dolayı ticaret merkezi olan Nessebar'ı 15.000 Bizans altınına Bizanslılara satmıştı!?! Arkadaşıma dönüp sorduğumda aldığım cevap kanımı dondurdu; evet, paraya ihtiyacımız varmış satmışız. Bu kadar basit?! Ben ki bırak bir şehri elden çıkarmak bir karış toprak için canını vermiş bir halkın soyundan geliyorum, bunu anlayamam. Ne demek, para yokmuş satmışız?? E tabii durmadı çenem; "Hala ekonomik sıkıntı çekiyorsunuz istersen iyilik yapıp alıvereyim Nessebar' ı?" diyiverdim.

İşte bunlar Türk olmanın ne demek olduğunu gösteren bir kaç örnek.

Yarın Zafer Bayramımızın yıldönümü. Allah bize o zor günleri tekrar yaşatmasın. Ve bizlerin geleceği için canlarını veren tüm o değerli insanları cennetine kabul etsin.

Atatürk' ün dediği gibi:

Ne mutlu Türküm diyene!

Mimlediklerim:

5. Seda
7. Ebru
8. Esra
10. Nesli



Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.
Not 2: Blogun ana sayfasındaki Fener Alayı fotografına tıklarsanız Fener Alayı bloguna ve meşale yakanlara ulaşabilirsiniz. :)


Devlet Oyunları




Hastayken ne yaparsın? Çoğunlukla yatar ve televizyon izlersiniz. Bende öyle yapıyorum ama uydu alıcım bozuk olduğundan daha çok film izleyerek vakit geçiriyorum.

Dünde Devlet Oyunları diye bir film izledim. Yenilerden bir film sanırım, adını daha önce duymamıştım. Ve itiraf etmek gerekirse Ben Afflect ve Russell Crowe' u genelde mimiksiz (yani her duyguya aynı tepki ile bakan ve bence oldukça yeteneksiz olan) oyuncular grubundan saymama rağmen filmi izlemek istedim.

Konusu klasik bir Amerikan konusu: komplo teorileri, ülkeyi yöneten ve herşeyin hakimi asıl güçler, bunu ortaya çıkarmaya çalışan ya da durdurmaya çalışan insanlar, bu yüzden ölen insanlar falan filan. Dedim ya, klaisk. Ancak bu kez olaylar tamamen bir gazeteci gözünden anlatılmış. Yani mesela kenarda duran ve kahramanlarımıza bakan bazı adamlar dikkatimizi çekiyor ama kimler neciler bilmiyoruz. Ya da durmadan bir helikopterle karşılaşıyoruz ama kimi neden izliyor ya da gerçekten izliyor mu bilmiyoruz. Sadece gazetecinin elindeki bilgiler var olayın merkezinde. Yani bu bilgiler gelişmedikçe kişiler veya görüntüler arasında bir bağlantı kuramıyoruz.

Filmin sonu ise en güzel anıydı, tam bir sürpriz oldu benim için.




Gelelim oyunculara. İtiraf edeyim film bittiğinde dürüst ve hızlı kongre üyesi rolünde izlediğim Ben Afflect' in beni şaşırttığını ve rolünün hakkını verdiğini düşündüm ama sonra fikrim değişti. Ben Afflect rol yapmıyordu, rol onun tipine tarzına ve hareketlerine göre yazılmıştı bence. O yüzden hala öööğğğğ diyorum kendisine.


İlk ve son kez Gladyatör ile izleyip çizdiğim Russell Crowe ise...işte ondan hepiniz huzurunda özür dilerim. Çünkü göbekli, bencil, meraklı ve kafası çalışan gazeteci rolünde süperdi. Saç ve kılığıyla, birde filmin başında göründüğü sahnede bana biraz Big Lebowski'de canımmm "Dude"cuğum Jeff Bridges'i anımsatsa da çook hoşuma gitti. Aferin kerataya. Hakkını vermiş. :)

Diğer oyuncularda ayrı ayrı göz dolduruyorlardı. Hani derler ya rolün küçüğü büyüğü olmaz diye, mesela ana rollerden biri değildir ama editörün gerilimi bu filmde bizi gerer. Oyuncu hakkını verir. Hepsini, kısacık rollerde de olsa, hepsini beğendim. Filmin genelinde gerilim vardı ama dozu çok iyiydi. Yani karanlık sahnelerle bizi germedi sadece meraklandırdı. Bir de nasıl desem, doğaldı. Yani "Yok artık amma uçtular" dediğim bir an olmadı.

Her neyse. Ben beğendim. İzlemenizi tavsiye ederim.
Not: Kullanılan fotograflar internetten alınmıştır.

28 Ağustos 2009

Nessebar Değirmeni


İşte Nessebar' ın meşhur değirmeninin benim gözümden görüntüsü.

Umarım seversiniz. Diğer fotografları da koyacağım. Hele bir iyileşeyim...

Hasta


Salı gününe kadar cezalıyım; dünden beri hücremde yani odamda sağım solum ilaç dolu fırklaya fırklaya, hapşıra hapşıra ve harika bir ses tonu ile cezamı çekiyorum.

O kadar yorgunum ki anlatamam.

Az önce ateşimde yükseldi, ohhh, dedim; hastalıkta bile işin gereğini son noktasına kadar yerine getiriyorum. Aferin bana!

Kitap okumak istiyorum ama kitap tutacak gücüm yok. Bende bol booolll film izliyorum. (Eğer uyanıksam tabii)

Hiç bu kadar uyumamıştım ama hala uykuluyum.

Kısaca hastayım!

Kapris yapmak istiyorum ve sanırım en büyük kaprisi ismi lazım değil gıcık bir sarışına yapıyorum! Ay onca işinin gücünün arasında nasılım diye merak ediyor, bir şeyler yemem için bana baskı yapıyor hatta tehdit ediyor...Deli mi neee??

Bende tabii ki sonuna kadar kaprisimi yapıyorum; cıkkk' lıyorum, "yimiiyyyceemmm işte :P" diyorum, surat asıyorum, omuz silkiyorum ama ne yaparsam yapayım bu kadar uzaktan benle ilgilenen aklı bende kalan bu cimcimeyi kıramıyorum, uslu kız olup dediklerini yapıyorum. (Gerçi her seferinde dil çıkarıyorum ama görmüyor diye rahatım) Tamam tamam itiraf ediyorum; aslında kıyamamak değil, mikrodalgaya atar diye korkumdan demek daha doğru!!!

:)

İsmini söylemiyorum o kendini biliyor.

Çoookkk teşekkür ederim cimcime! İyi ki varsın.



Not: Benle ilgilenen diğer kişilere haksızlık yapmak istemem. Herkese çoook teşekkür ederim. Bu gıcık sarışın epey bir kaprisimi çektiği için ayrıca yazdım. :)

27 Ağustos 2009

İki Haber ve Bir Oyuncak


Biri belki hayatında hiç oyuncak bebek görmemişti...

Diğeri ise o oyuncağın DA alınacağından emindi ama alınmayınca...

Bir arkadaşım anlatmıştı oğluna oyuncak almak için oyuncakçıya gittiklerinde oğlu bakmış bakmış ve "hepsinden var, sen seç ne alacaksan" demiş. Bu öyle benim çocukluğumdaki oyuncakçılar gibi küçük bir yer değil üstelik, bildiğiniz markalı oyuncakçılardan. Ve o çocuk orada kendisinde olmayan ya da ilgisini çeken bir şey bulamıyor!!

Biz kazandıkça onları biraz (?) şımarık mı yetiştiriyoruz? Baştan sorayım: Tasarrufu, hayalgücünü, kıymet bilmeyi ve daha nice şeyi unutturacak şekilde mi yetiştiriyoruz?

Bir film hatırlıyorum hayal meyal, daha doğrusu adını bile hatırlamadığım bir filmden bir sahne. Anne ünlü bir yıldız ve (yanlış hatırlamıyorsam) evlatlık iki çocuğu var. Herkes çocuklara gıpta ediyor; para, pul, şöhret...Ama hayır. Çocukların aslında o kadar lüksü yok. Mesela doğumgünlerinde gelen hediyelerden sadece birini seçme hakları var. Kalanını hayır kurumlarına gönderiyorlar. O küçücük gözlerin hangi oyuncağı seçeceğini bilmeden üzgün üzgün bakışını hala hatırlıyorum.

