29 Mayıs 2009

Kısa Bir Ara


Güya yoktum ama gördüm ki buradaymış. :)

Bugün 15 günlük bir tatile karar verdim. Gerçek anlamda bir tatile.

O yüzden ben dönünceye kadar özleyin beniiiiii

:)

Bardak


Sinirlenmiyceeemmmm

Kimseye sinirlenmiycem. Nefes alll nefes veeerrrr...Nefess alll nefes verrr....Daha sakin miyiz? Evet kısmen!

O insancıklara sinirlenmeyeceğim. Yüzeyselliklerine, basitliklerine, acizliklerine güleceğim sadece.

Ne yazık ki etrafınızdaki insanları da her zaman siz seçemiyorsunuz...Offffff....

Ama olsun, benim yanımda "cinsler" kadar düzgünlerde var. Onların varlığı benim mutlu olmama yetiyorsan, bende bardağın dolu tarafını görmeye devam ederim.

28 Mayıs 2009

Özledim


Şöyle yatsam uyusam azıcık...
Dizlerinde.
Gene saçımı okşasan.
Tatlı tatlı konuşsak şurdan burdan.
Ben kedin olsam gene.
Mırıldayarak uyusam kucağında,
Tüm kötülükler özlemler geride kalsa.
Sarılsam sana doya doya,
Şöyle yatsam uyusam azıcık...

Bir Damlacık



Duru bir yeşildi ortalık
Akşam güneşi kırılmış bir mızrak boyu
Ve çocuk sesleriyle iniyordu ışık,
Ağlarda sanki dargın bir kılınç balığı
Pullarını döküyor üstüme
Bir sessizliği anlatmak için yazıldı bu şiir
Belki de anmak için
bi damlacık bir sessizliği


Can Yücel

Not: Kullanılan fotograf buradan alınmıştır.

27 Mayıs 2009

Mamalara Devam


Haftalık menüme devam ediyorum.


Sıradaki konuğumuz gene dolapta sırasını bekleyenlerden oluşturuldu. Şu an mecburiyetten "Evde Tek Başına" serisinde rol aldığım için malzemeleri az az alıyorum, çabucakta tüketmeye çalışıyorum. Bu nedenle geçen gün aldığım ve birini kızartmaya kullandığım patlıcanların ikincisini de kullanmaya karar verdim. Mamamızın malzemesi şunlar:


1 patlıcan

3 küçük patates

1 küçük kırmızı biber

2 küçük acı yeşil biber (acısız yapamam ki ben!)

Birkaç diş sarmısak

1 soğan

3 küçük domates

Ve son olarak taze sarmısak


Malzemeleri pişebilme yeteneklerine göre tenceremizde pişiriyoruz. Tabii bu arada salça ve tuz ilavesi yapıyoruz. Ha birde alabildiğince su... Hamur tarifi gibi oldu ya!! Hep bunu söylemek istemişimdir!! :)

Ne diyorduk, suyumuz patates ve patlıcanı katmamız gerken miktarda, aklı başında bir su yani. Benim malzemeye 2 su bardağı kattım.


Gördüğünüz gibi yaratıcılıktan yana bir ahçı olarak size "şu şekilde doğrayın" veya "önce şunlar pişsin üstüne şu" demiyorum. İster para para doğrayın, ister küp küp... Ben pişirirken soğan, sarmısak ve biberleri önce hafifçe kavurup sonra patatesi ekledim. Biraz kavurduktan sonra domatesi, salçayı ve son olarak suyu ekledim. Biraz piştikten sonra patlıcanı kattım. Kendisi uslu uslu pişiyor. Yarın akşama buyrun! :)


Önümüzdeki 2 gün akşam menümde kendileri olacak. Yalan yok, bazen sıkılınca bu yemeğin kalanını başka bir şeye çevirip ertesi gün öyle yiyorum. Onu sonra yazarım.


Neyse, ne pişireyim derseniz...Aklınızda olsun!


Yemeğim halen ocakta olduğu için fotograflayamıyorum. Ama renkler ve koku harika! :D

Sevgi Duvarı


....baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi


Can Yücel - Sevgi Duvarı

Destek??


Sabah sabah güne gazetelere bakarak başlamak istemiştim ama...bakmaz olaydım! Bu nasıl haber yaa?? Katliama destek! Hem de böyle bir yöntemle???

Hiç mi içleri sızlamıyor acaba?

Dua


Güne biraz huzursuz ve tatsız başladım aslında.

Sabaha kadar "düşmanlar"la boğuştum. Ve sabah uyandığımda bir kez daha anladım ki ben kimse hakkında kötü düşünemiyorum. Onlar kadar alçalıp, art niyetli biri haline gelemiyorum. Öyle olabilmek ister miydim? Bazen yapılan kötülükler kimsenin yanına kar kalsın istemesemde...Yok, istemem. Onlar kadar kötü olamam ben.

Dilerim bugün hepiniz kötü niyetli insanlardan uzak çok güzel bir gün geçirirsiniz. Allah onları da nasıl biliyorsa öyle yapsın.

26 Mayıs 2009

Minik Aşkım Benim


Heyecandan elim ayağıma dolanmış durumda. İçeri girecek olan kişiyle tanışmak için oldukça uzun süre bekledim. Olduğum yere yaklaştıklarını konuşmalardan anlayabiliyorum. Ayağa kalkıyorum, aslında fırlıyorum. Oldukça gerginim: Ya anlaşamazsak? İşte o zaman çoookkk büyük bir problemimiz var demektir. Çünkü ben rol yapamam. Birini sevmedim mi...Sevemem. Yüz ifademden anında anlarsınız. Hatta bu huyum yüzünden yeni doğmuş bebek ziyaretine bile gidemem. Hani olur da bebeği gördüğümde anneyi kıracak bir ifade yaparsam diye korkudan. En sevmediğim yanım! Ama inanın kasıtlı yapmıyorum. Yüzüme anında yansıyor. :(

Yaklaşıyorlar! Ne diyeceğimi, nasıl duracağımı vs o kadar canlandırmıştım zihnimde ama uçtu gitti. Kalbim kulaklarımda çarparken içeri giriyorlar...veee...

