31 Aralık 2009

Yeni Yıl Kutlaması ve Özür

Önce özür:
Sevgili Selda ve Zehra çok güzel hediyelerle beni şımartırken, sevgili Asya ve sevgili Derin kartları ile beni çook mutlu ettiler. Hepsine tekrar çok teşekkür ederim. :)
Kartlarımın ve hediyelerimin yazısı dün hazırlandı, fotografları çekildi ama nasıl olduysa son saniyede bilgisayardan dolayı halaaa yüklenemedi. :(
Kendilerinden bu aksaklık için çoook özür dilerim. Zarfları açtığımda mahçup olmuştum, üstüne bu oluyla da mahçubiyetim arttı. 1 Ocakta gecikmeli de olsa yayınlayacağım.

Kutlama kısmına gelince:
2010'da sağlık, bereket, huzur, mutluluk, başarı ve şans hayatınızdan hiç eksik olmasın diyorum. Okuyacak kitabınız bol olsun! Yeni yılda farklı bir şey yapmak istiyorsanız kötü alışkanlıklarınızdan kurtulmayı, onlara harcadığınız zamanı sergi salonlarında, müzelerde, doğa yürüyüşlerinde, dost muhabbetlerinde, tiyatrolarda ve sinemalarda değerlendirin.
Sanat, spor ve teknolojiniz daim olsun.
Hepinize kucak dolusu sevgiler :)

Not: Kusura bakmayın, söylediğim aksaklık nedeni ile bloglarınıza giremedim. 1 Ocakta tek tek ziyaret edip kutlama mesajı bırakacağım. Ne demişler kambersiz düğün olmaaaasssss :)

Kankamla Tatlı Prensesimden Kartlarım Geldi

Kankam. O doğdu doğalı tanışıklığımız var. Yani yaklaşık 2 yıldır!! :D


Şaka bir yana, sevgili Seldamın kuzusu Asyam (a.k.a kankam) ve anneşkosu bana üstünde kalpler bulunan şık bir zarfta yılın ilk kartını gönderdi. Alınca nasıl mutlu oldum anlatamam. Zarftan bir de kalp çıkmasın mı? Ya sen o minik ellerle anneciğine yardım edip mi hazırladın o kalbi yoksa? Isırmaz mıyım ben seni? Sen girip gelseydin ya zarfa? Ama ben bir geleyim, kaçırcam seni. Öyle telefonlardan seslenerek olmaz bu iş! :)


Ve sevgili öğretmenim, bininci keredir söylüyorum: ellerinden öpülesi insansın sen.


İşte kartım:




İşte kalbim:





Bugün kartımın yanına bir de "abla kart" geldi. Benim tatlı prensesim Derinciğimde elleri ile bana kart hazırlamış. Arkasına da kalbini eklemiş. Nasıl beğendim anlatamam. Renklerine baktım, çizgilerine baktım...uzun uzun inceledim ve dediğim gibi çoook beğendim. İlk kartımdaki gibi bir sürprizde bu zarftan çıkmasın mı? Zehracığım sen var ya sen....Ben okudum ama üstüne alınmadım, sonra da zarftan pembe peçetelikler çıkınca dondum kaldım. Üstelik canım benim, hiç de sade kaçmamış. Çok güzel olmuşlar.


İşte kartım:






İşte peçeteliklerim:




Aslında bu güzel kartlara ve hediyelerime bakarken mutluluktan mayışmış yüzümün fotografını da koyacaktım ama malum sebepler nedeniyle yasak olduğundan o sahneyi hayal gücünüze bırakıyorum. :)






Şimdi kartlarım yanyana durmuş bana günaydın demek için bekliyor. Kalbim hep karşımda olacak. Peçeteliklerim ise yarın yılbaşı sofrasında yerini alacaklar.


Beğenmek ve mutlu olmak yanında çok mahçup olduğumu da söylemek isterim. Sizleri çok seviyorum, iyi ki varsınız. :)






28 Aralık 2009

Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap


Zilyonuncu kez diyorum ki:

Ben piyasa kitaplarını sevvvv miiii yoooo ruuuummmmm!

Yok yeni çıktım al beni, yok ben çok sattım sar beni....Anlık aşklar, anlık gıdalar ve anlık sevdalar gibi bir şey bu; anlık popüler kitaplar.

Elbette içlerinde çook güzel olanlar var. Ama 100 kitapsa 5 olsun sayısı. Abartı mı geldi? Peki son 2 yıldır, çok değil sadece 2 yıldır, en çok satanlar içinden 5 kitap sayın? Okuduğunuz ve beğendiğiniz? Ne olur "Secret" ve "Ferrarisini Satan Bilge" demeyin! Kişisel gelişim kitaplarına karşı değilim ama bunlar dışında kitap sayın isterim. Ayda 3 kitap çıksa 2 yılda 72 kitap mı yapar? Bu kadar kitap içinden bana sır küpü ile tiki bilge dışında bir şey söyleyebilin isterim.

Bu yüzden ne varsa klasiklerde var diyorum ben. Ama çoğunu okuduk sanıyoruz. Misal, Üç Silahşörler. Evet evet...Atos, Portos, Aramis ve bonus olarak Dartanyan! Onlardan bahsediyorum. Düşünün, kitap sayfalarından onları kaçımız hatırlıyoruz? Aslında biz okumalardan değil de filmlerinden ya da çizgi filmlerinden hatırlıyoruz.

Ya da ortaokulda sık sık adı geçen "Araba Sevdası" nı kaçımız okudu? Arkadaşlar beklemeyin, onun dizisine sıra gelene kadar.... :)

O yüzden sipariş verdiğim kitaplar daha çok klasiklerden oluşuyordu. İtiraf etmek gerekirse ağırlıklı olarak "Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap" tan seçerek oluşturdum.

Liste bana sanırım 2008 yılında EkinA'dan gelmişti. Baktıktan sonra moralimiz çok bozulmuştu çünkü onca kitap oku bir kaçı listeden olsun! Durmadan birbirimize "Hocam biz yıllardır ne okuyormuşuz yaaa?" diyip duruyoruz hala!

O günden sonra, baktım ki listedeki kitaplar benim düşünceme uyuyor, bende başladım takibe....Okudukça da zevk aldım.

Benim gibi düşünenlere tavsiye ederim. :)


Not: Kullanılan resim internetten alınmıştır.

27 Aralık 2009

Hi Hoooo Hooooo....


Daha önce de demiştim, yeni kitaplara sahip olunca başlıktaki bu "efektler" eşliğinde gözlerim fır fır dönerek dolanıyorum evin içinde!!