Bu da biraz abartı kabul ama daha 2 yaşında da tüketim canavarı olmasınlar yahu!!

Haberleri görünce aklıma geldi, geçenlerde sevgili İyilik Bloğu'da bu konuda bir şey yazmıştı. Bir bakın isterseniz. Belki ilki gibi örnekleri engelleriz?


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Nice Seneler


Nessebar'dayken tesadüf bu ya, oranın gününe denk geldik.

Bu ne demek şimdi? Efendim şuymuş, burada her ilin ve hatta anladığım kadarıyla her köyün dahi bir günü varmış. Ülkesinde ".....'nın düşman işgalinden kurtuluşu" günleri olan biri için bir şehrin/yerin gününün olması ancak düşman işgaline karşı kazanılmış bir zaferle olur diye bir önyargım varmış meğer ki! Öyle sandım. Ama değilmiş. Burada (anladığım kadarı ile) doğumgünü benzeri yerel kutlamalar yapılıyor(muş). O günde dediğim gibi Nessebar' ın günüymüş. Kalabalık ve organizasyonlarla daha da keyifli bir hale gelmişti gezimiz böylece.

Ama o sırada farkettim ki uzun zamandır biz coşkulu kutlamıyoruz zafer günlerimizi. Sadece TRT' de "Bugün bilmem nerenin düşman işgalinden kurtuluşunun bilmem kaçıncı yılı" haberleri varsa vardır. Diğer kanallar ya da kankaları (gazeteler vs) sessiz. Çocuklar okullarda öğrenip kutluyor mu acaba? Eskiden Yerli Malı haftası vardı da sanırım artık yok, belki bu da yoktur diye düşündüm o yüzden sordum.

Nessebar' daki kutlamalara bakınca merak ediyorum asıl doğumgünü bizdeki değil midir? Yani aslında bizlerin Atatürk anıtlarına çelenk bırakıp saygı duruşunda durmak ve kafayla selam çakıp gitmek dışında coşkuyla kutlamamız gerekmez mi? Sonuçta o gün yaşamaya başladık sayılmaz mı?

Neyse öyle merak ettim, aklıma geldi, sordum.

Sahi ne zaman sizin şehrinizin doğumgünü?


Not: Benim şehrimin 3 Ocak. Bakalım hangi şehir bulabilecek misiniz? :D

Not 2: Bugün Büyük Taarruz' un 87. yıldönümü. Dilerim ki bize bu güzel vatanı bırakan tüm o insanlar cennette huzur içindedir.

Şevket Altuğ




Geçenlerde moral bombalarımdan "Şabanoğlu Şaban" ı izliyordum. Her sahnesi ayrı keyifli ama özellikle sevdiğim 3 sahne var:


1. Açılıştaki meşhur "dattiri dit dat" sahnesi


Hani Şaban' ın hucüm borusu çalması gerekir ama ritmi unuttuğu için Ramazan hatırlatır; dattiri dit dat dattiri dit dat diye. Oradan miralay Hüsam lafa karışır, öyle değil ama dattiri dit dat dattiri dit dat diiirrriii şeklindedir diye! Bu yüzden hücuma kalkamazlar!! :D


O sahnede özellikle Şener Şen' in oyunculuğuna hayranım.


2. Şaban ve Ramazan süper yetlilerle donanmış iki gizli polis olarak evde elması ararken Şaban' ın havuza düşme sahnesi


Ramazan sorguları sürdürken zehir hafiye Şaban orayı burayı karıştırmaktadır. Önce açık pencereden aşağı bakarken düşer. (Bu sahnede biz Kemal Sunal' ın birileri tarafından aşağıya doğru çekildiğini görmezden geliriz) Ardından düştüğü pencereden odaya tekrar girdiğini görürüz. Bu kez Tavuk Teyze' nin (Adile Naşit) arkasındaki pencereden aşağı sarkar ve bu kez düştüğünde sularda yükselir. Tavuk Teyze ise gülerek ve gıdaklayarak "havuza düştü" der. Demin parantez içinde dediğim gibi aslında Kemal Sunal' ın aşağıya düştüğü sahnelerde set ekibi tarafından dikkatlice çekildiğini anlarız veya suların yükselme anının karşılıklı su fırlatan ekip üyeleri olduğu açıkça bellidir. Ama benim umrumda değil bunlar çünkü filmin tamamında oyunculuklar çok çok ama çoookkk başarılı. Bu sahnede de hoşuma giden Adile Naşit' in usta oyunculuğu. Kemal Sunal' ın az sonra başına gelecekleri bildiği halde büyük bir merak ve ciddiyetle Halit Akçetepe' yi (ki biz sadece sesini duyarız) dinliyor olması. Yüzünde elmasını kaybetmiş kadın ifadesi vardır. Ama az sonra su sesini duyunca merakla döner ve ne olduğunu anlar anlamaz bu kez durumdan eğlenen bir tavra bürünür.


Yani bize oynamaz, hissettir.


3. Gizli polislerimizin Yunus Enişte'yi sorguladığı sahne


Allah' ım...Dattiri dit dat lardan sonra yıllardır hemen hemen herkesin kullandığı bir replik daha "Hızır idi Yunus idi...Hızır idi Yunus idi...."


Zavallı polislerimiz sordukları sorulara cevap alamadıkları gibi denize kaçmaları bile onları kurtaramaz.


Bu ve benzeri bir çok sahneye çok gülerim. Herhalde film benden yaşlı ve binlerce kez izledim, ama gerçek sanat eseri bu olsa gerek; hala keyifle izliyorum. Başta yönetmen rahmetli Ertem Eğilmez olmak üzere yaşayan ve yaşamayan tüümm emekçilerinin ellerine sağlık.


Filmi izlerken aklıma geldi. Bilirsiniz, ölümlerden sonra giden hakkında yazmayı sevmiyorum. Çünkü sahtekarlık. Yani "Aaa! Bak öldün ya sen, şimdi söyleyeyim: Sen muhteşemdin" demek gibi oluyor. Yaşarken aklın neredeydi Sevgi diyorum, 2 dakikan yok muydu bunu görecek? O yüzden bu kez beklemeyeceğim:


Şevket Altuğ nerede ne durumda Allah aşkına? En son Süper Baba ile evlerimize konuk oldu, anılarmızda silinmez izler bıraktı. Ama sonra...Özledim açıkçası onun oyunculuğunu. Komik roller kadar dramlarda da çok başarılı olduğunu bir çok örnekle gösterdi bize. Hani Erdal Özyağcılar gibi onuda güzel bir dizide izlesek fena mı olur? Ya da sinema filmlerinde görsek?


Umarım ki sağlığı keyfi yerinde bize bir sürpriz yapmak üzere hazırlanıyor olsun.


26 Ağustos 2009

Ülkem Ülkem Canııımm Ülkem


Sahur için kalktım az önce. Canım GünEşimin ve ailemin kulaklarını çınlattım. Bir ara komikte geldi "Vay be Sevgi bunu da mı yaşayacaktın? Aynen reklamlardaki gibi gurbette bir başına sahurlar iftarlar..." Bunu yaşamak da varmış demek ki! :)

Bir yandan hazırlık yaparken bir yandan da gözüm ekrandaydı. Açar açmaz ilk haberim belirdi:

Amerikalı herşeyi bilen, yapan ve değerlendiren saygın film yapımcıları, "The Last Templar" adlı filmde Bodrum' u (ki dolayısı ile Türkiye' yi) ve Türkleri çok yanlış tanıtmışlar.

Filmde gördüğüm, dilimle alakası olmayan konuşmaların geçtiği bir sahnede "aaa sen Türkçe mi biliyorsun" tepkisi, boool çöl, deve, yılan oynatıcıları vs kısaca Arabistan'dan görüntüler.

ABD sinemasının bu başarılı (??) çalışmasını yargılamak bana düşmez! Neden? E ben daha burnumun dibindeki ülkeye kendimi tanıtamadıysam taaa oradaki ülkeye nasıl doğru tanıtayım ki? Burada bile bana "çarşafın nerede" denildiyse o kadar uzakta halı ile uçtuğumuzu düşünmeleri gayet doğal.