İşte o an zaman duruyor benim için! İlk gözgöze geldiğimiz anı unutamıyorum. O artık sadece annesinin ve babasının değil Sevgi Teyzesininde aşkı! Uykulu gözlerle bana bakıyor. O an içim eriyor. Bir anda gevşiyorum. Yüzüme gülümseme yayılıveriyor. Nazlım, o minicik elleri ile annesine sarılmışken bu da kim diye bana bakıyor. Ve birden gülümsüyor. Allah' ım daha 4 aylık bile değil ama beni gördüğü için çok mutlu. Bana gülümsüyor!! Heyecanlanıp "Gördün mü bana gülümsedi!!!" diye sevinç çığlıkları atıyorum.

İşte can dostumun biriciği ile böyle tanıştım. Heyecandan elim ayağım dolaşmış, "Ya birbirimizi sevmezsek??Ne olur ben çıkana kadar uyumaya devam etsin!" diye dualar ederken ağlayarak uyandığını belirtmiş sonra da anne kucağında teyzesi ile tanışmaya gelmişken...

Kendisi hakkında daha detaylı konuşmam, fotograflarını kullanmam (haklı nedenlerle) yasak olduğundan (benim olsa bende yasaklardım kardeşim!) ancak tanışma hikayemizi anlatabiliyorum. Türkiye'ye gitmek için yanıp tutuşmamın bir nedenide bu bıcırdı.

Ve onun yüzünden "acaba..." diye düşünüyorum.

Allah herkesin evladını bağışlasın. :)


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

25 Mayıs 2009

Ben Oldum :)



Atalarımız ne güzel söylemiş:


Üzüm üzüme baka baka kararır!


Sizleri okurken bir dolu şey öğrendim. E zaten bu yaşta birşeylerden de haberdardım daha bir geliştim. Hepinize teşekkürler.


Malum hepimiz sağlıklı beslenme taraftarıyız. Burada da karınca kararınca bunu uygulamaya çalışıyorum. Bu anlamda bir çalışmamda haftalık menü yapıp mamalarımı ona göre yemekti.


Bu hafta pazar-pazartesi menümüzde mantar yemeği ve kurutulmuş domatesli patates salatası vardı.


Bu akşam mamalarım bitince ne yapacağımı biliyordum. Dünden alışverişimi yaptım: patlıcan, kuru erik ve kayısı. Sizce ne olabilir? Ama ipucu vereyim evde de malzeme vardı! ;)



Yarın ve salı günü (sonradan ek: ifade yanlış nedeni yorumlarda!!) menüde: Fidesli ve de mısırlı pirinç pilavı, patlıcan-kırmızı ve yeşil biber kızartması (yoğurtlu) ve hoşaf var!


Fidesi evde şehriye kalmadığını farkedince kullanmaya karar verdim. Kızartmamı yapıp hazırladım. Hoşafım ise nerdeyse oldu.


Ama dedim ben, ben oldum ben!! :)


Mama fikri arayanlar olursa diye paylaşmak istedim. Ben şu an fotograflayamadığım için internetten fotograf koydum.

Asi Koyun



Arkadaşım epey bir süre güldükten sonra sordu, "Çok merak ediyorum, öğrendiğin bu 'Bulgarca'yı günlük hayatta nerede kullanacaksın???"
Haklı aslında.



Şimdi "rutin"de olay nedir? Harfleri öğrenir, adın soyadını sorma ve söylemeyle devam eder, ardından yavaş yavaş günlük hayattan cümleler kurarak dili öğrenirsin. Ama hayır! Ben her zaman "sürü psikolojisi"nden kaçındığım için Bulgarca öğrenmem de ona uygun oluyor!! Henüz basit şeyleri söylüyemiyorum ama mesela az önce "Ben yeşil bir uzaylıyım" demeyi öğrendim!!Hem de mükemmel bir telaffuzla!! :D




Bugün öğrendiğim diğer şey ise:
Param nerede?
Gözkapağımın altında!

demek. Böyle söyleyince komik değil tabii ama Bulgarcasını duysanız yerlere yatarsınız. Bir sürü kelime ve içi "ç" ve "i" harfleri ile dolu.

Olsun. Sonuçta Bulgarca öğreniyor muyum? Öğ-re-ni-yo-rummm! Ben sonuca bakarım!! :D



Not: Fotograflar internetten, karikatür ise tabii ki Selçuk Erdem'den!!

Dereotu




Sabahları dereotuna uyandınız mı hiç? Ah ben ne severim onun kokusunu. Yıkarken bile o misss gibi kokusuna doyamam.



Dünden yıkayıp suyu süzülsün diye kenara koyduğum otlarımın kokusuna uyandım sabahın kör vaktinde. GünEşimde içime doğmuştu zaten. Maşallah diyelim ama nasıl huzurlu nasıl güzel bir uyanıştı. Dilerim hepiniz böyle kalkmışsınızdır yatağınızdan. :)






Saatin ne kadar erken olduğunu farkedince "Hadi biraz daha yat istersen" diye zorladım kendimi. Ama nafile. Hiç içimden gelmiyordu. Bende kalktım, cumartesi aldığım Chet Baker cdsini koydum, cazın ezgileri ile kahvaltımı hazırlamaya başladım: dereotu, maydonoz ve bir adet haşlanmış yumurta (bol kırmızı biberli tabii) ile hazırlanmış bir sandviç. Yanınada çikolatalı soya sütü! İyi ki buldum şu sütü. Yoksa aklımı kaçıracaktım artık!!



