23 Eylül 2007

Hocam, Ders Yapmasak Olur mu?


İşte şimdi şu haberi okuyupta derste olmak nasıl mümkün olabilir ki?


Haksızlık ama bu!


David Perez Almagro Ankara' da ve hatta evimin dibinde olacak ama ben taaa Beşevler' de derste olacağım! Ayrıca,workshop çalışmasına da katılamayacağım.


Ağlamak istiyorummmmm....

19 Eylül 2007

Tam Süper Oldu!!!

Gerçekten tam süper oldu.

Sırıtmış oturuyorum ekran karşısında çünküüü....

Kitapları buldum!

Yekta Kopan' ın kitapları artık kütüphanemde. Ama hemen okumayacağım, önce biraz gözüm doysun istiyorum.

İtiraf edeyim:

Onlara kavuşacağım anı iple çekiyorum.

Hayır! (*)

Yorulmuşum. Gerindim. Esnedim. Ağırlaştım. Daldım. Uyudum. Susadım. Kalktım. Üşendim. Yattım. Uyudum. Öptü. Uyandırdı. Güldüm. Öptüm. Sarıldık. Uzandık. Gecikiyorduk. Kalktık. Yıkandım. Kurulandım. Giyindim. Giyinmiş. Hazırlanmış. Çıktık. Kilitledik. Fırladık. Yürüdük. Bindik. Tutunduk. Baktık. Düşündüm. Düşündü. Düşündük. İndik. Üşüdük. Sokulduk. Sarıldık. Yürüdük. Konuştuk. Dertleştik. Hüzünlendik. Tartıştık. Aydınlandık. Geldik. Soyunduk. Oturduk. İçtik. Isındık. Okuduk. Yazdık. Okuduk. Yazdık. Yorulduk. Baktık. Konuştuk. Şaşırdık. Konuştuk. Baktık. Gördük. Tiksindik. Konuştuk. Kararlaştırdık. Kalktık. Giyindik. Çıktık. Yürüdük. Koştuk. Üşümüyorduk. Kararlıydık. Vardık. Toplandık. Kalabalıklaştık. Dinledik. Öfkelendik. Dinledik. Hırslandık. Dinledik. Büyüdük. Konuştum. Yutkunamadım. Konuştu. Kaldıramadı. Konuştular. Aşağıladılar. Tükürdüler. Lanetlediler. Küfrettiler. Durdular. Düşündüler. Güçlendiler. Güçlendik. Bağırdık. Bağırdık. Bağırdık. Seslendik. Sesleştik. Sertleştik. Dertleştik. Yürüdük. Bağırdık. Durdurdular. Vurdular. Acıtamadılar. Dağıtamadılar. Dağılmadık. Anlamadık. Anlatamadık. Döndük. Bindik. Nefeslendik. İndik. Yürüdük. Geldik. Açtık. Girdik. Soyunduk. Yedik. Yiyemedik. Tıkandık. Konuştuk. Konuşamadık. Sustuk. Düşündük. Çoğaldık. Taşıyamadık. Azaldık. Acıttılar. Acıdık. Bittik. Bitmedik. Bitmeyeceğiz. Bitireceğiz. İnanmıyoruz. İnanmayacağız. Lanetleyeceğiz. Lanetledik. Lanetliyorum. Delirdim. Sakinleştirdi. Sakinleşmeyeceğim. Yorulmuşum. Gerindim. Esnedim. Ağırlaştım. Ağırlaşmayacağım. Ağırlaştırmayacağım. Kalkacağım. Güçleneceğim. Göreceğim. Göstereceğim. Bağıracağım. Bağıracağım. Uyumayacağım. Uyutmayacağım. Uyutmayacağız. Başaramayacaklar. Öldüremeyecekler. Ölmeyeceğiz. Susmayacağız. Susmayacağız. Susmayacağız. Susmayacağız.



(*) Yekta Kopan' a ait olup buradan alınmıştır.

18 Eylül 2007

Yalnızlık Şiiri (*)



Bilmezler yalnız yaşamayanlar,

Nasıl korku verir sessizlik insana;

İnsan nasıl konuşur kendisiyle;

Nasıl koşar aynalara,

Bir cana hasret,

Bilmezler.