Ailenin tamamı "okur" bir kısmı "yazar" kadrosunda olunca tabii, kitap konusunda delilik hat safhada oluyor. Bir araya gelinince "....varmış duydun mu?" ya da "bak ..... okumanı öneririm" ler havalarda uçuşuyor. Unutmamak için bir yerlere notlar alınıyor, hatta BHA gibi not almayı unutursan "ya şeydi galiba adı...hmmm...dilimin ucunda ama?!" larla tarif edilen özelliklerdeki kitap "google"lanıyor. :)

Geçenlerde Idefix kitap fuarından ortak sipariş edilen 50 adet kitap geldi. Bir tanesi bulunamadığı için 13 tanesi şahsıma aitti. Ve dünde canım kardeşim kitaplarımı eve kadar getirdi. Sonrasında başlıkta geçen sesler eşliğinde kitaplar tek tek sevildi, koklandı, içine künye döküldü, kitaplıkta yerlerine...hah! işte burada ritüel bozuldu çünkü 3. olarak kitaplıkta "açılım" gerektiği farkedildi. Kitaplar kaldı mı ortalıkta?! İşte o an fır fır dönen gözler "fırrrkkk" moduna girererek yavru köpek bakışına erdi. "Eeee? Nereye koycaz bunları?" diye iç çekildi.

Son olarak kitaplar yatay olarak, raflardaki kitapların üst kısımlarına dizildi. Ama tabii çare değil çünkü:

Can Yayınları Can Yayınları sırasına

YKY kendi sırasına

Sayıları gitgide artan İş Bankası Yayınları yeni oluşturulacak sıraya

konulmadıktan sonra hayatın ne anlamı kaldı ki?

(İnsan başak burcu olunca böyle detay takıntıları oluyor).

"Acaba yeni bir kitaplık DAHA alsak mı?" derken içerden babamın sesi duyuldu:

Siz bu kitapları okuyor musunuz?

Aslında burada okunup okunmadığı sorulmuyor, ondan emin. Asıl sorulmak istenen bu kitapların ne kadar zamanda biteceği ve yerine yenilerinin ne zaman alınacağı!!! :)

Benim ev dekorasyonumuz için müthiş fikirlerim var aslında; kitaplardan koltuk yapıp üstüne kılıf yapmak, masa-sandalye takımları yapmak...Hi hiiii!!!


Not: Kalan 37 kitap hakkında bilgi almak amacıyla kitap sahiplerinin evine dalacağım. ;) Bir ek daha, fotografta 12 kitap var. Aceleden Herman Melville' dan "Katip Bartleby" ı eklememişim. Özür!

Ne Okuyorum


Yan tarafta "Okuma Günlüğüm" de her ne kadar başka bir kitap olsa da ben başka bir şey DAHA okuyorum. Bir bilgi daha: arada da 2 kitap bitirdim.

Sakın Çankaya sıkıcı bir kitap sanmayın. Tam tersi, harika bir kitap. Elimdeki basımı oldukça eski ve yazım hataları bol, ama gene de çooookkkk güzel. En güzel tarafı Atatürk' ün hem ne kadar bizden biri olduğunu hem de dehasını aynı anda göstermesi. Bunlara sonra değineceğim. Özellikle okuyup çocuklarınıza anlatmanızı veya belli bölümleri birlikte okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Ama dediğim gibi, bunlar sonra.

Arada okuduğum kitapları yazmayacağım, onlar da sonra. Ama özellikle içlerinde bir tanesi için BHA' ya çok teşekkür ederim, etraftan duyup da merak ettiği kitaplardan bahsederek farklı bir bakış açısı görmemi sağladı. Eminim ki o da okurken benim kadar zevk alacaktır.

Şu aralar Çankaya ile birlikte Hasan Ali Toptaş' tan "Gölgesizleri" okuyorum.

Gelincik çok beğeneceğimi söylemişti. Haklı çıktı, severek okuyorum. :)

Bitince döneceğim size.

26 Aralık 2009

İç Sıkıntısı


Son zamanlarda devamsızlığım iç dünyamdan kaynaklanıyor. Cidden içim sıkılıyor.

Nereye baksam ne okusam birbirinden iç sıkıcı haberler görüyorum ve nete girmemle çıkmam bir oluyor.

Millet delirmiş gibi: son zamanlarda özellikle tecavüz vakalarının ne kadar arttığının sizde farkında mısınız? Özellikle çocuklara karşı şiddet ve cinsel istismar hat safhada. Yazıklar olsun hepsine.

Hani tarihte okuruz ya, "Hammurabi Kanunları" diye, kısaca "kısasa kısas"...İşte bazen çook istiyorum bunu. Kolay kolay lanet etmem ama yalan yok, Allah affetsin beni, içimden neler neler söylüyorum. Hele o küçücük bedenlere yapılanları okuyunca içim daha da fena oluyor. Ne geçiyor ellerine o körpecik bedenlere bunları yaşatmakla?? Çok özür dilerim ama hayvan bunlar! Ki bunu hayvanlar yapmaz!

Ya o "aile içinde yaşanan"lar?? Aile bu mudur yahu? İnsan evladına ya da kız kardeşine bunu nasıl yapar? Başkasına da yapamaz ama...yuh!

Cinayetlere ve intiharlara hiç girmiyorum....

Nedir bu çaresizliğimiz, delirmişliğimiz ve canavarlaşmış halimiz?

Eğitim bu yüzden şart diyoruz ama çok mu geç kaldık?

Beni üzen diğer konulara gelince:

Eylem yapmak demokratik bir haktır. Sınırları dahilinde ve kimseye zarar vermeden yapıldığında ve nedeni açıklandığında demokrasinin en temel hakkıdır. Ancak...Devamına bir şey yazmama gerek yok. Gazetelerden ve televizyonlardan yaşananları hepimiz gördük.

Politika konusuna girmeyeceğim. Herkesin "seviyesi"ni gördük zaten.

Özetle her akşam ekran karşısına geçip ardından "üfffff ne bu yaaaa" diye vazgeçerek kapadım. Sizlere ve yazdıklarınıza zaman ayırmayı çok istedim ama affedin, yılı bu olaylarla kapatacak olmak canımı acıttı. Haberlerden kaçıp kitaplarıma ve sevdiklerime sığındım.

Hala zaman var, dilerim 2009' u güzel kapatırız.


Not: Kullanılan fotograf netten alınmıştır.

21 Aralık 2009

Patagonya


Bu Patagonya ilginç bir ülke. Hep gitmek istediğim ama uzaktan televizyonlardan izlediğim bir ülke. Gelin size biraz bahsedeyim bu ilginç ülkeden.

Mesela ülkenin büyük kısmı müslümandır ve eşitlik var denir de gayri müslim bir çocuk marşlarını hissederek okudu diye şaşırırlar. Aslında neden şaşırırlar bende bunu anlamam. Sonuçta kökeni, dini, dili ne olursa olsun hepsi Patagonyalı değil midir? Elbette ülkesini ve marşını sevecek. Elbette hissederek okuyacak. Aksini yapsa şaşırmak gerekmez mi?

Sonra ülkede bir grup anne çocuklarını 2 metrekarelik soğuk ve daracık bir alana yatırırken, birinin annesinin çocuğu ise 11.81 metrakare alanda kalır ama gene de beğenmez!

Ülke vatandaşı vergi üstüne vergi öder, ülke kodamanı ise vergi affı üstüne vergi affına uğrar.

Ödenen vergiler 11.81 metrekarelik alanın yapımına ve beğenilmeyince de genişletilmesine harcanır. Eğitim, sağlık ve savunma tutarları mı? Amaaaannnn...Ne gerek var.