Şu anda da ballı limonlu yeşil çayımın hafif soğumasını bekliyorum. Ardından koşturarak hazırlanacağım. Bu hafta gene mesai var, 6 günlük bir maraton anlayacağınız.









24 Mayıs 2009

Kung Fu Panda






Bugün "kızımız" çok uslu durduğu için annesi olarak ona bir saat çizgi film izleme hakkı tanıdım. Film olarak Kung Fu Panda' yı seçtik.



Konu aslında klasik bir Kung Fu filmi; içinize dönün, kendinize güvenin ve düşmanınızla yüzleşin.



Gene de oldukça keyif aldığımı söylemeliyim. Türkçe seslendirmeside çok başarılıydı. Kısaca, bizim için çok eğlenceli bir pazar oldu. :)



Not: Kullanılan resimler internetten alınmıştır.

Çimler


Bu sabah özlemle uyandım.

İstedim ki Ankara' da olayım; EkinA' yı arayayım ve "Hadi şeker, kitabını al. Çimlere gidiyoruz!" diyeyim.

İki ODTÜ' lü, şortlarımızı, tşörtlerimizi ve de şıpıdık terliklerimizi giyelim. Elimizde örtülerimiz Yurtlar Bölgesinde ya da Devrim tarafında yayılalım çimlere...Doğayı dinleye dinleye, insanları izleye izleye kitaplarımızın sayfasında kaybolup gidelim.

Ama gitmeden sandviçleri hazırlayalım. Yanında buzlu çaylarımız...İlerleyen anlarda kumpirse zaten mecburi! Ha oldu ki sandviç hazırlayamadık? E o zaman Karumcuk tarafına gider balık ekmeklerimizi alır kediciklerle oynaya oynaya yeriz. :)

Sonra badmington oynayalı mesela. Dedikodu yapalım, insanları izleyip haklarında hikayeler uyduralım, gelecekten bahsedelim, güneşlenelim...

Bu sabah özlemle uyandım....

Tess


"...Tess önünde upuzun, taşlı bir yol gördü. Kimseden yardım, sevgi beklemeden bu yolu tek başına aşmak zorundaydı. İşte o zaman ruhsal çöküntüsü korkunç oldu; koşup kendini bir mezara atmak, orada saklanmak isteği duydu." (sf. 162)



"Angel' a beslediği aşk maddesel olmaktan uzaktı. Ona büyük güven duyuyor, onu iyiliğin timsali gibi görüyordu. Tess' e göre Angel bir yol göstericinin, bir düşünürün, bir dostun bilmesi gereken herşeyi biliyordu. Dış görünüşü erkek güzelliğinin simgesi, ruhu bir ermiş ruhu, anlayışı peygamberlereözgü bir anlayıştı. Ona beslediği aşk, duyduğu derin bağlılık Tess' i öylesine yüceltmişti ki, adeta başında bir taç var sanırdınız. İri, dipsiz derinlikteki gözleri kimi vakit Angel' a ölümsüz, tapınılacak bir varlığa bakar gibi bakıyordu.

Tess geçmişini aklından çırakıp attı; için için yanan tehlikeli bir kömür parçasını ezercesine geçmişi ezdi, parçaladı, yok etti." (sf. 322)



Tess, gencecik yaşında çok büyük acılar çekmiş ve bu acıları içine gömüp hayatına devam ettiği anda Angel'la yani "Melek"iyle karşılaşmış bir kadındır. Tam ümitsizliğe kapılıp hayatın kendine biçtiği bu yazgıyı sessizce kabullenip içine dönmüşken, yaşadıklarından erkeklere güvenmemesi ve sevmemesi gerektiğini anlamışken, kimseyi sevemeyeceğine ve kimsenin kendini "olduğu gibi" sevip kabul edemeyeceğine inanmışken bir 'melek' karşısına çıkar. Olgun, kültürlü ve hayat adamıdır Angel.



"...Seven bir erkeğin Angel kadar bencillikten uzak, nazik, koruyucu olabileceğini hiç düşünmemişti." "...Çirkinlikten, kabalıktan tam anlamıyla uzaktı. Soğuk yaradılışlı değildi ama, sıcaktan çok, parlak denebilirdi ona. Çılgınca sevebilirdi ama daha çok hayale, gökselliğe dönük bir sevgiydi sevgisi. Öyle bir sevgi ki, sevdiğini kıskançca kendi kendisinden bile esirgeyebilirdi. Bu da, o güne kadar hep olumsuz tecrübeler geçirmiş olan Tess' i hem şaşırtıyor, hem korkunç sevindiriyor, Angel' ı tüm erkek cinsine karşı duyduğu öfkenin dışında bırakmasına yol açıyordu." (sf. 322-323)



"Angel' a beslemekte olduğu sevgi onun her şeyiydi, tüm hayatıydı artık. Tess' i ışıkküre gibi saran bu sevgi ona geçmişi üzüntüleri, pişmanlıkları unutturuyor, onu ısrarla yaralamaya savaşan acı verici hayaletleri - kuşku, korku, üzüntü, tasa, utanç denen hortlakları - uzak tutuyordu. Tess, bütün bunların, çervesini kuşatan ışıkkürenin hemen dışında aç kurtlar gibi kendisini beklemekte olduklarını biliyordu. Ama onları ırada uzun süre açı açına boyun eğmiş durumda tutacak güçlü bir tılsıma sahipti o şimdi." (sf. 326)







23 Mayıs 2009

Çaresizim


Malum, geçen hafta cumartesi 6. iş günü olarak çalışınca ve de pazar günü düğüne gidince yoğun bir haftaya oldukça yorgun başladık hepimiz. Bende dünden beri uyukladığımdan bugünü "resmi tatil" ilan ettim kendime ve olmadığım kadar tembeldim.