Artııııı....normalde bir ülkede böyle bir durumda ilgili bürokratlar arasında bu işin nasıl yürüdüğünü bilen insanlar bulunur ve ilgili yapımcıyla vs ile görüşerek düzeltmeleri yapar eder. Hatta öyle ülkeler vardır ki aynı tür bürokratlar gerekli yardımları (!) yaparak gişe rekoru kırması ya da en azından iyi bir hasılat elde etmesi beklenen filmlerle ülkelerini çook ilgi çekici gösterir, turist toplar, imaj yaratır. Bunun adına ister beyin yıkama deyin, ister pazarlama, ister politika..sonuçta tutan bir yöntemdir.

Bir de şöyle ülkeler vardır; yetkililer bunları duyar, görür, bilir ve "amaaann bana" ne der. Çünkü yapılması gereken daha acil (?) işler vardır. Hem canım kardeşim imajda neymiş? Ha sonra o acil işler bitince "ne yapsak da reklam yapsak" filan der milyonlarca doları ona buna harcar sonra da "hmmm...bu da olmadı" derler.

Çok şükür ülkem yetkilileri ilk gruptan olduğu için eminim ki bu yanlışlığın düzeltilmesi için ben bu yazıyı yazdığımda çooktan adım atılmıştır. (Aranızdan bazılarının bu ifademe şüpheli gözlerle baktığını görür gibi oldum, çok ayıp!! Nasıl tersini düşünürsünüz? Cıkkk cıkkkkk)

Yalnız itirafta bulunayım habere aslında çok da kızmadım. Hatta bir an haberde kullanılan bir cümleyi duyunca "Eee? Adamların yaptığı iş doğru!" bile dedim.

Ne miydi cümle? Tamamını yazmayayım ama ifade şu şekilde:

...Filmde Bodrum' un yeşillikleri yerine çöl...

Sen her sene her sene ormanlarını yak, en ufak kurtarıcı faaliyette bulunma, her yangından sonra "Önümüzdeki maçlara bakarız" tadında gelecek planla sonra da adamlar ülkeni (ya da geleceğini) böyle gördü diye şaşır, kız! Ne diyebilirim ki? Hadi canım hadiii...Azıcık dürüst olalım.

24 Ağustos 2009

Yücel Çakmaklı


Belki bazılarınız hatırlamaz.

Eskiden, hani hep derler ya, tek kanal dönemi iken biz bazı diziler için ekran başından kalkamazdık.

Başka alternatifi olmadığı için değil gerçekten etkileyici ve kaliteli oldukları için izlerdik. Babam ve Erol Evgin' den sonra Çetin Tekindor' du mesela bir diğer aşkım çünkü o Küçük Ağa'ydı.

Sonra Kuruluş vardı. Hala bazı sahneleri hatırlarım. Tarihi öyle öğrendim desem belki de yalan olmaz çünkü "görerek" öğreniyordum çocuk aklımla.

Bir de 4. Murad vardı mesela. Cihan Ünal oyunculuğunu konuştururdu.

Bazen diyoruz ya, ahh eski günler ahhh, diye. Şu an öyle diyorum. İçim buruk, yazamıyorum. Sadece bu diziler ve diğer eserleri değil, çocukluğumda yetim kaldı....
Not: Kullanılan fotograf interneten alınmıştır.

İç Sesler


Hmmmm....Güzel bir hafta dileyen bir yazı mı yazsam? Cıkk...onu yazdımdı.

O zaman güzel iki hafta dileyen bir yazı yaz!? :P

İiiiğğğğ iirençsin ya, ne diye seni ilham perisi yaptım ki ben??

E benden daha genci güzeli yoktu da ondan cicim!!

(Ukala!) Hmm! Sen öyle san.

Hadi beni geç de ne yazcan onu söyle?

İyi de kuzum, bu soruyu benim sormam gerekmiyor mu? İlham senin olayın değil mi?

Olabilir ama bugün sen söyle sen yaz!

İyi oldu canım başka?? Ya var ya, şu konuşmalarımızı yazsam deliyim diye daha mı çok okunurum yoksa bir anda izleyici kitlem azalır mı bilemedim. :)))

O yüzden yazma zaten! Deli misin nesin?

Hala emin değilsin? :D

Off peki, al sana konu Alfred Chandler' in visible hand ini yorumla!!

Ya asıl deli var ya sensin ama seni peri atadığıma göre bende normal değilim! Millete ne Chandler' den???Artı o kim demezler mi? Hangi birini yazcam!! Aaa! İçimi sıktın!

Tamam yaaa...O zaman şeyi yaz...Hmmm....Hmmm...Buldum: Dün ne yaptın!

Yazdık ya, çizgi film izledim.

Başka?

Chandler okudum!

A haaa haaa...Ben demiştim di mi onu yaz diye? :D Ayrıca yeni farkettim acayip sıkıcıymışsın!!

Sırıtma da konu bul!

Peki son denemem: Osman Hamdi Bey' i yaz, hem blogun amacına da uygun olur.

Hmm....Olabilir...Olamaz! Seçtiğim eserleri diğer bilgisayarda kaldı.

Ama kuzum ben sana daha ne yapayım ki?

Sende haklsın. Ben galiba konuşmalarımızı yazcam...

Olduuuu?! Aman be, bana ne! Tamam yaz, yaz da ne halin varsa gör! :P

He hee...Sağol. Sen ne tatlı periymişsin öööleee? Hanimiş benim perimmmm haniiiimiiişşş? Agu da agu.. :D

Git başımdan! Pişşttt! Resmin alıntı olduğunu yazmayı unutma!

Unutmam! Bak yazdım bile....


Not: Kullanılan resim internetten alınmıştır.


23 Ağustos 2009

Ice Age 3


Hala gülüyorum!!

İyi ki bu filmi yapmışlar, normalde serilerde 1. den sonrası korkunç olabiliyor. (Bkz: Nayır Nolamazz çığlıklarım!)

Bir Yüzüklerin Efendisi (değil mi kıymetlimsssss) bir de Ice Age beni yanıltmadı. Yani şeytanın bacağını kırıp iyi bir seri yakalayanlar var ama işte azınlıktalar.

Gerçi Ice Age 3' e başladığımda uzuuunnn dialoglardan biraz sıkılıp "ay haydi aksiyonnnn!" dediğim bir an oldu ama sonra film aldı beni gitti gene.

Seslendirmeli izlemediğim içinde başta suratım asılmış olabilir. Normalde filmleri orjinali ile severim ama daha önce demiştim; onlarsız olmazzz!

Bu kez filmde Scrat' in aşkı vardı ve ben gülmekten dağılmıştım artık. ("dağıldım"ı cümle içinde kullanmış olmak için yazmadım, gerçekten çok güldüm ve dağıldı saçım başım!) Serinin ikincisindeki gibi bu kez de müthiş bir dans sahnesi vardı. :)

Zavallı eski aşkı (?) nın Scrat'i yeni aşkı (Scratte) ile izlerken yaşadıkları ve o anki kurgu süperdi. Özellikle çatlama sahnesi.

Yeni katılan Şeftaliler, Buck ve Scratte kararkterlerine bayıldım. Yerim ben o sevimli şeyleri yerimnmmmm.

İzlememiş olabilirsiniz diye bir şey yaz(a)mıyorum ama izleyin. Türkiye' de gene aynı seslerle mi izlendi bilmiyorum ama ne olur yetkililere sesleniyorum:

BİZİ ONLARDAN AYIRMAYINNN YOKSA TADI OLMUYORRRR :(

İyi pazarlar.


Not: Kullanılan resim internetten alınmıştır.

22 Ağustos 2009

Ben ve Filmlerim


İşte en sevdiğim filmlerin bazıları:




1. Olağan Şüpheliler


2. Pan' ın Labirenti


3. Indiana Jones (1)


4. Kill Bill (Ama özellikle 1.)


5. Jaws (Elbette 1.si)


6. Rezervuar Köpekleri


7. Pulp Fiction


8. Matrix (1)


9. Karayip Korsanları (Hep 1. ler hep 1. lerrrr)


10. Tüm Kemal Sunal filmleri; özellikle Süt Kardeşler, Şabanoğlu Şaban, Davaro


11. Neşeli Günler


12. Tüm Ferzan Özpetek filmleri ama özellikle Cahil Periler, hastasıyım seviyorum ölüyorum bitiyorum!!!


13. Gölge Oyunu




Şimdilik aklıma gelenler bunlar. :)

21 Ağustos 2009

Gözler

Güzel gözler etkiler beni.