Ay işte böyle değişik bir ülke Patagonya. Uzaktan izlemek keyifli de yaşaması nasıldır bilemem.


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

20 Aralık 2009

Annemin Tepsi Kebabı

Geçen gece eve geldiğimde masada gördüğüm manzara buydu:


Annem bize öyle bir Tepsi Kebabı yapmıştı ki sormayın gitsin! Gelelim tarife:

Köftelik kıyma

Patates

Soğan

Domates sosu (Yazdan hazırlanmış ve şişelenmiş)

Baharatlar

1 Yumurta

Annem soğanı rendelemiş. Sulu soğan rendesinin içine ekmek içi ve 1 yumurta koymuş. Kıymayı katmış. Tuz, karabiber ve kimyon (isteğe göre kırmızı biber) katmış ve yoğurmuş. Ardından kıymayı dolapta bir saat dinlendirmiş. Sonra para para doğradığı patateslerin arasına köfteleri koymuş.

Üstünede domates sosunu dökmüş.

Fırında pişirip sofraya koymuş.

E bizede "hmmm...nefisss" demek düşmüş. :)

19 Aralık 2009

Döncem Diyorum....


Gelcem gelcem...Az kaldı.

Yorgunluktan şikayetçiyim ama keyifli yorgunluklar bunlar. :)

Sizler nasılsınız bakamadım. Az öncede gördüm ki gözde bloglarım kayıp!!! Hızla yerine koydum ama eksik kalan bloglar olabilir. Ne olur kimse alınmasın, yarın ilk fırsatta blogumu güncelleyeceğim. Neden silinmiş onu da anlamadım.

Yarın hızla döneceğim. Anlatacak çok şeyim var. Ayy içime ata ata biriktirdim. Hem annemim yemeklerinden de ekler yapacağım. :)

Şimdiden keyifli pazarlar sizlere.


Not: Kullanılan resim internetten alınmıştır.

15 Aralık 2009

Mutlu


Hepimiz gayet iyiyiz ve yüzümüzde gülüyor. Sizlere tekrar çok teşekkür ederim. :)

Havalar soğudu, zaten evden dışarı bir süre çıkmayacağız. Bizde bunun keyfini çıkarıyoruz. Birazdan kestane atacağım...Hmmmm....

Ve oturup örgümü öreceğim.

Yorgunluğumu atınca tekrar bıdımak için aranıza dönerim.

Belki yeleğim o zamana biter de fotografını koyarım. :)


13 Aralık 2009

Soğuk Ama Yine De Güzel Bir Gün

İstanbul'da kar yağıyor sanırım. Burada da hava kapalı ve soğuk. Gene de güzel bir gün çünkü babacığım iyi maşallah.
Bir kez bile nezle olmamışken birden korkuttu bizi, e bu da nazar boncuğumuz olsun.
Bu süreçte yanında olan tüm arkadaşlarıma çook teşekkür ediyorum.
Allah herkese sağlık, sıhhat ve bereket versin.
Güzel bir pazar günü geçirmenizi dilerim. :)

11 Aralık 2009

Babasının Kızı


Lütfen çabuk iyileş...



Not: Kullanılan "Baba kız" fotografı buradan alınmıştır.

10 Aralık 2009

Gene NuNu'dan


Geçenlerde misafirlerime sabah ben yokken güzel bir kahvaltı yapsınlar diye poğaça hazırlayayım dedim.

E araştırmacı ve aşırmacı kişiliğimle dolanırken NuNu'dan bunu seçtim.

Sonuç:

Elbette beğenildi. :)

Hatta sonuncusunu bu yazıyı yazarken hapur hupur yedim.

8 Aralık 2009

:(


Ben kıyamadım o güzel yüzlü çocukları toprağa vermeye, anaları babaları nasıl dayanıyor yarabbim!! Kahrolmamak mümkün mü?

Nedir bu anlamıyorum ki? Anlayamıyorum!

Hiç mi tarih okumamışlar, nasıl unuttular bir zamanlar hep birlikte omuz omuza bu ülkeyi koruduğumuzu?

Hiç mi insanlıktan nasip almamışlar, nasıl bir rahatlıkla / umursamazlıkla basıyorlar o tetiğe?

Ellerine bulaşan kandanda mı korkmuyor bunlar?

Hay Allah'ım ya! Anlamıyorum ben bunu, asla da anlayamayacağım.


...

Hepsinin mekanı cennet olsun. Ailelerine sabır dilerim.

7 Aralık 2009

Kendimi Şikayet Ediyorum

E o kadar söylen, "sizin yüzünüzden koşu bandına çıkıyorum, ömrüm oralarda geçiyor" "ben tatlı sevmem" de..veee sonra git içeri bunu yap bir de otur ye!

Pessss!!!Kendimden şikayetçiyim! :)

Pastamızın tarifi buradan. Sevgili Müjde'ye teşekkür ederim.

Ben susuyorum ve sizi fotograflarla başbaşa bırakıyorum.












6 Aralık 2009

Annemden Salata


Annemden bir salata klasiği.

Seviyorum kardeşimmmm ben salata yemeyi çoook seviyorum. :)

Pazar Keyfi


Şimdi yazacaklarıma sanırım bayanların büyük çoğunluğu katılacaktır.

Diyelim ki günleriniz koşturmaca ile geçti. İş bir yandan, gelen giden bir yandan, çoluk çocuk bir yandan...Ev temizlik, çamaşırlar yıkanmak, yıkananlar ütülenmek ister...

Sizse ayaklarınızı uzatıp "ıssız" ve tertemiz bir evde, elinizde kahveniz/çayınız/bitki çayınız gazetelere göz atmak ve sevdiğiniz sanatçının namelerini dinlemek istersiniz.

Ayıptır söylemesi şu an ben bunu "istemek" ten "yapmak"a dönüştürdüm.

Misafir yoğunluğumuz azalmadı, arttı. Allah eksikliklerini vermesin, kesinlikle şikayetçi değilim. Aslına bakarsanız geç saatte yorgun argın evede gelsem de bir şeyler hazırlayıp ertesi gün övgüleri almak, tam bir Türk misafirperverliği ile onları ağırlamak çoook hoşuma gidiyor. :)
Cuma günü Sofya'dan kardeşlerimeden Ali'nin Türkiye'ye ve hatta Ankara'ya geldiğini, üstelik bu ziyaretin 7 aylık bir eğitim olduğunu öğrenip çok mutlu oldum. Ama bu haftasonu önceden ayarlanmış işlerim olduğu için henüz onunla görüşemedim. Neyse, daha burada nasıl olsa. "Pianitse" ile doya doya görüşebileceğim. (Tırnak içindeki ifadenin espirisini sen anlarsın Vijim!)

Bugünse misafirlerim misafirliğe gitti. Bende gitmek istiyordum ama baktım ki enerjim son çizgide ve şarj olmazsam hafta içi dağılmış olacağım. E işte yoğun, dağılacak vaktim yok. O yüzden bende sabah onları yolcu edip gazetelerimi aldım geldim ve uzun bir aradan sonra kahve içerek gazetelerimi okumaya başladım. Müziğimi de açtım, Ege'de eşlik ediyor. Anlayacağınız oğluşumla ben pazar keyfi yapıyoruz.