Aslında Dobi ile akşamüstü buluşup spor yapacaktık ama tembelliğimden mesaj atıp "izin" istedim. O da tembellik yapmama izin verdi.

Bende olayın hakkını vererek sabahın erken saatlerinden bu yana koltukta yayılmış heyecanla Tess' i okuyordum. Ta ki...

Ta ki hayatımda aldığım en üzücü mesajlardan (sms) birini alana kadar.

Gelen mesaj kısaca bana "Ne olur bunların Türk olmadığını söyle! Onlar Türkse sen onlardan değilsin, değil mi?" diyordu! Elimde telefon kalakaldım. "Nasıl yani?" diye düşünürken kalbim hızla çarpıyordu.

Ardından mesajlaşma trafiği başladı ve ben ne olup bittiğini öğrendiğimde bir Türk olarak yerin dibine geçmiştim. Üzgündüm, kırgındım ve daha da kötüsü yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Olayı anlatamıyorum ne yazık ki. Kısaca şunu söyleyeyim:

Bu milliyetinizle ilgili değil. Altınıza "koltuk" çekilince eğer karakteriniz sağlam değilse hangi ırktan ya da milliyetten olursanız olun aynen böyle davranıyorsunuz hem yabancılara hem de kendi vatandaşınıza: Aşağılama, küçümseme, "ben"cillik....Herşeyi yapıyorsunuz o zaman. Yazıklar olsun!

O kadar üzüldüm ki...Arkadaşıma şaşkınlığımı ve üzüntümü anlattım. Çaresizliğimi...Ve onlar adına özür diledim, biz Türkleri böyle tanımak zorunda kaldığı ve haketmediği bu muameleye maruz kaldığı için.

Aldığım cevap şu oldu:

İster Türk ol, ister başka şey...Seni çok seviyorum.

Telefon hala elimde. Mesaja bakıyorum. Çaresizim..Ağlıyorum...

Ohrid Yolu - Bölüm 2: Üsküp' te Akşam Yemeği Molası



Hikayeme ara vererek devam ediyorum, kusura bakmayın. Tembelliğimden makinedeki fotografları hala aktarmadım. O yüzden IPhone görüntüleri ile idare edeceksiniz. En azından kısa bir süre daha. Gelelim hikayemizin ikinci bölümüne:

Yolumuzun bu kadar uzun olduğunu bilmeden Makedonya' da ilerlemeye devam ediyorduk. Dediğim gibi her yer Elveda Rumeli seti gibiydi; yemyeşil ve çiçekler içinde. Ben sadece giriş böyledir diye düşünmüştüm. Herşeyden önce Ohrid' in Makedonya' nın Bodrum' u olduğunu okuyunca oranında taş yığını olacağını tahmin etmiştim.

Zaman ilerledikçe otobanda gişelerden geçe geçe ilerlemeye devam ettik ama bir türlü Üsküp' e gelemiyorduk. Malum sınırda kısacık (?) bir zaman geçirdiğimiz için hepimiz acıkmaya başlamıştık. Aklınızda olsun bu gişeler için yanınızda mutlaka ama mutlaka Makedon parası bulundurun. Gişelerde bir euronun altında para ödüyorsunuz normalde (yaklaşık 30 ya da 50 denar arası) ama eğer yanınızda ülkenin parası yoksa 10 euro filan ödüyorsunuz!! Tamam önemli değil diyeceksiniz belki ama Üsküp' e girene kadar 4 kere gişeye girdik, bilmem rakam hala önemsiz gözüküyor mu?

Üsküp' e vardığımızda gördüklerime inanamadım. Çünkü bir arkadaşıma "Sofya' dan sonra Üsküp' e gitmek istiyorum" dediğimde "Tabii..tabii! Eminim gidersin?! Aklını mı kaçırdın, orası daha da küçük bunalırsın sen, yapamazsın oralarda!" demişti. Ankara' yı bilenler için Sofya' nın Ankara' nın yarısı kadar olduğunu söyleyeyim. Benim gözümde beliren Üsküp ise Sofya' nın yarısı kadar bir yerdi ama heyhat! O kadar geniş o kadar "ferah"tı ki...Binalar çoktu ama ne görüntü kirliği vardı ne de çağdaş ucubeydiler. Gökyüzü, dağlar herşey o kadar net görülebiliyordu ki...Ve yemyeşildi.

Daha içine girer girmez Üsküp' e ısınıvermiştim. Evet (ne mutlu ki) bizim gibi "medeni" (?) değillerdi; bizim gibi yozlaşmış binaları, bilmem hangi marka yiyecek içecek fastfoodcuları...Hiçbirşeyleri yoktu! Allah'ım daha güzel ne olabilir ki benim için?
Alan isimleri, yerler ve yollar Türkçe isimlerle doluydu. Daha bir hoşuma gitti.

Genel müdürümüzün bize verdiği tavsiyeye uyarak Türk çarşısına gittik. Ben saflığımdan sanıyorum ki pazarın adı sadece öyle. Değil! Türkiye' de bir kasabada dolaşır gibi dolaştım çarşı içinde; aynı kaldırımları, binaları, kumaşçısı, ayakkabıcısı, berberi ve lokantaları ile...Günün bütün yorgunluğu gitmişti üstümden. Heyecanla bir orayı bir burayı fotograflıyordum. İşte bir yer; Çanakkale!