Bakmasını bilen anlamlı gözler...Rengi önemli değil, yeter ki derin baksın. O bakışlarda bir anlamı olsun mesela zeka olsun, olgunca bir tebessüm olsun, bazen hüzün çoğu zaman ışıltı olsun.

O yüzden sanırım, Nuri İyem' in eserlerini seviyorum.




Ve Zerrin Tekindor çalışmalarını.







Bir de... Orası bana kalsın. ;)




And the winner isssss..... :)


Çok mütevaziyimmmdirr çoookkk: Hemen havaya girerim!!

Şaka bir yana, haftanın son gününe kavuşmanın mutluluğuna bir de "ödülün var" mesajının mutluluğu eklenince..."Ohhh yandan yandannn" diyorum. :D

Ödül almak, sanal dahi olsa ne kadar güzel bir şey. Hele de bu değer verdiğin, saydığın ve sevdiğin birilerindense daha da güzel oluyor. Aslında düşünüldüğünü ve hissettiklerinin karşılıklı olduğunu bilmek çok güzel.

Şimdi usulden olduğu üzere teşekkür konuşmamı yapacağım ki şimdi okumaya başlasanız bir kaç saatte bitirirsiniz!! :)

Yok kısaca şöyle; başta beni ödüle layık görüp kırmızı halıya çağıran sevgili Öykü olmak üzere hayatımdaki herkese teşekkür ederim.

Ödülün hakkını vermek için yapmam gerekenler şunlarmış:

1. Ödülün logosunu bloguma eklemek

2. Sevdiğim 7 şeyi listelemek

3. Sevdiğim 7 bloga ödül göndermek kii en zoru bu! Bir dolu blog var...Bir kısmı ödüllü. Umarım benden önce gönderen olmamıştır diyerek seçiyorum. Pişti olmayayımda :D

Sevdiğim 7'li:

1. Ailem, BHA ve canım Egem

2. Dostlarım ve hayatımda bana neşe-huzur-mutluluk veren tüm o güleryüzlü insanlar

3. Müziksiz asla olmaz

4. Kitaplarım olmadan da yaşayamam sanırım. Daha çok okumalıyım...daha çoookk okumalıyım

5. Yeni diller öğrenmek ve yeni yerler gezmek

6. Fotograf çekmek

7. İnsanlara her zaman inanan, sabır gösteren, anlamaya çalışan, doğaya ve tüm canlılara duyarlı, genel olarak meraklı ve hassas o bücürü unutmamam lazım: içimdeki çocuk! Sanırım en çok da onu seviyorum. Kusura bakmayın ve bencillik olarak görmeyin lütfen, bazen hayattı şuydu buydu derken özümüzü unutuyoruz, halbuki bize en çok destek veren ve inanan içimizdeki o küçük çocuktur her zaman. :)


Evettt gelelim benim dağılımıma. Aslında şunu söyleyeyim usuldendir diyerek 7 isim yazacağım ama bu katılım serbest bir uygulama. O yüzden ismini yazdığım ya da yazmadığım herkes katılmakta serbest.

And the winners are......(Burada gerilim müziği yapabilir miyiz iç sesimizle??)









Dedim ya aslında hepimiz ödüllüğüz :)

Haftanın son günü sizin içinde çok güzel başlamış olsun. Ve güzel devam etsin. :)

20 Ağustos 2009

Hayırlı Ramazanlar


Ramazan Ayının hepinize bolluk, bereket, huzur ve sağlık getirmesini dilerim.

Yalnız bir ricam var: Oruç tutmak, bir süre midenizi boş tutmak sonra saatlerce yemek yemek değildir. Bunun ne kadar sağlıksız olduğunu biliyorsunuz. O yüzden yavaş yavaş ve mümkün olduğunca hafif şeyler yiyin.

Ayrıca oruç tutmanızda bir amacın sizin kadar şanslı olmayanları anlamanız, elinizdekilerin kıymetini bilmeniz olduğunu unutmayın. Bu ay bir vesile ve başlangıç olsun sizin için, imkanları olmayanlara yardım edin.

Ve lütfen ruhunuzu da dinlendirmeyi, insanları anlamaya çalışmayı ve sabır göstermeyi unutmayın.

Hayırlı Ramazanlar dilerim.

Bazen


Bazen gülüp geçersin

Bazen saatlerce ağlarsın

Bazen yaramazlık yapamak istersin

Bazen hiç bir şey yapmazsın

Bazen anlamazsın

Bazen anlarsın ama kabullenmezsin

Zaten kabullensende gideni geri getiremezsin

Bazen düşersin

Bazen kalkarsın tek başına

Bazen koşarlar yardımına

Bazen yorulur durursun

Bazen durduğun yerde yorulursun

Bazen...

Bazen çekip gitmek istersin

Ve nihayet bir gün, gidersin

Bugün Ben


İstemiyorum bir şey yapmak.
İnsanlara neşeliymişim gibi yapmak da istemiyorum, ama onları üzmemek için gülümsüyorum.
Aslında somurtmak, öyle suratsız suratsız oturmak, başımı çalışma masama dayayıp off layıp püüff lemek kısaca hayattan sıkılmak istiyorum.
:P
Bugünlerde suratsız olma hakkımı kullanmak istiyorum!

19 Ağustos 2009

3. KÖPRÜYE HAYIR


Eğer bunlar doğru ise...

Anlayamıyorum: Yıllarca o kadar yeşil arazimizi yaktık, yıktık, doğradık, içindeki canlılara bile acımadık tahrip ettik ama içimizdeki nasıl bir kinse (?) durmuyoruz, hep "daha dahaaaaa dahaaa" diye yalvarıyoruz! Bilinçsiz çoğalıyoruz ya halk olarak, ev yetmiyor yol yetmiyor bize. Üstelik açgözlüyüz, tüketim canavarıyız; 1 ev 1 araba yetmiyor, toplu taşıma araçlarından bihaberiz, "genciz güzeliz biz hep gezeriz" havasındayız.

Cehalet desem değil, sözde ilim irfan sahibi insanlar bunu yapıyor. Doğa sevgisi çocukluktan aşılanır zaten, bu yaşa gelmiş adama ne anlatsan boş.

Üstelik rant derdimizde var. Kim bu işten çok kazanır diye düşünüyoruz. Ve elbette geleceği düşünüyoruz; ilerde çocuklarım USA de hangi üniversitede okuycak!?!

Gelecek dediğimiz torunlarımızın soluyacağı temiz hava, içeceği temiz su değil; koklayacağı egzos dumanı, görüntü ve su kirliliği. Ne kadar üzücü.

Ben küçükken bana Atatürk' ün doğaya verdiği önemi anlatmak için ağacı kestirmeden nasıl çözüm bulduğu anlatıldı,büyüdüm üniversitemde yol yapılacağı zaman ağaçların uygun araçlarla köklerine zarar verilmeden çıkartılıp başka yerlere aktarıldığını gördüm. İnsan dışında diğer canlı türlerine saygıyı küçüklükten itibaren böyle öğrendim ben.

Şimdi eğer bu yazılanlar doğruysa kahrolurum!

Ben İstanbul' lu değilim, ama o güzelliklerle gurur duyuyorum. Ne çevreyi ne de görüntüyü kirletecek bu çözümü de asla kabul etmiyorum. Evet trafik çilesi var ama bu birazda sizin suçunuz değil mi? Daha hızlı ve daha etkin toplu taşıma araçlarına yönelik çözümlere destek vermek, yetkilileri zorlamak yerine herkesin altında bir araba olmasını tercih etmişsiniz. Suçu birazda kendinizde arayın.

BEN 3. KÖPRÜYE HAYIR diyorum.

Ayrıca bu konuda Öykü ve yazısına da destek veriyorum.

Lütfen sizde bu konuyu paylaşın ve geleceğimizi düşünün.

Kızartma Yağları


Bugün ki Hürriyet' ten Mehmet Y. Yılmaz' ın yazısından:




Gerçekten onca kızartma yağı nereye nasıl gidiyor merak ediyorum. Bunu kim nasıl kontrol ediyor, atıklar nasıl değerlendiriliyor...Sorularım çok! Cevapları bilen var mı??

Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

18 Ağustos 2009


Bundan yaklaşık 4 yıl önce, yabancı bir elçilikte görevli diplomat bir arkadaşımla oturmuş kahve içiyorduk. Bir ara laf büyüdüğüm şehre geldi; denizi konuşmaya başladık. Arkadaşım bana gayet sakin bir sesle:

Senin şehrin Kürt şehirlerinden biri miydi?

dedi.

Elimde bardak kala kaldım; Kürt şehirleri derken?? Sorum üzerine aynı sukunet ve doğallıkla "Hani var ya, Diyarbakır gibi" dedi.

Kolay sinirlenmem. Ama bir diplomatın bu kadar büyük bir coğrafi hata yapması kabul edilebilir bir şey mi? Hemen düzelttim: Türkiye Cumhuriyeti' nde Kürt şehirleri yok! Ve "sanırım size görev yapacağınız ülkeye gitmeden yeterli bilgiyi vermiyorlar" diyerek anlatmaya başladım; Türkiye tarihi ile insanları ile gerçek bir mozaikti. Bu insanlar farklı kökenlerden gelmiş ama aynı vatan için canlarını vermişti. Yan yana siperlerde çarpışmış, birbirine destek olmuştu. Benimde Kürt kökenli arkadaşlarım vardı ama benim çevremde kimse kimseye hangi dinden, hangi kökenden hangi eğitim seviyesinden vb diye sorular sormuyordu.

Her ne kadar sakin kalmaya çalıştıysam da sanırım gözlerimde şimşekleri gördüğü için şaşkın ve sessiz kaldı. Bende bu tür kökenlik ayrımların büyük devletler ve özellikle şirketler tarafından ülkeleri bölmek için uydurulmuş sorunlar olduğunu söyledim. Aynen kendi ülkesinin başına geldiği gibi. Ve sadece şunu sordum: çeşitli sebeplerle Almanya' göç etmiş bir sürü Türk var. Bu durumda Almanya' da bölünsün müydü? Ya da Fransa' da o kadar Kürt vardı (bir çok yerden gitmiş) neden Fransa onlara toprak vermiyordu?

Aslında daha çok şey anlattım; o bölgeye kitaptan maddi desteğe kadar bir çok şey göndermiş olmama rağmen Ankara' nın orta yerinde ayakkabısız çocuk görünce içimin gittiğini, çünkü Ege'deki küçük bir köy okulunun sıkıntılarını değilde sadece oraları tartışmasının da demokratik olmadığını, her hizmetin her yere eşit gitmesi gerektiğini anlattım.

Arkadaşım durdu ve dinledi. Sonra sadece şunu söyledi:

Seni üzdüysem özür dilerim. Amacım saygısızlık değildi. Sadece dışardan böyle görünmediğinizi bil. Ve kimseden oraya yardımda bulunuyorsunuz diye teşekkür beklemeyin...

Yıllar geçti. O an ve konuşulanlar aklımdan silinmiyor.

Şimdi dışardayım ve içim acıyor.

Nessebar

Öncelikle hepinizden şu an fotograf koyamadığım için özür diliyorum. Çektiğim fotografların bazıları gerçekten çok beğenildi ve ben onların nette dolaşmasını istemiyorum. İtiraf edeyim Makedonya yazımı geciktirmemin nedeni de bu; fotografları uygun bir konumdan bloga eklemek ve yayın hakkını korumak istiyorum. Bu konuda her türlü yardımı seve seve kabul ederim. :)
Gelelim gezimize:
İş çıkışı yola düştük. Mesefa o kadar uzak değil ama burada bizdeki gibi yaygın otobanlar yok. Bir yerden sonra yol gidiş dönüş olup daralıveriyor. Geçen sene arkadaşım saatlerce kuyrukta (yolda arabalar duruveriyor mesela, saatlerce köprü trafiği şeklinde yol alıyorsun) beklemiş. Ama biz şanslıydık, trafik nedeniyle gece 2 de varırız diye düşünürken trafik olmayınca 11.20 da varmıştık. Yani 5.5 saatte ama hiç durmadan varmış olduk. Eşyalarımızı kalacağımız yere bırakıp gecenin bir yarısı sahile koştuk. Ahhh o kumsal nasıl güzeldi! Daha önce Karadeniz'i hayırlamıştım. O gece ilk olarak ayakkabıları çıkarıp sahile vuran dalgaların arasında koşturdum. Normalde benim memleketimde gece yarısı ile denize girilir, ama burada cankurtaran olmadığı sürece sabah erkenden biile giremiyormuşsun! :(
Bir süre sahil keyfi yapıp fotograflar çektirdikten sonra karnımız acıkınca hemen yan taraftaki lokantaya gittik. Adamlar mutfağı kapatmışken bizim için açtı. Yalan yok vereceğimiz siparilerin atıklarla oluşturulacağını, mesela salatada pörsümüş salatalıkları göreceğimi, sanırken misss gibi yiyeceklerle karşılaştım. Saat 2 ye kadar orada oturup yol yorgunluğunu attık. Denizden gelen esintinin tadını çıkardık.
Sonra yavaş yavaş gecenin keyfini çıkararak kalacağımız yere döndük.
Devamı...Bu kez söz...Az sonra... :D

17 Ağustos 2009

Hafta Başladı Aman Ne Güzel

Her iş yerinde cinsler vardır, başkalarına göre de siz cinssinizdir. Ama bazen tüm cinsleri çeken cinssel çekiciliğim olduğuna inanıyorum. :D
Sabırrr sabırrr......

14 Ağustos 2009

Haftasonu


Şimdiden hepinize bool gülücüklü, huzurlu ve sağlıklı bğir haftasonu diliyorum.

Pazartesi görüşürüz.

Sevgiler

Finansbank: Bir Sürü Rezalet ve Bir Teşekkür!