Ne diyeyim, darısı sizlerin başına olsun.

3 Aralık 2009

Necefli Maşrapa

Blog sahibi şahsiyet yorgunluktan ölmek üzere olduğu için bir süre yayınına ara vermiştir. Aslında o sırada sizi bu manzara ile başbaşa bırakacaktı. Ama ona bile gücü yoktu. Gecikmeli olsa da işte karşınızda...Necefli Maşrapa! :D


Döncem özleyin beni anacım.

2 Aralık 2009

Şikayetim Var!

Bazen blogları gecikmeli takip ediyorum.

Ama kardeşim bazılarını özellikle geç takip ediyorum çünkü çok insafsızlar. Hiiççç acımaları yok! Demiyorlar ki bu Sevgi diyette midir, ömrü koşu bandında mı geçer...Bugün 25 dakikayı zor doldurdum çünkü hem yürü hem uyu...epey problemli oluyor(muş). Bir de tehlikeli! Detay sormayın. "Acı" bir anıdır.

Sonra gel ekran başına. Aç ekranı ve Gül Abla'nın bunu ve bunu yaptığını gör:













Ardından Zehra'ya git veeee....İşte buyrun:



En sonunda çayı koydum gelin dedim...Halaaa bekliyorum. Ekran başında yutkuna yutkuna telef olcam!

Ya yok anacım bunlarda insaf yok!
:)

Süpersiniz hanımlar! Vallahi hayranınızım.

Ellerinize sağlık.

3...3...3....

Stattaymış gibi bir edayla daldım işe!

Ya bu Ayça acayip sevimli bir insan yahu. Bu haftaki yarışmasını sırf çalışmalarını beğendiğim için bir inceleyeyim dedim, ardından geriye doğru giderken bir de baktım ki 2.nin sonucu açıklanmış. Ama ne açıklama! Kayda almış... Öykü insanı bilir, "çııtt çııttt puuu puu" sesleri arasında heyecanla çekirdek çitleyerek heyecanla 1.35 lik kısa metrajlı filmi izledim.

İnce davranışı o kadar hoşuma gitti ki anlatamam ama film tadında sonuç beklemek daha heyecanlıydı. Ha bir de insanın adını kağıtta görmesi de heyecanlı bi şiiymiş! :D

Bu hafta stadı yıkcazzzz sayın izleyiciler.

İşte ben Ayçadan ne sevdim sorusunun cevabı:

Kokoşum ben yaaa!

Bayıldım buna.

Bunu çekilişe koyamaz mıyız? Yok yok küpeler olsun.

Hadi kızlar parmakları tıkırdatalım.

Zehracığım hadi gel müstakbel komşum. Belki bu kez birer hediye alırız da İzmir'de onları alır alına salına yürürüz. :)


Not: Çekirdek sesleri tamamen efekt olmakla birlikte blog yazarı çekirdekten pek hoşlanmamaktadır.

Kış Mı Geldi Sanki?


Sevgi işten eve gelir.

Patiklerini giyip sofraya oturur. Yemekten sonra çay hazır oluncaya kadar eline örgüsünü almıştır bile.

Tv'de bir şeylere baka baka bir kaç sıra örer.

Sonra bir bardak sıcacık çayını alır, içi ısına ısına şakırda şukur örür durur.

E malum kış zamanı. Saat 10 gibi Sevgi'nin uykusu çoookktan gelmiştir...Son cümleleri bile gözü görmez ol..u......

Zzzzzzzz............

30 Kasım 2009

Bardak Bardak Sağlık

Hastalığı hala atamamış olmanın etkisi ile cezamı çektiğim köşeden size sesleniyorum.
Öksürüklerimin çoook artması yetmezmiş gibi bir de misafirlerimi yoruyorum! Son iki gündür eve taşınmayan baharat ya da bitkisel destek kalmadı. Gerçi sonunculara bayıldım: Karanfil ve çekilmemiş karabiber.
Annem sağolsun tarçın ve zencefile elma ve limon da ekleyerek bir güzel kaynattı. Üstüne de bu son ikisini yani karabiber ve karanfili ekledi. Ohh...Misler gibi oldu.
Şimdi tekrar içeceğim. Sıcak sıcak...
Hasta olan herkese tavsiye ederim.
Elmayı iyice yıkayın, kabuğunu soymadan ikiye bölüp atın.Çubuk tarçın ve zencefili (toz zencefil değil) ekleyin. Bir limonuda yıkayıp kabuğuyla ikiye bölüp atın. Kaynadıktan sonra karabiber ve karanfilide ekleyin.
Suyunu bol koyabilirsiniz. Çünkü epey güzel ve aromalı olmuştu bizimki.
İsterseniz bardağınıza doldurduğunuza bir kaşıkta bal ekleyin.
Sıcak sıcak için.
Afiyetler olsun. :)

Olimpiyat


Her yanlarım ağrıyor.

Bu nasıl bir şeyse herkeste aynı sıkıntılar var. Az önce bir arkadaşımla konuştum, o da benim gibi almış eline tarçın zencefil karışımını içip duruyormuş.

Bu halde adım atacak gücüm yok. Tuşlara basmak bile ne kadar zormuş.

İnsan hastayken yürümek, merdiven çıkmak, merdiven olmayan yerde binbir güçlükle tırmanmak, bir şey taşımak vs ne kadar zor oluyor değil mi?

Ya bu geçici değil de kalıcı olsa?

Mesela engelli olsanız?

Yürürken kaç kere aklınıza geliyor onlar? Zorlukla çıktığınız merdivende siz bunu hissederken onlar ne yapıyor diyor musunuz? Ya da itiş tıkış bindiğiniz otobüste onlar nasıl biniyor diyor musunuz?

Peki siz dışardayken kaç tane engelliye rastlıyorsunuz? Bir? İki?

Türkiye'de 2008 yılında nüfusun % 13 e yakını engelli vatandaşlarımızdan oluşuyordu. Yaklaşık 9 milyon mu yapar bu rakam? Peki nerede bu vatandaşlarımız?

Herkes bu ara açılıyor ama bir onlar açılamıyor. Yıllarca uğraştılar ama kimseye seslerini duyuramadılar.

Bir kısmı belki hayata küstü bizim yüzümüzden. Onlara bırakın eşit haklar tanımayı, hiçbir hak tanımadık. Ne dışarı çıkabildiler sayemizde ne de işte çalışabildiler. Onları hep "masraf kapısı" olarak algıladık. Yolda tekerlekli sandalyede biri gidiyorsa "yolu tıkayan biri" idi o. Ya da bastonu ile tık tık vurarak gidiyorsa ve günlerden cumartesi ise, o kalabalıkta bastonuna takılıp tökezledik diye gene onları suçladık. En uygunu dilenmeleriydi...Ne kadar açaltmışız değil mi?

Halbuki AÇILIMI en çok onlar haketmiyorlar mı?

Hani derler ya "her sağlıklı insan bir engelli adayıdır", bunu unutmayın olur mu? Bu beden size sadece emanet. Bir an gelir emanetinizin tamamını ya da bir kısmını alıverirler elinizden.