Tavsiye edilen lokantayıda bulduk: Rio! Adı latin ezgileri taşısa da bildiğiniz Türk lokantası. Ekibin etcil üyeleri hemen köfte sipariş ederken Dobi güveçte fasülye ve "Shopska Salad" (Şopska Salatası) sipariş etti. Ve sonra ne olduysa oldu:

Okuduğunuz üzere ben sipariş verememiştim henüz. Lokantada Türk olmadığı için etin ne eti olduğunu öğrenemiyordum. Açıkçası o an arkadaşlardan bazılarının beni şaka olsun diye özellikle yanlış yönlendirip "domuz eti" yedirmesinden korktuğum için et yememeyi tercih ettim. Ama ne yiyecektim? O sırada henüz bilmiyordum ama tüm gezi boyunca ne kadar yerde durduysak ben Shopska Salad yedim. Tek tek size anlatabilirim. :)

Bende Dobi' den yardım istedim. Ve Dobi' nin yardımı geziye ve hatta bundan sonra gezi dediğimizde aklımıza gelen bir olaya damgasını vurdu: Tercümanım Dobicik, sağolsun bana Makedonca' dan Bulgarca' ya tercüme yaptı!

İsterseniz daha açık anlatayım:

Makedonya' da arkadaşlarımın "kötü Bulgarca" dediği bir dil konuşuluyor. Eminim ki Makedonlarda onların konuşmasını "kötü Makedonca" olarak adlandırıyordur. Bizim Türki Devletleri dinlerken yaşadığımızı yaşıyorlar kısaca.

O yüzden onlar rahat rahat anlaşabilirken ben "Kakvo?" (Ne?) diyip duruyordum. Sağolsun Dobi yardıma karar verdi ve garsonumuzun Makedonca sözlerini dönüp bana Bulgarca anlatıp benim İngilizce cevabımı ise adama İngilizceye çevirdi! :D

Adam şaşkın ben şaşkın Dobi' ye bakarken o kaptırmış açıklıyordu. Ben arada kelimeleri seçtiğim için gülmemeye çalışarak Dobi' nin Bulgarca sorularına İngilizce cevap verirken adam Dobi' nin bana söylediklerinden anladığı ile cevap veriyordu. Bu yüzden Dobi ne yaptığını uzun süre farkedemedi. Adam gitti ve ben dönüp "Sonuç olarak ben ne sipariş verdim?" diyince Dobi bir anda "aydınlandı!"

Herkes yerlerde çünkü ben sorulan sorulara cevap vermişim filan ama tam anlamamışım ne sipariş ettiğimi. Aslında iyi oldu o günden itibaren 5 gün içinde hızla Bulgarca öğrendim. :)

İşte güveçte fasülyemiz:




Ve bu da salatamız! Sofya' da da çok yediğim bu salata, aslında bildiğiniz çoban salatası. Tek farkla; üstünde rendelenmiş beyaz peynir var.






Bu arada ilerleyen günlerde bizim çoban salatasının Balkanlarda "Sırp Salatası" olduğunu öğreneceğim. Ama o kısımlar sonra.

Orada Türk çarşısını gezdik, camiileri gördük, karnımızı doyurduk ve sonra Ohrid' e doğru yola çıktık. Bizi izlemeye devam edin! ;)

Mavi Film


- Ablaaaa? Sende film ister misin?
- Eveeettt!
- Hangi film olsun?
- Bilmem! Mavi olsun!?
- Mavi? Beyaz, kırmızı ve mavi'nin mavisi gibi birşey mi?
- Yok yok...Bildiğin "mavi" bir film.
- Mavi film ne yaa?!

İki kardeşim evden çıkarken koltukta yayılmış kitap okuyan ben onlara "mavi" film sipariş ediyorum!


İlerleyen günlerde bu konuyu aralarında tartıştıklarını duyuyorum; erkek kardeş alışkın olduğu için olayı çözüyor "Ya işte Blade, Van Helsing gibi filmleri kastediyor" diyor. Kız kardeş muhtemelen vampir filmlerini düşünüyor ki erkek kardeş düzeltme yapıyor: Yok ya içinde bilgisayarla yapılmış şeyler olan filmlerde mavi bir renk oluşuyor ya, muhtemelen o filmler!!

:D
Evet aynen o filmler! O filmlerde görüntü hafif maviye kayıyor ya...Bayılıyorum o ana! Mesela bu anlamda en sevdiğim filmlerden bir tanesi "The League of Extraordinary Centilmen" (Muhteşem Kahramanlar) filmi. 9. dakikada Sean Amca iyi sandığımız ama kötü olan adamla buluşmaya gidiyor ve film mavileşiyor iyice. Ahhh....Harika!! Sean Amca zaten harikada filmde mavileşince herşey daha da harika oluyor.

O filmi çok seviyorum gerçekten. İçinde herkes var: Dr. Jeykll ve Bay Hyde, Dorian Gray, vampirler, Tom Sawyer, görünmez adamlar, Kaptan Nemo... Kitaplardan öykülerini okuduğum kahramanlarımı tek bir filmde buluşturmuşlar. Tam benim hayalgücüme göre! :)

Sonunuda çok seviyorum ve neden hala ikinci mavi filmi çekilmedi diye merak ediyorum! Yazık ama bana!

22 Mayıs 2009

Kokoşum Kokoşsun Kokoş!!


Ne yazsam bilemedim bu sıcakta...Üşendim açıkçası. Ama boş geçmekte istemedim, son kararım bu oldu:

İşyerinden kokoş manzaralar!! :D

Süsüm püsümde hiç bitmez!! Hepsi farklı günlerde çekilde. Bu mesela Ohrid sedefi.