(*) Orhan Veli

16 Eylül 2007

Gerçek Dost


Çok kızdım.


Sen ülkenin "en büyük ve en kapsamlı" kitabevlerinden biri olduğunu - hatta "tek" olduğunu" - iddia eder bir reklam kampanyasına gir sonra da...


Sonra da aradığım hiç bir şeyi bulamayayım!


Geçenlerde bir kitap okudum ve Orhan Pamuk' un söylediği gibi "hayatım değişti"


Tamam yazar benden tam puan aldı, diğer kitaplarını da okuyacaktım elbette ama olay sadece onları okumakla bitmiyordu benim için. Ya referans gösterdiği kitaplar? Onları da okumam gerekmez miydi? Onu kimler, nasıl etkilemişti; okuduklarını nasıl yorumlamıştı; o kurguları nasıl yapmıştı vs vs...Görmeliydim, değil mi?


"Hadi", dedim ve üşenmeden bir liste çıkardım. Aslında listeyi hazırlarken bir taraftan söyleniyordum: "Ya nasıl okuycam bu kadar kitabı? Buna ne can ne para dayanır yaaa!?!"


Eminim değerli yazarımız bu kadar söylediğimi ve ona kızdığımı bilse "bu konuda özür dilemeyeceğim" derdi. Haklıydı da. Ben olsam bende dilemezdim.


Edebiyat alanında bu kadar bilgisiz kalmış hissetmem ayrıca kızdırmıştı beni ama kazandığım yeni dostlar sayesinde biraz sakinleşmiştim.


Uzun lafın kısası, elimde listem önce en sevdiğim yere gittim: Tunalı Megavizyon.


Sağolsunlar bana "alıştıkları" için hemen ilgilenir ve yardımcı olurlar ama bu kez kimseyi rahatsız etmeyecektim. Önce Yekta Kopan' ın kitaplarını aramaya başladım. Ama bulamadım ve yardım alarak "Fildişi Karası" nı buldum, her zaman ki gibi kitap gözümün önündeymiş ama ben görememişim. O ve Karbon Kopya kalmıştı sadece ellerinde. Hemen aldım. Utandığımdan diğer kitaplardan bahsetmedim bile ama onların yerine Paul Auster - "Brooklyn Çılgınlıkları" ve Murathan Mungan - "Büyümenin Türkçe Tarihi" alındı. (İkisi de yeni çıkmış ve "moda" olmadan önce okumalıyım. Yoksa Dan Brown - "The Da Vinci Code" gibi kitaplıkta "unutulmayı" bekleyecekler.)


Kalan kitapları başka yere sormaya karar verdim.


Dün yolum beni Kızılay' daki D ve R' ye düşürdü. İçeri girip onca kitabı görünce "Bu kadar kitap içinde onlarda kesin vardır" dedim ama kitap düzenini çözemeyince yine yardım almak zorunda kaldım. Görevliye "Van Gogh' un kardeşi Theo' ya yazdığı mektuplardan oluşan Theo' ya Mektuplar diye bir kitap olacak. İş Bankası Yayınları' ndan çıkmış, onu nerede bulabilirim?" diye sordum. Adam önce raflara baktı sonra da bilgisayara; sonuç olumsuzdu. Tamam, olabilir diyerek bu kez "Borges' in kitaplarını nerede bulabilirim? Ben düzeninizi çözemedim..." dedim. Tekrar aynı şey oldu; önce raflara ardından bilgisayar bakıldı ve bulunamadı. Sabırla "Peki" dedim, "Yekta Kopan' ın kitapları nerede acaba? Ama Karbon Kopya olmasın. Onu okudum."Kaçınılmaz cevap: YOK!


Artık iyice sinirlenmiştim; yardımcı olabileceği başka bir kitap olup olmadığını soran görevliye "Elinizde ne var? Ben ona göre seçeyim en iyisi!!" dedim.


Hani gidersiniz ya butiğe, ihtiyacınız bellidir. Sorarsınız ve olmadığını öğrenirsiniz ama "Hanımefendi, siyah kolsuz bluz yok ama şöyle yeşil bir hırka var. Bu sene yeşil çok moda!" gibi cevaplar alırsınız. Aynen o yani! Koca kitapçıda "çok satanlar" ile "yeni çıkanlar" arasında seçim yapmak zorunda kalıyordum.