Bir kısmını hayata küstürmeyi başarabildik ama bir kısmı dişli çıktı!

Televizyonda reklamlarını görüyorsunuzdur, paralimpik olimpiyatları var. Hayata sımsıkı tutunan, canla başla çalışan kardeşlerimiz onlar. Sizin benim yapamayacağımız şeyleri, eksikliklerini azimleri ve çalışkanlıkları ile kapatarak başarıyla yapıyorlar.

Umarım çok büyük başarılarla da elde edeceklerdir. :)

Deniz Hocamın attığı başlıkla son sözü söyleyeyim:


29 Kasım 2009

Annemden İnciler

Bugün annem misafirler için bir şeyler hazırlamak istedi ve "special"inden yapmak için işe koyuldu:

İçli köfte

Ya yaaaa...İşte insanın anneşkosunun becerikli olması böyle bir şey işte. Üstelik kağıt inceliğinde açar inanın abartmıyorum.

Tarifini yazmak isterdim ama kendisi bunu bana bile söylemiyor. Şefin sırrıymış! :D

Annem hep kızartır ama bu kez misafirlerimizden biri rahatsızlığı nedeniyle kızartma yiyemediği için onun yiyeceklerini haşlattı.

Kızartılanlar ise nasıl oluyorsa içine yağ çekmiyor. İçinin malzemesinde de yağ miktarı az olduğu için oldukça hafif oluyor.

Fotograflarda sırası ile:


yoğurma kısmı: annem ellerini tertemiz yıkayıp doktor edası ile hiç bir yere dokundurmadan yoğurma işlemine geçer. Öncesinde tırnaklar kısacık kesilir, ardından içleri temizlenir. Uğur Dündar görse gözleri dolardı.




hazırlama kısmı: kağıt inceliğinde açılan içli köfteler tepside sıraya dizilmeye başlanır.



pişirme kısmı: kızartma ve haşlama işlemleri bu konuda tecrübeli evin kızı tarafından gerçekleştirilir.







ve sonuç: özenle hazırlanan içli köftelerin az olan yağı iyice azalsın diye kağıt havluda dinlendirilir. Haşlama olanlar ise sudan çıktıktan sonra süzülerek kaba alınır.

Afiyet olsunnnnn!

Hepinize iyi pazarlar ve tekrar iyi bayramlar. :)

Kmlere Rağmen


Tam netten çıkacakken son anda bloguma bakmaya karar verdim.

Saatler 02.26

Blogumda biri daha varmış, taaa Norveçlerden. "Yoksa Goncam mı?" dedim içimden...

Onunla aramızda böyle garip bir bağ var. Düzelteyim: bu bağ ben, Gökçe ve Gonca arasında var. Bu daha doğru olur.

Nasıl derseniz...

Birbirimizi son 2 yıldır tanıyoruz. 2 yılı az geçti. Ama o kadar dolu dolu bir süreymiş ki bu, herşeyi paylaşmışız. Üstelik bunun son bir yılını 3 farklı ülkede geçirmiş olmamıza rağmen.

Biri Sofya, diğeri Oslo ve sonuncusu Ankara. 3 farklı ülke, 3 farklı şehir ve 3 farklı insan. Ama nasıl oluyorsa onca kmye rağmen birbirimizin sıkıntısını hisseder ve hatta rüyalarımızda olacakları önceden görür ararız. :)

Misal birinde Sofya'dayım ve...

Bir saniye! Yok böyle bir şey...Şu an canlı örnek yaşıyorum!

Ben buraya Gonca'yı yazıyorum ve az önce satırlarımın ortasında cebim dıtlıyor:

"Kuzucuklar bayramınız kutlu olsun..."

diye başlayan mesaj Gonca'dan. Bu saatte adının aklımda geçmesi bile onun hissetmesine yetiyor. :)

İlk örneğime dönersek:

Sofya'dayım ve saatler 12yi geçmiş, moralim çok bozuk. Oturup ağlamışım bir başıma ve çaresiz hissediyorum kendimi. Gonca'ya mail atıyorum. Sonrasında yaklaşık yarım saat sonra telefon geliyor. Sesi titriyor...Tam dişlerini fırçalamış ve yatmaya hazırlanmış ki içinden bir ses nete girmesini söylemiş. Ve benim mesajımı görmüş.

Bir başka örnek Gökçe'den olsun hak geçmesin. Gökçe birinde "İyi misin" diye arıyor. Ve öyle bir zamanlama ile arıyor ki ben çaresizlik içinde kıvranıyorum.

Huyumu ikiside bilir, duygularımı kolay yansıtmam. Daha doğrusu üzülüp acı çektiğim anları çok iyi gizlerim. Kendi içimde halletmeden de kimse ile paylaşmam. Bunu o kadar iyi gözlemişler ki başkasının farketmediği bir tınıyı yakalayıp hemen telefona sarılıyorlar.

Benden çok küçük ama bir o kadar olgun iki dost onlar. Sadece dostta değil, kardeş, sırdaş ve bazen abla :)

Düşünüyorum da, BHA'dan sonra en yakın iki dost ve sırdaş onlar.

Onlar olmasa ne yaparım diyorum bazen...Hayır, her an. Her an, onlar için dua ediyorum. O kadar güzel ki ruhları, kalpleri ve niyetleri, dilerim Allah herşeyin en güzelini onlara verir.

Gece gece ne yazısı bu değil mi? Sanırım oldukça ağır basan özlem.

Benim iki tatlı baş belama olan özlemim ve sevgim bu gece çok ağır bastı. Ama bunu duyunca şımarmamaları kaydıyla!Anladınız siz onu!! :D


Not: Goncam benim için yazdığın o güzel dileklerin bin katını sana dilerim. :)

26 Kasım 2009

Ayça'dan Sevgi


Hi hiiii....

İnsanın adı Sevgi olunca hele bir de kör kütük aşıksa her yerde kalpler görüyor. Hatta kendi görüntüsü bile bir süre sonra aynen fotograftaki gibi gözüküyor. :))

Şaka bir yana Ayça'nın dükkanında buna bayıldım! Aklıma direkt kendim geldim. :)

Sizde gezin.

Ha bu arada Ayça hediye veriyor. İlgilenenler buradan okuyup katılabilir.

Hadi bakalım ekran başına marşşş maarrşşşş...Hemen yazın bakayım, siz ne beğendiniz?

İyi Bayramlar


Geçen sene ki gibi bu senede Selçuk Erdem çizgileri ile yazıma başladım.

Şimdiden herkese huzurlu, sağlıklı ve mutlu bayramlar dilerim.

Ağzınızın tadı bozulmasın. Ve sevdikleriniz hayatınızdan eksik olmasın.

:)

Sevgiler

25 Kasım 2009

Keyif


Misafirlerim geldi. Sofrada

Domates soslu tavuk

Kuskus salatası

Zeytinyağlı yaprak sarması ve lahana sarması (Bunları ne yazık ki ben yapmadım, hazırda değil. Ev yapımı. Sağolsunlar işten yorgun geliyorum çok zahmet olmasın bana diye getirilmiş)


Elmalı pekmez karamelli kek

Ispanaklı börek

Yeşil salata

vardı. Tabi sunumları bu sıralama ile olmadı. Aslında sıralamayı da bilmiyorum. O an kalabalıktan ne olduğunu anlayamadım zaten. :)

Ama herşey göz açıp kapayana kadar bittiği için bu kez sofrayı fotograflayamadım. Aslında çok da özendiğim bir şeydi. Sizlerde hep görürüyorum sofra fotograflarını, bende koymak istedim ama inşallah gelecek sefer.