Üstelik çok becerikliyim bunu ben yaptım. Tabii ki modelde benim:





Maşallah...Maşallahhh.. :)

İyi ki...


İyi ki...

SS

21 Mayıs 2009

Bende Yokum


Bugün Öykü hayata dil çıkarıyor. Tüm kötü düşünceler ve de olaylara not bırakmış bugün: ben evde yokum!


Ben uzun süredir sallamıyorum hayatı ama sanırım o beni "sallamaya" meraklı. :)


Bu aralar havada bunalttı beni, bir sıcak bir soğuk...


Ama hepsi geçecek. Herşey yoluna girecek.


Bende sabah Öykü'yü okuyunca "tatil"e çıkmaya karar verdim. Yaklaşık 3 hafta yokum! Şimdiden kapııma notumu yazayım:




Sayın İç sıkıntısı, Bunalım ve Kötü Niyet



Ziyaretime geldiğiniz zamanlarda size elimden geldiğince misafirperver davrandım. Ama siz haddinizi bilemediniz bir türlü, kaldıkça kaldınız! İnsaf! Ne yüzsüzmüşsünüz kardeşim ya. Anladım, beni pek bir sevdiniz.

Evde yokmuşum gibi yaptım olmadı, laf söyledim olmadı. E o zaman bende evde durmam. Gidiyorum. (Sizsiz) Kısa bir tatil yapacağım. Dönüşte de gelebileceğinizi sanmayın; eski dostlarım huzur, mutluluk ve iyi niyeti alıp geleceğim. :P



Merak etmeyin, birileri duymasın buralardayım ama kapıyı davetsiz misafirlere açmayacağım artık. Bir de bu hava değişimi ruhumu sıktı gerçekten. İstemiyorum ne iç sıkıntısı ne bunalım ne ayrılık ne kötü niyet...Biraz toparlanma zamanı şimdi. Güzel günler yakın zaten. Biliyorum. GünEş uzaktan kendini gösterdi bile... : )



20 Mayıs 2009

Beklemek


Bekleyen derviş muradına ermiş!

Doğru mu acaba? Her bekleyen muradına ermiş midir? Mutlu mudur? Huzurlu mudur?

Ya yanlış şeyi beklediyse? Haydiiii! Onca yıl boşa gitti mi?!

Ama ya gerçekten doğru şeyse, değecek bir şeyi ya da (bence en önemlisi) ya değecek birini bekliyorsa?

Ben ikinci gruptayım. "Değecek olan"ı bekliyorum. Bu aralar biraz karanlıkta kaldım diye güneşin doğmasını ve aydınlığı beliyorum ama yakında doğacak biliyorum. Gene ışıl ışıl olacak günüm. Gözlerim yine gülecek, daha bir bıcır olacağım yine.

Bir de... Sanırım en büyük avantajım sabrım. Çünkü biliyorum ve bekliyorum ki buna değecek!
Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Hayattan Neler Öğrendim


1. Her an herşeyin olabileceğini, ne kadar uğraşırsan uğraş bazı acıları engelleyemeyeceğini

2. Hayatta güzel şeylerin kötü şeyleri içerebileceğini, ama hayatı nasıl algıladığının bu güzel şeylere mi yoksa kötü şeylere mi değer vermenle ölçülebileceğini

3. Kimse için "o yapmaz" dememeyi

4. Ne kadar hazırlıklı olursan ol, korktuğun şey olduğunda sadece senin bunun üstesinden gelebileceğini

5. Gerçek dostların kötü anlarında zamandan ve mekandan soyutlanıp yanında olduğunu

6. Bazı "dostların"sa susması gereken yerde susmayıp bir de olayları çarpıtabildiğini

7. Asla iki dost arasına girmemek gerektiğini, haklı bile olsan birinin yanlışını diğerine anlatmayıp susmayı bilmen gerektiğini

8. Aynı şekilde bir dost olarak da asla sevgililerin arasına girmemen gerektiğini, sadece sorulursa fikrini söyleyebileceğini

8. Bazı sırların gerçekten mezara taşındığını

9. Genede de kimseye güvenmemen gerektiğini

10. Anlattığın şeyin ancak karşı tarafın anladığı ile sınırlı olduğunu

11. Kimseyi ezmemeyi ama kendini de hiçbir zaman ezdirmemeyi

12. Bazen susup beklemenin en doğru yöntem olduğunu

13. Verilen çoğu sözlerin asla tutulmadığını

14. Genede umut etmeyi, umut etmenin çok güzel olduğunu

15. Herşeye rağmen hayattan zevk almayı

19 Mayıs 2009

Türk Kahvesi Yakmanın İncelikleri


Efendimmmm...

Bugünki konumuz Türk kahvesi nasıl yakılır! Yanlış okumuyorsunuz; yakılır yazdım. Çünkü herkes Türk kahvesi yapar ama herkes yakamaz. Yetenek işidir bu durum! Reca ederim sizde yeteneğimi küçümsemeyiniz!! :P

Önce gerekli malzemeleri sayacağım:

Usulüne uygun bir adet cezve

Kahve

İsteğe göre şeker


Ocak

Şaşkın ve de sevdalı bir "yakıcı" şahsiyet

Bunlar evinizde varsa yapmanız gereken şu:

Efendim, önce cezveye su konur. Üzerine kahve ve arzuya göre şeker ilave edilir. Bunlar şööyylee bir karıştırılır. Ardından ocak açılıp üzerine oturtulur. İşte şimdi işin püf noktasını veriyorum; ocağa koyduktan ve de arkanızı döndükten hemen bir iki saniye içinde az öncesinde yaptığınız tüm işlemleri unutmanız lazım. Arkanızı dönün ve hiç bir şey olmamış gibi yatak odasına geçin, işe ne giysem diye hazırlık yapmaya başlayın. Hatta bu aralar çok meşhur olan "Begümmm" şarkısını söyleyerek dans da ederseniz aynı ben olursunuz! Derken zaten bir gıdım olan kahve taşıp da ocaktan hışırtılar gelmeye başladığında önce komşulardan şüphelenin! Diğer püf noktada bu: bu seste siz hariç herkes suçlu olmalı!