Adamın cevabı beni daha çok kızdırmıştı: "Sorduğunuz kitapların artık baskısı yapılmıyor. Ancak sahaflardan bulabilirsiniz." Haklıydı da; çünkü ben Abdulhak Hamit' nin el yazması "Makber" i ile Cervantes' in orjinallerini arıyordum!!!


Her zaman ki gibi sinirimi belli etmemek için kullandığım "gülümseme" maskemle bu meşhuuuurrrr kitapçıdan çıktım ve Yüksel' den inip ilk aşkıma, Dost Kitabevi' ne, girdim.


Aslında suçluydum ben, aşkımı aldatmaya kalkmış ama yaşadığım hayalkırıklığı ile kös kös onun huzurlu kollarına dönmüştüm.


Doğrudan danışmaya gidip "Lütfen...Ama lütfen bana Van Gogh' un kardeşi Theo' ya yazdığı mektuplardan oluşan kitap ile Borges' in sizde bulunduğunu söyleyin" diye yalvardım. Gerçekten yalvardım, çünkü o sırada ağlamak üzereydim. Adamlar şaşkın bir şekilde bana bakıp "sadece sahaflardan bulunan" bu kitapları bilgisayardan bile aramadan, hemen verdiler. Hatta, artık basılmayan (!) Borges' in kitaplarının bulunduğu yeri gösterip seçim yapmamı bile sağladılar. O an ne kadar mutlu olduğumu anlatamam! Uyuşturucu bağımlıları gibi, "bağımlılığım" a yani kitapların sayfalarına hemen daldım ve onları derin derin kokladım.


Ah bir de Yekta Kopan olsaydı ellerinde "tam süper olacak" tı ya...Amannn, kadar kusur kadı kızında da olur. Değil mi?


Bir daha Dost' umu aldatmak mı? ASLA!!

12 Eylül 2007

Maksim - Croatian Rhapsody

Hüzünlü bir parçadır bu. Ama neden bilmem, aynı zamanda "umut" da verir hep bana.

Seni Sevmek (*)


Seni sevmek..

Evet haklısın,kötü kızım.

Suçluyum seni sevdiğim için

Gece gündüz benim olman için ettiğim dualar

Bir gecede olsa,rüyama girmen için

Dilek ağacına bağladığım umutlar

Döktüğüm gözyaşları sana olduğu için suçluyum ben...

Hep terkedildiğim için

İstenmesemde senden kopamadığım.

Her türlü sözlere maruz kaldığım

Ve sana güvendiğim için suçluyum ben...

Doğru..zaten sen hep doğruyu söylersin

Bir çocuk ne anlar sevmekten?

Ne anlar ki sevgi uğruna ölmekten

Ne anlar yaşam nedir,dünya ne?

Herşey tozpembedir onun gözünde

Hep umut vardır o küçük yüreğinde...

Karanlıkta aydınlık hisseder

Olmayacak sevdaya olur der..

Ben de çocuğum ve cezalıyım... cezam sevilmemek

Tek suçum ise seni be canım seni sevmek....




(*) Orhan Veli

Ama...Ama...


İyi de haksızlık bu!

Filmlerde böyle olmaz ki hiç; esas kız üzgün üzgün oturuken istediği mucize gerçekleşiverir. O zaman benim ki nerde? Yoksa bu filmde esas kız ben değil miyim?


Ama nasıl olur kuzum??


Tanrım! Hepsi film hilesiymiş! :)


11 Eylül 2007

Perfect Day

Mükemmel bir gün...

A Perfect Day (**)

(**) Lou Reed' den Mükemmel Bir Gün

Bir şansa daha ihtiyacım var; ilkini boşa harcadım. Hatta ikincisini...
Kendi ellerimle "fırsat"ı kaçırdım. Kısmet diyerek avunmaya çalışıyorum. "Demek ki hayırlısı buymuş!" Yalan halbuki! Bunu söylemek için "Ay ne biliyim, basiretim bağlandı herhalde.", "Hiç de kendim gibi değildim." ya da "Ağzımdan çıkıverdi" gibi doğama uymayan bir şey yapmam lazım...Ama ben o sırada ne yazık ki tamamen kendimdim.