Şu an yorgunluktan parmağımı oynatamıyorum. Ama keyifli bir yorgunluk.

Bu arada sevgili NuNu'nun tariflerine de bayıldılar. Buradan ayrıca söylemek isterim.

Yarınki menü mü?

Tabii ki azzzz sonraaaa.... :D

24 Kasım 2009

NuNu'dan Esinlendim

Az önce size Elmalı Pekmez Karamelli Kek'i yazdıktan sonra bir baktım ki poğaçalar da olmuş!


Hemen fırından çıkardım ve sizler için fotografladım.


Ilıdıktan sonra da servis tabağına aldım, bir de öyle fotografladım.


Sevgili ustamız NuNu'ya bu güzel tarifler için çook teşekkür ederim.


O kadar pratik bir o kadar da lezizler ki...Sizde bayılacaksınız. Ben poğaçaya vuruldum. Gerçi biraz büyük toplar halinde koymuşum o yüzden aslına göre daha yayılmacı bir yapıları oldu ama olsun, tarz olmuş oldu. Keki ise bozmamak için henüz tadamadım ama borcama yapışan elma çok güzel olmuştu. ;)


Hadi hadi...Durmayın gidin sizde bayram hazırlıklarına başlayın ayol! Ne kadar zamanımız kaldı ki?

Deneme Deneme


Azıcık daha sabretsem çok daha güzel olacakmış ama dayanamayıp "tımaaammm tımaaammm..ılıdı işte!" diye tutup çevirdiğim için azıcık yayıldı ama gene de ilk deneme için fena durmuyor.

Ayrıca her zaman taklitleri aslını aratırmış, ben ne yapsam boş yani! Mümkün mü bu kadar usta insanlarla aşık atmam? Ama akıllı bir çırağımdır, çabuk öğrenirim. :)

Misafirlerim için sizler sayesinde farklı bir menü hazırladım. (Ay bu menü lafı neden bana "Yemekteyiz" programını hatırlatır oldu?!?) İlk denemelerim Sevgili NuNu'dan:


ve


Kek fotograftan gördüğünüz gibi fırından çıktı.

Poğaçaları az önce attım. Heyecanla bekliyorum.

Diğer denemelerimde gelecek ama sürpriz olsun diye söyleyemem ama onlardan biri kendini biliyor. Börek tariflerini ondan aşırdım.

Not: Kekin kenarındaki eksiklik oburluktan değil borcama yapışan elmadan kaynaklanıyor. Ben açıklayayımda... ;)

Ayrıca o koyu bölüm yanık değil arkadaşlar!


Ellerinizden Öperim



Başta annem, babam ve sevgili Selda olmak üzere tüümmm öğretmenlerimizin öğretmenler gününüz kutlu olsun. :)
Özür Notu: IDEAAAA!!! Ya çok özür dilerim, inan acele acele yazarken atlamışım. Farkedince düzenlemek için girdim ama geç kalmışım...Çoktan yorum bırakmışsın bile. :(
Özür. Senin ellerinden ve yanaklarından 2 kere öpsem affeder misin? :)
Öğretmenler günün kutlu olsun canım öğretmenim.

22 Kasım 2009

Yer Açın! Yer Açın!


1966'da yazılmış ve insanlığın 1999 tarihinde 2000'e aylar kala ne durumda olduğunu gözler önüne seren bir şaheser.

Yazarı Harry Harrinson zekası tescilli bir adam ama taaa 1966'da daha ortada kıtlıklar, çevre kirlenmeleri ve diğer sorunlar belirgin değilken geleceği bu kadar güzel değerlendirmesine hayran kaldım. Tamam kabul, 1999'da yazıldığı durumda değildik ama 2050'de böyle olmamız kuvvetle muhtemelen.

Daha o zamandan sevgili yazarımız GDOluları bile görmüş.

İnsanlar gerekli besini almak ve hayatta kalabilmek için SoyMer yiyorlar yani soya ve mercimek. Herşey yapay ve herşey çakma.

Kitabı bulmam oldukça zor oldu ama ilgilenenler İdefix'ten ya da Metis'ten 3 TL karşılığı temin edebilir.

21 Kasım 2009

Çivisi Çıkmış Dünya


Aslında Tanios Kayası'nı okuduğumda çok sevmiştim ama Afrikalı Leo'yu okurken kıyıldığım için Semerkant'ı okumamıştım. Belki üstüste aynı yazarı okuyunca olmuştur. Bu daha önce Herman Hesse serisini alıp art arda okuyuncada başıma gelmişti.

Her neyse, uzun zamandır Amin Maalouf'la ayrı duruyorduk.

Bu sene Çivisi Çıkmış Dünya yayınlandığında bu küslüğe son vermek istedim. Kitaptaki tarihe göre 5 temmuzda almışım. Yani tezimi savunmaya geldiğimde ayağımın tozuyla.

Herhalde o dönemin stresinden olacak, kitabı Sofya'ya götürdüğüm halde unutmuşum. Buraya (mecburi) kesin dönüşümü yaptığımda gene kitaplarla hasret giderirken almak için elimi uzatmış ama o an hatırlayamadığım bir nedenden almadan çıkmıştım. Almadığımı farkedince sonra alırım diye de üstünde durmadım. İyi ki de durmamışım çünkü Sofya'dan eşyalar geldiğinde "Aaaa! Bu kitap zaten varmış bende?" diye tepki verdim.

Ben kitaba o kadar bilinçsiz yaklaşmışım ki aldığımda roman sanıyordum!? Bu yüzden üzerinde "deneme" yazdığını görünce afalladım.

Okumaya başladım.

Giriş ABD, dinsel çatışmalar vs ile başladı. Bildik, duyduk ve bayıldık şeyler. (Burada bayılma iç bayılması/sıkıntı anlamındadır)

Yalan yok "öfff ya" diye elime aldığıma pişman oldum. Biraz önyargıdan birazda aynı konu hakkında binlerce şey okumuş olmaktan pek içime yatmadı. Okurken farkettim ki kitap bana değil BHA'ya daha uygun. Gene de zorladım kendimi ve en sonunda "yapamayacağım" diyerek bıraktım. Ama neden bilmem içimden bir his, belki kitapları yarım bırakmayı sevmediğimden ya da belki de önyargının utancından, devam etmeye zorladı beni. İyi ki de öyle yapmış!

Ben kitabı bıraktığımda 70li sayfalardaydım. Okumaya devam ettim. Lübnan kökenli ama yıllardır yurdu dışında yaşayan ve Müslüman olmayan yazarımız İslam alemi ile ilgili kısımlara gelmişti. Ve Mısır'da Nasır'ı anlatmaya başlamıştı. Sayfayı çevirdim ve...