Sonra yavaş yavaş inen jetonun sesini duyun, seri adımlarla mutfağa doğru yönelin.

Ocağı kapatın ve temizleyin.

Kahveyi bardağınıza dökün ve "ay sabah sabah amma şaşkınım yaaa" diye düşünün.

Eveetttt...Kahvemiz hazır. Elinize sağlık, başarı ile yaktınız.

Şimdi lütfen başka aklı başında birinin bloguna geçin ve kahve nasıl yapılır öğrenin.

Kaçın kurtarın kendinizi yaa! Hala okuyor musunuz?? :D


Not: Fotograf Arnavutluk'ta oturduğumuz bir otel bahçesinde tarafımca çekilmiştir.

Günaydın :)


Günaaayyydddııınnnnn!!!
Bol gülücüklü ve de coşkulu bir "günaydın" hepinize.
Biliyor musunuz, bugün mükemmeelll bir gün olacak!!

Olacaaakkkk....Olacakkkkk!!! :D

Neden bilmem daha huzurlu uyandım bugün. Aslında taa geçen haftadan yorgunum, çok uykum var. Ama olsun! Aynen fotograftaki bebiş gibi, uyukluyorum ama tebessüme devam ediyorum.
Dilerim sizin içinde çok güzel bir gün olur. Siz tatilsiniz sanırım? Ben çalışacağım, burada tatil değiliz biz. Ama bu bile içimdeki mutluluğu ve de coşkuyu engelleyemiyor.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız ve de Ulu Önderimizin doğumgünü hepinize kutlu olsun!

18 Mayıs 2009

Kardelen


Onu nasıl anlatabilirim ki? Yıllar boyunca yılmadan usanmadan yaptığı çalışmaları nereye sığdırabilirim?

Uzun uzun düşündüm ve onun zaten yıllar önce anlatıldığını farkettim:

"Ey kahraman Türk kadını, sen sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın" dememiş miydi Ulu Önder? Evet o "kahraman Türk kadınları"ndan biri idi.

Farkettim ki onun milletine ve değerlerine ne kadar bağlı olduğunu, ne kadar Atatürkçü olduğunu anlatmak ancak Atatürk' ün sözleri ile mümkün olacaktı.

Hayatına başladığından beri Ulu Önderin sözlerini takip etti o. "Sizler yani yeni Türkiye' nin evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz..." demişti Atatürk ve o da yılmadı yorulmadı. Sonuçta "dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir" çünkü "...bu ulusa ve ülkeye görevi bitmeyecektir" diye düşünüyordu, buna yürükten inanıyordu.

Yılların yorgunluğuna, üstelik bir de ağır bir hastalığa karşı koydu. Yine de bürokratik engellere/önyargılara/cehalete yenilmedi. Görevini son ana kadar yaptı. Ve hep inanıyordu ki naçiz vücudumuz bir gün toprak olsa da Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır. Onu yaşatmak için herşeyi yaptı; en önemlisi onu yaşatacak gençleri yetiştirdi.

Artık sıra bizde.
Ve bende birgün çocuklarıma onları anlatacağım. Neler yaptıklarını, nelerle nasıl mücadele ettiklerini, ama nasıl yılmadan çabaladıklarını. Çünkü bende inanıyorum ki "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."


Mekanın cennet olsun...


(*) Ola ki bilmeyenler olabilir diye yazıyorum; italik yazılan sözler Ulu Önder' den alıntılardır.

Düğün






Pazar günü ilk "Bulgar Düğünü"me gittim. Dilerim daha çok olur çünkü işyerinde sevdiğim ve mutluluklarını dilediğim çok arkadaşım var.

Avukatımızı gelin aldık. Aldık diyorum çünkü tahmin edebileceğiniz gibi bir Türk ile evlendi. Onlara ömür boyu mutluluklar diliyorum.

Gelelim konuya...Hemen size neler oldu anlatayım.

Burada da önce nikah kıyılıyor ama anladığım kadarıyla bu kilisede ya da "resmi daire"de ya da her ikisinde birden olabiliyor. Gelinimiz ailesi Estonya' da yaşadığı için şimdilik sadece resmi daire nikahını yaptı. İlerde kilisede de yapmayı düşünüyor(muş).

Sabah erkenden (saat 9 gibi) hazırlığıma başladım. Uygun süslenmelerimi ve de püslenmelerimi yaptıktan sonra Dobicik' le buluştum. Aslında işyerinin önünde buluşulacaktı ama biz daha yakın olduğu için nikah yerine gittik.

Nikah Vitoşa Caddesi üzerinde bir yerde idi. Katılımcılar, gelin ve damat dahil, kaldırımda bekliyordu. Bizde hemen aralarına katıldık. Sonra içeri geçildi ama salona girmeden önce bizler bir süre bekledik. İçerde gelin, damat ve nikah şahitlerine (yani "kum"lara) neler yapılması gerektiğinin bilgisi veriliyordu. Ardından önce gelin ve damadın yakınları içeri alındı. Ardından biz konuklar içeri alındık. Salon geniş ve boştu. Yani bizdeki gibi sandalyeler filan yoktu. Ne evlenecekler için ne de bizim için bir şey yoktu. Gene bizdekinden farklı olarak canlı müzik vardı; keman, org ve çellodan oluşan bir grup.