Bir müşteri olarak çektiklerimi anlatacağım.
Yoksa amacım kimseyi karalamak değil. Uzun yıllardır kredi kartı kullanıcısı olarak bu banka ile çalışıyorum ve bu zamana kadar gerek işlemleri gerek müşteriye ilgisi ile memnun olduğum bir banka idi.
Yurtdışında yaşadığım için yabancı para harcamalarım olabiliyor. Şubat ayında olmuştu mesela ve doğal olarak ekstreme tutar USD olarak yansıtılmıştı. Buraya kadar bir itirazım yok. Ancak banka ile hesap sahibi olarak çalışmadığım için ödemeyi USD olarak yapmam tabii ki mümkün değildi. Bende bankayı arayıp bundan sonra ekstereme (kur zararını kabullendiğimi belirterek) TL olarak yansıtılsın istedim. Nedenlerimi açıkça anlattım. Talebimin işleme alındığı ve bundan sonra ekstreme TL ye çevrilerek yansıtılacağı söylendi.
Bu zamana kadar dediğim gibi ilgilerinden memnun olduğum için aklıma ters bir şey gelmedi. Tutarıda tesadüfen o sırada TC de bulunduğum için zamanında yatırabildim.
Sonra yani 6 ay sonra bu ayda yabancı para harcaması yaptım ilk kez. Benim beklentim doğal olarak ekstreme TL yansımasıydı. Ama yansımadı.
10 ağustosta bankayı arayıp neden yansıtıldığını sorduğumda şok dalgasının ilki ile karşılaştım. Sistemde böyle bir talebim yoktu. Bunun mümkün olmadığını belirterek görüşmenin aklımda kalan yaklaşık tarihlerini belirterek bunun araştırılmasının istedim. Araştırılıp bilgi verileceğini belirttiler. Yurtdışında TC deki mobil numaram açık olsada gelen aramalara mümkün olduğunca cevap vermiyorum çünkü gereksiz konuşmalarla (otomatik limit artırımı için aramalar, reklam aramaları vs) benim cebimden para çıkıyor. Bunu görüştüğüm yetkiliye de belirterek 2 farklı iş numaramı verdim ve saat 5.30 a kadar aranıp aranmayacağımı sordum. Tabii denildi...
Hmmm...Tabiiii (?)
Ertesi gün, aranmayı beklediğim zamanının üstünden 22 saat geçtikten sonra hala aranmadığım için YİNE ben aradım. Bu tür aramaları bilirsiniz uzun uzun hatta beklersiniz bazen. Tamam hatta beklemekte sorun değil yeter ki sorun çözülsün dedim. Neyse, biri nihayet cevapladığında olayı anlattım ve halaa telefon beklediğimi araştırma sonucunun ne olduğu sordum. Öğrendim ki: Şubat ayında aradığımda bir sebepten işlem yapılamamış. bana aranacağım söylenmiş (?) ve ben aranmışım(?) ama bana ulaşılamamış (?).
Mümkün değil çünkü:
-aranacağım değil işlemin gerçekleştirildiği söylendi
-arama yapılmadı yoksa telefonu her zaman ki gibi açar ve iş numaramdan aranmamı söylerdim
-bana ulaşılamamsı mümkün değil! Hadi numaralarımdan ulaşamadılar, ellerinde mail adresime kadar var. İsteseler maille bilgi verebiliyorlar ki bu tür maili bugün aldım.
ben bunları söyleyince görevli bana "Sizin aramanız lazımmış" demesin mi? Bence demesin ama dedi! Kafam karışmıştı, gerçekleştiği belirtilen bir işlem için neden aranayım ya da arayayım?? Kaldı ki bana arama yapmam söylenmedi. Söylense mutlaka arardım. Aranmadım da...
Bunları söyleyip konunun nasıl çözüleceğini, ne tür çözüm önerirlerse yapamayacağımı, bunlar dışında ne önereceklerini AÇIK ifadelerle TEKRAR TEKRAR ortaya koydum. Görevli beklemeye aldı ve ben uzun bir süre (ki yurtdışından aradığında geçen her saniye oldukça güzel tutarlarla geri dönüyor) beklettikten sonra baştan beri yapamayacağımı söylediğim öneriyi önerdi!! Ya havle diyip tekrar açıkladım. Cevap şu an bu duruma birşey yapılamayacağı ama istersem bundan sonraki harcamalarımın ekstreme TL yansıtılması idi. Dayanamadım "Zaten şubat ayında arkadaşınızda aynen bu kalıplarla işlemi gerçekleştireceğini söyledi" dedim. Kısaca herhangi bir çözüm öneremediler. Ama ben biliyorum ki çözüm mümkün. Neyse buna girmiyorum. Amacım onları yargılamak değil objektif olarak yaşadıklarımı anlatmak.
Neden bir gün önce aranacağım belirtildiği halde aranmadığımı sordum. Cevap yok.
Şimdi siz söyleyin bu kaddar tutarsızlıktan sonra size söylenenlere inanır mısınız? Hala güvenmeye devam eder misiniz?
Cevabınıza aynen bende katılıyorum.
Bitti mi? Tabii ki hayır!
Görevliye bu duruma ne kadar kızdığımı ve hala çözümsüz kaldığımı, sorumluluk sahibi olarak işimi takip ettiğimi ama halaaa bir çözüme ulaşmadığımı, bana işlemimin gerçekleştirildiği söylendiği halde neden gerçekleştirilmediğini, bana aranacağımın söylenmediğini ama nasıl olup da oraya öyle bir not düşüldüğünü, asıl aranacağım söylediği günden bu yana neden halaa aranmadığımı söyledim. Yurtdışından aradığım için onlar yüzünden hem zaman hem de maddi olarak kaybım olduğunu buna rağmen hala çözümsüz kaldığımı belirttim. Aldığım cevap şikayet hattına aktarılabileceğim (veya arayabileceğim, ifadeyi tam hatırlayamıyorum) oldu. Yani biz lütfedip aramayalım buyrun siz arayın!!
Şikayet hatlarına ulaştım ama mail atarak. Orada durumu anlattım ve gene hangi mail adresinden ve numaradan bana ulaşılabileceklerini yazdım. Ayrıca hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapıp onlara telefonda söylediğim bir şeyide yaptım ve tüketicilerle ilgili bir web sitesine şikayette bulundum.
Bu sabah telefon geldi. YİNE cebime. Açtığımda şikayetimle ilgili aradıklarını söylediler ve bende cebime gelen aramalara benimde para ödediğimi o yüzden verdiğim (kırk kere dememek için kendimi zor tuttum ama arayan nerden bilsin?) numaradan aranmak istediğimi söyledim. Cevaba küçük dilimi yuttum: buradan yurtdışı arama yapamıyoruz!!!
Global çağda yaşıyoruz, büyük banka olmayya çalışıyoruz ve müşterilerle ilgili kısımda yurtdışı arama yapamıyorlar??
Onlara söylediğim şeyler bunlar. İlave bir şey daha söyledim ama burada belirtmeyeceğim. Çünkü...yapılabildiğini biliyorum!
Telefonu kapattıktan sonra mailime bir mesaj düştü; işlemin güvenliği ve hızı için (ne demekse bu, onlar yapınca yavaş ve güvensiz mi olacak?) onları aramam isteniyordu. Demek ki isterlerse bana ulaşabiliyorlar.
Artık olayı çözmek asıl amaç olduğu için parasından da vazgeçtim ve aradım. Nihayet profesyonel çalışan biri karşıma çıktı: Mehmet Emin Bey. Sağduyulu yaklaşarak olayı benden dinledi, sistemde baktı ve en güzeli ne biliyor musunuz: BANA ÇÖZÜM ÖNERDİ.
Zaten bir işletmeden beklediğiniz bu değil midir? Bende mutlu bir şekilde ve yaşadıklarımın gerginliğini atmış bir şekilde telefonu kapadım.
O sırada diğer hat çaldı: Finansbank.
Az önce kendileri ile görüştüğümü söyledim ama detay vermedim. Açıkçası ne söyleyeceklerini merak ettim. Şuymuş:
Şikayetimi araştırmışlar ve görüşmeleri dinlemişler; aranacağıma dair bir görüşme olmamış?!
Nasıl yani dedim, yani şubat ayında aranacağıma dair bilgi verilmemişse söyledikleri evet bende onu diyorum zaten kimse böyle bir şey söylemedi. Bana sadece işlemin gerçekleştirildiği söylendi. Karşı taraf şaşkın ben şaşkın...Sabır çekerek herşeyi baştan anlattım.
Son olarak bana ne çözüm önereceklerini sordum, çözüm yokmuş. Ama bundan sonrasına vs vs...Bundan sonrasını kurtaralım ok de bugün asıl benim sorunum?!
Bunun üzerine bende önceki konuşmamı ve bulunan çözümü anlattım. Karşı taraf gene şaşkın!
Özetle Mehmet Emin Bey sayesinde soruna çözüm bulundu. Ama ya olmasaydı?
Ben bu satırları yazarken Mehmet Emin Bey arayarak işlemimi taakip ettiğini, gelişmeleri anlattı. Ve hala da takip ediyor. İnanın kendisine müteşekkirim.

Bir Şikayet


Blogu bu tür bir amaçla kullanmak istemiyorum. Sonuçta bu benle ilgili bir şey.

Diğer yandan bu kadar basit bir mantıkla insanlara yaklaşılmasını, benden sonrada başkalarının zarar görmesini istemiyorum.

Eğer bu şekildde davranmaya devam ederse bir firma hakkında sıkıntımı yazacağım ve sizleri seçim yaparken dikkatli olmanız konusunda uyaracağım.

Gene Börek :)


Aklımda çok şey vardı ama görüyorum ki hepsi uçup gitmiş!! :D

En iyisi ben geçen sefer pişirdiğim o güzelim sebzelerin kalanını nasıl değerlendirdiğimi yazayım. Börek yaptım!! :D

Evet harcı kabak, havuç ve kırmızı biberden oluşan çok renkli bir böreğim oldu sabah kahvaltısına. Yufka ile yaşadığım sıkıntıları biliyorsunuz, bu kez kat kat sererek kullanayım dedim. Üstüne süt, az biraz yağ ve yumurta karışımını döktüm.

Oldukça hafif ve leziz bir börek oldu.

İçini fotograflayamadım, artık bununla idare edin.

Güzel bir gün geçirmenizi dilerim. :)

13 Ağustos 2009

Mrs. Bean



Böyle bir film vardı hatırlar mısınız:


Aslında sevdiğim İngiliz komedyenlerden birinin (Rowan Atkinson) önceleri BBC'de takip ettiğim serisiydi. Sonra filmide çekildi. Kısaca Mr. Bean "yetişkin adam bedeninin içindeki çocuk"tur.