Sayfa 80:

"Ama Nasır'ın izlediği yolu değerlendirmeden önce, şu 'yurtsever meşruiyet' kavramını biraz daha belirginleştirmek istiyorum. Özel, hem de çok özel, hatta belki de İslam aleminde bir eşine rastlanmamış bir örnekten, halkını yıkımdan kurtarmayı başarmış, bu yüzden de savaşçı meşruiyetini hak etmiş, böylesine bir kozun ne kadar güçlü olabileceğini ve ondan nasıl yararlanabileceiği açıkça göstermiş bir önderden hareketle yapacağım bunu. Atatürk'ten söz etmek istiyorum."

Yüz ifademi tahmin edebiliyor musunuz? Şimdi "Elin adamı tabii ki Atamızı övecek" demek dışında önemli bir nokta var benim için, Atamızın unutturulmaya çalışıldığı şu günlerde ve Cumhuriyetimiz kurulalı bunca yıl geçtikten sonra bir yabancı O'nu överek kitabına alıyor. Hadi Atatürk'ün döneminde ve ölümden sonra bir süre çok övücü yazılar çıkmıştı diyelim. Ama yıllar geçtikten sonra kaç yabancı yazardan övgüler duydunuz? Tam tersi, mesela Mandela diktatör olmakla suçlayıp kendisine verilen ve Atamızın adını taşıyan ödülü reddetmemiş miydi? Yanlış mı hatırlıyorum? Yakın bir zamanda medyada, ama doğru ama yanlış %100 bilemem, okullarda Atatürk fotografları olduğu için bizi eleştiren Avrupalı politikacıları okumadık mı?

Peki tüm dünyada okunan ve bilinen bu yazarın kitabında BİZDEN bahsettiğini kaçımız gördük/duyduk? Belki yayınlandı ama beni affedin, farkedeceğim bir reklam olmamış demek ki. Bu durumdan uluslararası anlamda faydalanmamak bizim hatamız ya neyse.

Amin Maalouf Türkiye'nin kuruluşundan, Atatürk'ün tavırlarından ve kararlarından ve bunların diğer Arap ülkelerine olumlu etkisinden bahsetmiş.

O andan sonra kitap beni bir anda sardı.

Kitapta hoşuma giden bir kısımdan daha alıntı yapacağım. Yazar genel olarak kitap boyunca dinler arası uçurumlardan, bunların etkilerinden ve kendince bu anlamda her iki tarafın nerelerde hatalı olduğundan, göçmenlerin sorunlarından ve dil-kültür ilgisizliğinden bahsetmiş.

"Bilgi sonsuz bir evrendir, bütün yaşamımız boyunca hiç de ölçülü davranmadan beslenebiliriz ondan, ne yapsak tüketemeyiz onu. Üstelik, daha da iyisi: Ondan ne kadar beslenirsek, dünyayı da o kadar az tüketiriz." (sf 143)

Başta sıkılsanız bile mutlaka şans vermeniz gereken bir kitap bence. Ve yazarın gözlemlerinde çok etkili kısımlar var.


Gooooollllllll


Buradan biricik aşkıma bir şarkı ithaf etmek istiyorum:

Unuturrrsuuunnn unutursuuunnn demiiiştttinnnn

Unuuu taaa maaaammm se niiiiii

Unnuuu taaa maaammm see niiii

Unuu taa maaaammmmm

Aşkım bu 3-0 lık yenilgiyi "unutaman" sen değil mi?

Ha haaaa haaaaaaaaaaaaaaaaaaa


Not: Sakınnnn...Bak buradan bile aklından geçenleri duyuyorum! :P

Kitaplarım Geldi

Bugün kardeşlerimle buluştum. Sadece özlediğim iki güzel insana kavuşmadım, bir de onlar aracılığı ile sipariş ettiğim kitaplarıma kavuştum.
Hiii hoooo hoooooooooo
(Burada kitap lafını duyunca sevinçten çılgına dönen Sevgi'nin tepkisi özetlenmiştir!)
:)
Tabii arsız abla olarak ellerine 13 kitaplık yeni listeyi verdim. 13 kitap ama inanın 4 tanesini maddi imkanım olmadığı için sildim. Aklımda kalan yaklaşık 17 kitaba ise hiç girmiyorum.
Idefix'in sanal fuarından sipariş edeceğiz. Ve %30'dan fazla karım var. Yani daha kitap alabilirim!
Hiii hoooo hooooooooooooooooooooooo
(Bu ifadeyi tekrar açıklamaya gerek var mı?) :D

IDEA Döndü :)

Sizlerin ve tüm sevdiklerinin duaları ile sevgili IDEA sağlıklı bir şekilde aramıza döndü.
Allah tüm hastalara ve hasta yakınlarına aynı mutluluğu yaşatsın.
Hoşgeldin sevgili IDEA! :)

Afacan


Sabah erkenden uyandım. Hayat felsefemiz: ne kadar erken kalkarsan günü o kadar uzun ve güzel yaşarsın.

Hemen çizgi filmin başına koştum tabii. Ve Ege'yi uyandırdım. Gerçi o uyanmış üstünü ne zaman açacağım diye bekliyormuş, her zaman ki gibi.

Onu da yerine koyup kafesini açtım ki rahat hareket etsin. Fakat tabii her anne gibi bende "Benim çocuğum mu?Assslaaaaa yapmaz!!!" psikolojisinde olduğum için beyefendinin ne kadar yaramaz olduğunu unuttum (?!). O oturma odasında dolanırken ben de kahvaltı hazırlamak için mutfağa gittim. Ama gitmeden duvardaki saati indirdim, çünkü Ege Bey saatin saniyesi ile inatlaştığı ve söz geçiremediği için çözüm olarak saati düşürmeye çalışıyordu. Evet, aynen okuduğunuz gibi; koca saati duvardan düşürmeye çalışıyor! Bunun için çok sistematik hareket ediyor:

İlk adımda gidip saate yakın tabloya konuyor.

Ardından yavaşça (benim odada olmam halinde oldukça yavaş, bana farkettirmeden) saate doğru yaklaşıyor.

Sonra önce bir gagalıyor saati. Ben odada isem zaten "Ege!Sakııınn!" diye haykırıyorum. Sesi duyunca biraz bekliyor ki dikkatimi tekrar televizyona ya da okuduğum kitaba vs çevireyim. Sonra bir gaga hamlesi daha. Bakalım anne ne tepki verecek?

Gerekli şartlar sağlanmışsa (ben başka şeyle uğraşıyorsam veya odada yoksam) bir ayağı tabloda diğeri duvarda pozisyon alıp saatin arkasından kafası ile ittirip (dikkatinizi çekerim; artık gagalamıyor direkt olarak ittirme hareketi yapıyor) saati oynatıyor.

Henüz saati düşürmeyi başaramadı ama 2 kez saniyesini yerinden oynattı.