Biz içeriye girdikten sonra salonun kapısı tekrar kapandı. Ardından açıldı ve içeri şahitler girip yerlerini aldılar. Fotografta göreceğiniz üzere 2 basamakla çıkılan bir platformda durdular ve beklediler. Ardından müzik başladı ve sevgili çiftimiz heyecanlı adımlarla içeri girip kırmızı halıda yürüyerek platforma gittiler.




Nikahlarını yetkili olduğu taktığı kurdalesinden anladığım bir bayan kıldı. Hani çizgi filmlerde olur ya belediye başkanı bayrak renklerinden oluşan bir kurdaleyi çapraz başından geçirir, aynen öyle bir kurdale ile geldi teyze ve nikahı kıydı.

Ardından damat gelini öptü ve evlilik töreni bitmiş oldu.

Sonrası aynen bizdeki gibi; salonun dışına çıkıldı. Tek tek tebrikler kabul edildi. Konuklara çikolata ve nikah şekeri ikram edildi, fotograflar çekildi.

Bizdekinden farkı "kum"ların ailenin bir ferdi gibi davranmak zorunda olması, yani imza attıklarındaa olay bitmiyor. Son ana kadar herşeyden onlar sorumlu ve hatta gelin ile damadı onlar yönlendirmek zorundalar(mış).

Tören bittiğinde öğlen başlayacak "düğün" için davetli olduğumuz otele doğru yola koyulduk.

Düğün alanı çok şirin süslenmişti. Her yerde beyaz çiçekler vardı. Ah söylemeyi unuttum, burada bizden farklı olarak nikahtan sonra tebrik kısmında davetliler gelinle damada çiçekler sunuyorlar. Bizde tebrik edip altın takarlar ya, onlarda tebrik edip çiçek veriyorlar. Gelinin akrabalarından birileride gelip gidip buketleri gelinin elinden alıyor.

Neyse düğüne dönelim.

Girişte uzun bir halı üzerine beyaz bir örtü örtülmüş ve üzerine gül yaprakları serpilmişti. Oturma düzeni bizdeki gibiydi tek farkla, burada sadece gelin ve damat değil şahitlerde bir masada oturuyor. Yani topluca "dışlanıyorlar"!! :)

Ekip hep birlikte geldi ve kızımızın anneannesi onları girişte karşıladıktan sonra özel yapılmış bir ekmekten parçalar alarak önce tuza batırıp her ikisine de ikram etti. Ardından gene koparılan parçalarıı bala bulayıp tek tek yedirdi. Amaç: Hayat bazen acı bazen tatlıdır, bunu bilin.



Sonra kumlarda aynı olayı yaşadıktan sonra gelinimiz içi su dolu bi bakraca tekme atıp savurdu. Bunun amacı bizdeki "su gibi git gel" gibi bir şey. Yani "hayatında herşeyin üstesinden böyle su gibi engelle karşılaşmadan gelebilesin" demekkmiş. Üstelik sadece düğünlerde değil kişinin hayatındaki önemli her olaydan önce su mutlaka dökülürmüş.

Ardından yerlerine oturdular ve düğün başladı.

Çok eğlendik çok komik anlarımız oldu. Elbette onları uzun uzun anlatacak değilim. Sadece bazılarına değineceğim:

* Tören boyunca "gochivo" dedik durduk. Aslında kelime "acı" anlamında ama burada "ağzın acıdır, hadi tatlandır" demek kısaca. Yani Türkçesi ile "öp öp" tezahhuratı yaptık. İlerleyen saatlerde damadımız alkolünde desteği ile iyice coşunca bizi yönlendirdi ki ağzı tatlansın!! :D

* Gelinde Petya' da bize şarkılar söyledi. Bir ara mikrofonun bende olduğunu görmek ve "I loveee youuu babbyyyy" diye avaz avaz bağırırken kendimi yakalamak benim yaşadığım şoklardan biri oldu. Solist oturduğum yerden coşkumu görünce bana mikrofonu işaret etmiş bende etrafımdakilere acıdığımdan gitmemiştim. E ama o acımadı!!! Buraya hemen bir not yazmak istiyorum; bu şarkıyı BHA' ya ithaf ediyorum!! :D

* En eğlenceli anlarda biri de buketi fırlatma anıydı. Sevgili Daniella yakalamayı çok istiyordu. Bizde o yakalasın diye dualar ettik ve tabii ki o yakaladı. Ağağıdaki fotograflarda gelinin buketi atmadan önceki halini, yakalamak için bekleyenleri, Dani' nin bukete "uçuşunu", yakaladıktan sonra geline teşekküre gidişini ve zaferini kutlamasını göreceksiniz.









* Bizler oynamaya kalkmayınca solistimiz harika bir çözüm buldu ve bizde ikinci işimizi bulmuş olduk: Müzisyen olduk!! Meğer ne kadar yetenekli bir ekipmişiz: ben, Dobi, Ali, Dani ve Düdük İnsan (a.k.a Vijdan or Viji). Enstrümanlarımızın fotografı aşağıda mevcuttur. Genel Müdürümüz, ki kendisi kume yani erkek şahitti, bizimle gurur duydu. Yeni düğünlerde kesin haber verecekmiş!!! :D





* Bunlar dışında düğün klasik düğündü; halaylar çekildi, pasta kesildi, masalar dolaşılıp tebrikler kabul edildi ve bol bol fotograf çekildi.










Yorucu olduğu kadar güzel bir pazar oldu.

Arkadaşlarıma yine bir ömür boyu mutluluk ve sağlık diliyorum. Darısı ve hayırlısı bekarların başına! :)