Yazıyı yazmaya başladığımda aklıma o geldi. Aslında konumuz yeşil fasülye. (Bizimde Fasülye isminde bir filmimiz vardı değil mi? Bak onuda hatırlamış olduk)

Geçenlerde Bilyana' ya dert yandım ve burada yeşil fasülye bulamadığımı, çok özlediğimi anlattım. Allah' ın sevgili kuluymuşum, aynı akşam Vijdan' la yürüyüş yaparken pazara yolumuz düştü ve o taze soğan alırken bende yeşil fasülyeme kavuşmuş oldum. Aslında yaşlı teyzeler kenarda torbası 3 leva olarak satıyorlardı ve ben biraz tereddüt ederek aldım. Ama nasıl taze nasıl güzel çıktı anlatamam. Tabii bir başıma olunca çok geldi. Bende önce zeytinyağlı taze fasülye pişirdim, ardından da bu türlüye kullandım.

Tarif vermiyorum, her ikisi de yapımı bilinen şeyler.

Bunun yerine sizi renkli bir görüntü ile başbaşa bırakıyorum. :)

12 Ağustos 2009

Sebzeli Erişte


Geçenlerde Türkiye'den gelirken aldığım eriştenin bir kısmını sebzeli olarak değerlendirmeye karar verdim.

Kabak, kırmızı biber ve havuçları doğrayıp (tercihan jülyen) tavada azıcık yağla pişirdim. Ardından da haşladığım ve suyunu süzdüğüm erişte ile karıştırdım. Bu kadar basit işte.

Evde yoğurt olsa üstüne azıcıkta yoğurt ekleyebilirdim. :)

Yorumsuz


Kesinlikle katıldığım bir yazı.

Tamam kabul, öyle hayran hayran takip ettiğim bir tür değil ama iyi ve güzel olan herşey gibi onu da seviyorum ve desteklenmesi taraftarıyım.

Doğan Hızlan duygularımı çok güzel dile getirmiş.

Okumanızı tavsiye ederim. Özellikle sonlarda ki sözlerine hak vermemek mümkün değil. Eğer bu tür çalışmalar yapmayacaksak hangi kültürden bahsediyoruz ki??



Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Nessebar 2


Yuppiiiii!!

Nessebar'dayız haftasonu.

Gitmemi dileyen herkese çoookkk teşekkür ederim.

Sizinde tüm dilekleriniz gerek olsun.

:)

...


Her zaman dualarımdasın.

Hani hep derdim ya "melekler korusun seni" diye, hep korusun hiç yalnız bırakmasınlar seni.

11 Ağustos 2009

Aykut Oray


Bir dönemin vazgeçilmez dizilerindendi. En çok eve geldiğinde arabası ile çöp kutularını tangur tungur devirip, elinde horozları ile "İyi akşamlar sayın abim" diyen karakter farkedilirdi. "Anaaammm...Katil geldi" diye alarmı duyardık. Sinirli ama aslında babacan bir adamdı "Katil".


Çok kararkter vardı orada, hepsi aslında kanlı canlı hayatın içinden karakterlerdi. "Kedi babası" vardı, "Halil Pazarlama" vardı, elinde alkol şişesi pencereden olup biteni içeri anlatırdı biri, sinirlenince "hıkk hııkkk" lardı bir diğeri...Onlarla gülüp, onlarla hüzünlenirdik.

Sonra ne yazık ki sırayla bizi bırakmaya başladı Bizimkiler...Arkalarında birbirinden güzel anılar bırakarak.


Ve ne yazık ki zaman (yine) erken geldi. O, gökyüzündeki büyük sahneye uçtu.


Nur içinde yatsın...


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Haydi Nesli'nin Mutfağına

Bir gün sosyal paylaşım sitesinde bir istek ve de mesaj geldi bana:
beni hatırladın mı?
diye başlıyordu. Aaaa! nasıl unutabilirim ki? :)
Nesli ile yıllar sonra kavuşmamız o site sayesinde oldu. Yani biz gerçekten onu eski dostları bulmak için kullandık ve kullanıyoruz.
Kendisi Hollanda'da yaşayan sevgili arkadaşım, son zamanlarda bana bu siteden nispet yapıyordu çünküüüüü:
Nesli, akademik kariyer sahibi, oldukça sosyal ve enerjik, vizyon sahibi, güzel ve de becerikli bir bayandır. Kıskandıklarım bunlar değil, tam tersi onunla gurur duyuyorum. Yakında Hollanda parlamentosunda da göreceğime eminim.
Ancak beni kıskandıran ve kızdıran son zamanlarda ekledği fotograflar:
Mantı
Pizza
Çiğ börek gibi...
Bilmem derdim anlaşıldı mı? :P
Kendisini huzurunuzda kınıyorum!!!
:)
Şaka bir yana sevgili arkadaşım artık Nesli's Kitchen ile yayın hayatına başladı.
Buradan iftaharla duyuruyorum!! :)

Make It All Rıght


Okuma günlüğümde fotograf yine değişti ama bu kez masumum, okudum ve bitirdim. Havalar serinleyince benim okuma düzenimde normale döndü.

Ama özellikle onun hakkında şu an bir şey yazmayacağım çünkü aklımda başka tür bir anlatım var.

Bu kez elimde 1978 basımı (ah buraya kadar yazdığım ifade beni nasıl memnun ediyor bir bilseniz; "...1978 basımı...") bir kitap var. Kitap ingiliz edebiyatından kısa ve modern (?) hikayelerden oluşuyor. Daha önce duymadığım yazarlar var.

Bakalım nasıl olacak.

Ciyaakkk

Kabusssss!!
Netsizlik ne korkunç bir şeymiş?! Saatlerdir yoktu ve ben tam umudu kestim derken ekran belirdi.
Çok mesudummmmm
:D

10 Ağustos 2009

Sana


Sayende huzurlu ve gururluyum.

İyi ki varsın.

İyi ki...İyi ki! :)

Binlerce teşekkürler.

Haayydddiiiii....


Aslında bu yazıyı yazıp yazmamak, yazsamda yayınlayıp yayınlamamak konularında tereddütlerim var çünkü....


Herkes sabahları farklı uyanır:

Kimi insan uyanamaz, "Yaaaa...5 dakika dahaa..." diyerek sözgelimi 6'dan 7'ye kadar saatini kurar durur.

Kimi uyanır çünkü hep uyanıktır ama dış dünyaya hazır değildir. Cenin pozisyonunda kıvrılır ve bunalımlarına devam eder.

Kimi hiç uyumamıştır ki uyansın...Yatağın dışında boş gözlerle etrafa bakar.

Kimi zor açar gözlerini ve çayını-kahvesini-sigarasını içmeden kendine gelemez.

Kimi sportif insandır, sen uyanmak için mücadale ederken o çoktannn kalkmış sporunu yapmış, duşunu almış ve kahvaltısına başlamıştır.

Anlayacağınız ne kadar insan tipi varsa o kadar da uyanış vardır.

Amaaa...

Kimisi daha bir...nasıl desem, "değişiktir". (Normal dışı bir ifade yazmaya dilim varmadı!!!)

Bu "asi koyunlar" güne nasıl başlar biliyor musunuz: Hayydiii liii liiii liii liii liii liii yaaarrr

diye!

Ay gözümü açtığımdan beri minik (?) bir Fatih Ürek kafamda hoplaya zıplaya bunu söyleyiip duruyor!! Hadi o böyle davranıyor da bana ne oluyor, değil mi?? Kahvaltımı "huzurrr buldummm sayendeee..." diye zıplayarak yaptım!!!

Offf...Ne zaman hayata normal (?) bakacağım ki? :P

Yayınlamasam mı ne bu yazıyı? :D

Gününüz benim ki gibi başlamıştır umarım, gülen yüzünüz solmasın.

Güzel bir gün ve hafta dilerim. :)

9 Ağustos 2009

Night At The Museum 2


Pazar gününüzü keyifli hale getirecek bir film tavsiye edeceğim:


Aslında birincisini izlemek için aldığımızda pek bir beklentimiz yoktu. Ama çok hoşumuza gitmişti. Farklı konusu ve eğlenceli anları ile hoş bir film olmuştu. Sıkılmadan izlemiştik.

Bugün tembelliği bırakıp ikincisinide izledim.

Çok kafa yormadan ailece keyifli anlar geçirebileceğiniz bir film.