İşte ben saati korumak için yerinden indirip çalışma masasına koydum ve mutfağa gittim. Bir şeyin yeri değişince kafası karışan Ege'nin zekasını hafife almışım!Odaya geldiğimde masanın üstünde, saatin dibinde beni bekliyordu. Eğer bir suç işlediyse ve benim tepkimi merak ediyorsa olay mahallinden ayrılmıyor. :)

İçeri girince ve onu masanın üstünde görünce önce bir afalladım. Ne olduğunu anlayamadım çünkü. Evet mutlaka bir şey yapmıştı, ama ne? Sonra birden farkettim ki saniye gene ortalıkta yok ve laptop Ege için tuvalet haline gelmiş!

Sadece 10 dakika yoktum odada. Çok şükür! Bir 5 dakika daha içerde kalsam odayı yıkardı muhtemelen.

Tabii hemen "Egeeeee?Bu ne oğlum?" dedim ama beni sallayan var mı? Yan bakış attı gene bana ve "ne sallıycam seni ya" tribinde arkasını döndü gitti?! Masada dolandı, saati bir iki daha gagaladı.

Ergenlik çağları mıdır nedir?! Hayır bazen dönüp çemkiriyor resmen. Anneme göre "Annesinin oğlu işte" (ne demek istiyorsa!!).

Neyse, annemler bayramda gelecek o zaman göreceğim ben onları. Ben işteyken de aynı sabrı ve anlayışı gösterebilecekler mi?

Hıhh!

20 Kasım 2009

Doğadan Çayları


Hava bugün ne kadar soğuk?

İnsanın içi üşüyor. Bu yüzden durmadan çay içiyorum. Ve özellikle Doğadan papatya ve nane-ıhlamur çaylarını tercih ediyorum çünkü denedim ve çok sevdim. Sıcacık çayın içine birazda bal katıp karıştırınca o kadar güzel oluyor ki...
Unutmadan, bir de üzüm çekirdeği-mürdüm eriği çayını seviyorum. O demlenirken odaya güzel ve yatıştırıcı koku doluveriyor.


Hadi, sizde kendinize bir iyilik yapın. :)


Not: Resim netten alınmıştır.

Çavdar Tarlasında Çocuklar


K Dergi'de Pınar Özden imzalı "Yazarın Yazıya Vedası" isimli bir yazı okumuştum. (9 Ekim 2009 tarih ve 158 sayılı dergi) Pınar Özden yazısında "edebiyatın mutsuz, huzursuz, üzgüni küskün, hırçın, öfkeli şöhretleri" ni anlatıyordu. Bunlarda biri de J.D. Salinger'di:

"Çavdar Tarlasında Çocuklar onu meşhur ettiğinde yıl 1951'di. Son kitabı Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ise 1963 yılında basıldı. Sonra ortadan kayboldu. Tek kelime etmedi. Tek bir kare fotograf çektirmedi. Tek bir kişiye kendini göstermedi. Ve tek bir satır yayınlamadı."

O sırada Çavdar Tarlasında Çocuklar' ı okuyordum.Bunu duyunca kitabı daha da merak ettim.

Yazarın isminden midir nedir, nedense kitabın konusu hep 1800lerde geçmiş gibi geliyordu bana. Kahramanımız "taksi" dedikçe benim aklıma "at arabaları" geliyordu. O yüzden çoğunlukla odaklanma problemi yaşadım.

Neyse zorlada olsa olayların yakın geçmişte geçtiğine odaklandım. Yazım tarzı bana biraz Charles Bukowski' yi anımsattı; onun gibi hayatta ne varsa yazmış. Belki biraz cinselliğe (kahramanımız kızlarla bir türlü yakınlaşamaz) yönelik yazması bunu düşündürdü. Kim kimden etkilendi bilemiyorum ama belki Bukowski etkilenmiş olabilir. Bunu çözmek için kitaplarını tekrar karıştırmam gerekiyor.

Gelelim kitabın konusuna:

Kahramanımız ölen kardeşinin ve yazar abisinin gölgesinde kalmış, belki de yüksek zekasından kaynaklanan bir problemle normal davranışlar yerine asilik yaptığı için okuduğu tüm okullardan atılmış, yaşadıkları hayalgücünün bir oyunu mu yoksa gerçekten olan şeyler mi ara sıra kuşkuya düşen, ergenlik sorunlarını da yaşayan bir genç.

Onun okuldan atıldığını öğrenerek başlıyoruz kitaba. Ardından okuldan atıldığı andan evine döneceği çarşamba gününe kadar geçen zamanda olanları "onun ağzından" dinliyoruz. Ki aslında yalan söylemede başarılı olduğunu sık sık yenileyen ve yalan söylemeyi sevdiğini açıkça itiraf eden kahramanımız sonunda aklımda soru işareti bıraktı; Holden Caulfield gerçekten bunları yaşamış mıydı?


The Assassination Of Richard Nixon




Sean Penn'in filmlerini genelde severim. Ama heyecanla takip ettiğim bir oyuncu değil. O yüzden 2004 yapımı bu filmi kaçırmışım.


Türkiye'ye geldiğim ilk zamanlarda CNBC-e'de karşıma çıktı. Yapacak başka bir şey yoktu, bende izlemeye karar verdim.




Bu adamın en sevdiğim yanı rolüne tamamen bürünmesi: adam Sean Penn'likten çıkmış tamamen Samuel J. Bicke olmuş. Kaşı gözü herşeyi değişmiş. Ruhende karaktere öyle bir bürünmüş ki adamın yaşadıklarını size hissettiriyor ve yaptıklarına hak veriyorsunuz.


Filmin konusu şu:


Sam, her ABD vatandaşı gibi ülkesine ve değerlerine bağlı bir adamdır. Yahudi olan karakterimiz tam bir ticaret adamıdır. Satış konusunda etkin olmak için o zamanlar yeni yeni moda olan pazarlama taktiklerini yakından takip eder; müşteriyi kandırmak zorunda kalsa bile.


Ancak ne yazık ki hem iş hayatında hem de özel hayatında sorunları vardır. Karısından boşanmıştır ve karısının başka adamla flört ettiğini görür. Abisi ile sorunları vardır, o yüzden işten ayrılmıştır. En yakın arkadaşı bir zencidir ama henüz o zaman zenciler göründüğü kadar eşit imkanlara sahip olmadığından aşağılanmalara maruz kalmaktadır. İş konusunda ortak olmaya karar verirler ama kredi çekmek için gittiklerinde her ne kadar inançlı ve azimli olsa da Sam o günün değerlerine uygun bir adam değildir. Fazla dürüst ve hassstır.


Bir gün yeni ve de üçkağıtçı patronu ile konuşurlarken (ki bu sahne bence çok etkileyici) patronu ona gelmiş geçmiş en büyük satıcının Richard Nixon olduğunu söyler. Çünkü tüm hatalarına ve beceriksizlerine rağmen kendini tekrar seçtirmeyi başarmıştır.


O andan sonra Sam, hayatın tüm kokuşmuşluğunun nedenini Richard Nixon' a bağlar ve aslında uygulamaya koyabilse oldukça zeki bir planla ona suikast yapmaya karar verir.


Böylece "Richard Nixon'ın Suikastı" filmi ortaya çıkar.


Bazen içiniz sıkılabilir çünkü ruh hali çok kasvetli. Ama gene de keyifli ve başarılı bir film.


Ayrıca belirteyim, film 1974 yılında yaşanan gerçek olaylara dayanıyor.