Espiriler güzel. Kahkahalar atmıyorsunuz ama insanı gülümsetiyor. Üstelik benim gibi tarihten, müzelerden , uçaklardan ve mavi filmlerden hoşlanıyorsanız, canlandırmalara bayılacaksınız.


GünEş


Sen bu satırları onca işinin arsında ne zaman görüp okursun ya da sen okumadan ben gene telefona sarılıp kendimi ispiyonlar mıyım...bilemiyorum. :)

Sensizlik zor, hele bu kadar uzakta daha da zor. Artık nerde taş görsem bağrıma basar oldum.

Zaman akıp gidiyor ya, mesafeler kısalmasada kavuşma anı yaklaşıyor.

Beklemek, sadece sabırla beklemek kalıyor bize.

Bende üzerime düşeni yapıyorum, özlemle bekliyorum.

Bekleyeceğim de...

:)


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Diriliş


Okudum...Ruhum aydınlandı. Gururla doldum.

Yazacak çok şeyim var ama iki sebepten yazmıyorum:

1. Bazı şeyleri Turgut Özakman'dan daha iyi ifade etmem mümkün değil. Bunu, özellikle giriş ve sonuç kısımlarının altını çizerek söylüyorum.

2.Sizler düşünmezsiniz ama ola ki bu satırları okuyacaklar arasından çıkar; yazacağım güzel şeyleri "duygu sömürüsü" veya "rating amaçlı (?)" yaptığımı düşünecek zihniyetler olabilir. Bu güzel duygularımı bu tür değersiz yorumlarla bozmak istemem.

Sadece şunu belirteyim; okumanızı ve çocuklarınıza okutmanızı inanın çok isterim.

Şipşak Yemek??




Az önce kurabiyelerden yazarken televizyonda bir fast food reklamı daha belirdi. Yazmadan duramadım.


Burada beslenme alışkanlığı çooookk kötü! Genelde orta yaş ve üstü ile vejetaryan/sağlıklı beslenme taraftarı olan gençler pazarlardan tazecik sebzeleri meyveleri alıyor. Ama onun dışındakiler...Facia!


Türkiye'de en kızdığım şeylerden bir tanesi arkadaşlarımın çocuklarını fast foodculara götürmesiydi. Hep şunu söylerdim; al etini evde kendi hamburgerini kendin yap! Yok illah çocuk dışarda yemek istiyormuş. Peki o da tamam, o zaman inegöl köftesi yedir? Herşeyden önce daha sağlıklı. Aslında orada çocuklar verilen oyuncaklara kanıyor. Kaldı ki onlarda Çin Malı diyerek ayıpladığımız ürünlerden. Yani sağlıksız üstüne sağlıksızlık!


"Super size me" yi izleyenler bilirler. Günlük beslenmesini sadece fast food üzerinden yapanlar ne hale geliyor. O küçücük bedenlere yazık değil mi?


Burada da ne yazık ki işyerinde çalışma arkadaşlarımda daha kötüsünü görüyorum. 4 yaşındaki çocuklarını beslemek için evde sağlıklı yemekler yapmak yerine fast foodculara götürüyorlar. İnanabiliyor musunuz? 4 yaşında ve en sevdiği yemek hamburger! Zaten başka yemekte bilmiyor. Çocuk doğdu doğalı hamburgerler, patates kızartmaları ile beslenmiş. Meyve yediği sayılı. Sebze? Yok canım! Acil diğer durumlarda pizza (ki ev yapımı değil, hazır) ve makarna. Gerçekten çok yazık.


Benzer durumla ilgili bir haberi geçtiğimiz aylarda gazetede okumuştum. Genç ve obez anne doğurduğu üçüzleri fast foodlarla besliyordu. Fotografta her çocuk daha 6 aylıkken 2-3 yaşındaki çocuklardan kiloluydu.


Ne kadar düşündürücü.

Bu Nedir?



Bilin bakalım bu(nlar) ne?

Olayı baştan anlatayım:

Perşembe günü sevgili arkadaşım Bilyana öğle tatilinden döndüğünde ben daha erken gelmiş ve hatta kahvemi (Türk kahvesi) yapmıştım. O da kahvemin yanına çok yakışacağını söyleyerek bir şey ikram etti. Paketi uzatırken de "Bunu denemelisin, kahveyle çok güzel oluyor. Yunan tatlısı bu." dedi. Burada bir açıklama yapayım; Balkanlarda bazı yerlerde bizim o leziz Türk kahvemiz Yunan kahvesi olarak biliniyor. O yüzden genelde kahve diye yazılarımda yazdığım Türk kahvesi. Ve bu duruma hiiiçççç yorum yapmayın, ayıbımızla oturalım! Tanıtımını zamanında yapmaz, milli değerine sahip çıkmazsan sonu bu olur. Neyse ki burada tüm Bulgar arkadaşlarım kahvenin bizim olduğunu biliyor.

Hikayemize devam edelim:


Paketin içine bakıp elimi uzatırken tepkim "Sen öyle san!!Türk ayol bu!!" oldu. Çünküüü....

Bu tatlı bildiğimiz un kurabiyesi! Ama hamuru az biraz fındıkla harmanlanmış. Tatlıyı yemeye başladığımda Bilyana ile usulden olduğu üzere:

- Yunannnn
- Halt etmişsinn!! Türk işte kızııımmm!!!

tartışmamızı yaptık. Gerçekten tartıştık sanmayın, sadece şakalaşıyorduk. Bilyana' nın eşi Yunan kökenli ve bazen o beni bazen beni onu kızdırmaya çalışıyoruz. Ve çok komik konuşmalar oluyor. Bilyana işyerinde en saygı duyduğum ve sevdiğim insanlardan çünkü bana, dinime ve ülkeme her zaman saygı gösteren insanlardan bir tanesi. Aslında beni duygulandıran ve güldüren birçok olayında kahramanı.


Özetle perşembe günü miisss gibi un kurabiyesi eşliğinde kahvemi içtim. Sonra bir tane daha kurabiye verdi. Bu da bizim pastanelerde satılanlardan ama adını bilmiyorum. Tadı daha doğrusu aroması azıcık farklıydı. Ama güzeldi. Diyorum ya, artık buraya alışıyorum.

8 Ağustos 2009

Sitem


Ay geçti, yıl döndü unuttu beni
Üstüne adını yazdığım ağaç
Açtın dertlerini kanattın beni
Altında türküler düzdüğüm ağaç
Sendeki yemişler böyle değildi.


Dört yana haber saldığım kuşlar
Yarı yolda unuttular haberi
Kırık kanatlarla döndüler geri
Artlarından bakıp kaldığım kuşlar
Benim bildiğim kuşlar böyle değildi.


Dilimce öterdi kuşlar dallarda
Lugatta geçmezdi senin sözlerin
Su gibi akardı adın dillerde
Dediğini anlardın bütün gözlerin
Gözlerde bakışlar böyle değildi.


Soran olmaz bizi yardan ağyardan
Ne çare namımız çoktan yitmiştir
Yol üstü çeşmeler bakar kenardan
Bizi bilen sular akıp gitmiştir.
Mermerden nakışlar böyle değildi.


Meyveden kırılan dallar nasılsa
Arzular içimde öyle kurudu
Bir dalda bin türlü meyve verirdi
Takvimde bahardı ne gün bakılsa
Ne deyim bu işler böyle değildi.


Orhan Şaik Gökyay

Sofya'da Görmem Gereken Yerler!


Sofya' da neredeyse birinci yılımı tamamlayacağım.

Çeşitli sebeplerden burada henüz hakkıyla gezip tozma fırsatım olmadı. Bende bir yerden başlamak lazım diyerek Sofya'da görmem gereken yerleri araştırdım. Bakalım listemizde nereler varmış:

1. Aleksander Nevski Kathedrali


3. Meçhul Asker Anıtı


5. Zapaden park

6. Rotonda Kilisesi

Aslında ismini bilmediğim için buraya alamadığım yerlerde var. Ama tabii google "şöyle bir yer, hani var ya.." diyince neden bilmem bir cevap vermiyor!! :P

Listedeki yerlerden ikisini gördüm. Orada linkleri var.

Kalanlarıda bu haftadan itibaren gezeceğim. Akşamları iş çıkışı başlayayım diyorum, güzel olmaz mı sizce de? :)

Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.