Sanırım beni üzen bu, o sırada tamamen doğal olmam. Yoksa "bir fırsat gelir bir fırsat gider" derim. Fakaattt...

Kendi "doğallığım" dan rahatsız oldum. Değişmeliyim.

Yine de lütfen, son bir şans!

Kooççlarrrrr

Alemler yaaa!

Bugün Mükemmel Bir Gün Olacak

Ege, Fahir ve Oktay! İyi ki varlar.
GÜne onlarla başlayamazsam bile mutlaka onlarla bitiriyorum.

9 Eylül 2007

Azıcık Özen Lütfen!!


Dayanamıyorum! Bu şekilde Türkçe konuşulmasına (?) dayanamıyorum!


"İLGİ ve ALAKA" diyenlere sesleniyorum:


Pes!


Şuradan bir bakın da ufkunuz genişlesin.


Gerçekten çok kızıyorum ve üzülüyorum; çünkü insanlar birbirinden duydukça kullanıyor. Hatalı konuştuklarının farkında değiller.


Yazık ama.


Ne Okuyorum?


Bu aralar Kostas Mourselas imzalı "Hüzün Nedeniyle Kapalıyız" isimli kitabı okuyorum.
Detaylar? Az sonnnraaaaaa.....

Bir Karikatür


Elinize sağlık Piyale Madra!

"Büyük Ayıp" (*)

En çok bundan korkuyordum.

Ülkemizin ve en önemlisi böyle büyük bir insanın tanıtımı için önemli bir fırsattı...ve biz bu fırsatı kaçırdık! Yok, tarif yanlış oldu, kaçması için gereken herşeyi yaptık.

Başlarda yeterli tanıtım yapılmadı. Hatırlarsanız buradan sizlere bu konuda bilgisi olan var mı diye sormuştum.

Hadi neyse, yılın ilk yarısını geçtikten sonra - ya da "kapıya dayanınca" diyelim - "çalışmalarımıza" başladık. Amaca ulaşmada biraz da olsa etkili olur diye düşünürken...bugün, Hürriyet Gazetesi' nde yapılabilecek en "farklı" tanıtımı okudum!!

Yazık...Gerçekten çok yazık!

Bu konuda en güzel yorumu yine bu büyük insana bırakıyorum:

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap...

(*) Başlık Hürriyet Gazetesi' nden alınmıştır.

8 Eylül 2007

Dünyayı Dolaşan Kitaplar


Daha öncede benzer bir haber okumuştum ama ne olduysa araya başka bir şey girmiş ve ben bu konu hakkında yazmayı unutmuşum.


Çok güzel ve değişik bir çalışma. İnsanlara kitap okumamak için bir bahane kalmıyor.


İsterseniz sizde tıklayın:




(*) Kullanılan resim internetten alınmıştır.

En Sevdiğim Şarkı ve Dansı!!

Bu şarkıyı çok severim. Ally Mcbeal' de şarkıyla danslarını gördüğümde çok gülmüştüm.

Caruso

Here, where the sea shines
and the wind howls,
on the old terrace
beside the gulf of Sorrento,
a man embraces a girl
after the tears,
then clears his throat
and contines the song:

I love you very much
very, very much, you know;
it is a chain by now
that heats the blood inside the veins,you know...

He saw the lights out on the sea,
thought of the nights there in America,
but they were only the fishermen's lampsand
the white wash astern.
He felt the pain in the music
and stood up from the piano,
but when he saw the moon
emergin from a cloud,
death also seemed sweeter to him.
He looked the girl in the eyes,
those eyes as green as the sea.
Then suddenly a tear fell
and he believed he was drowning.

I love you very much,very, very much, you know;
it is a chain by now
that heats the blood inside the veins,
you know...

The power of opera,
where every drama is a hoax;
with a little make-up and with mime
you can become someone else.
But two eyes that look at you,
so close and real,
make you forget the words,
confuse your thoughts,
so everything becomes small,
also the nights there in America.
You turn and see your life
through the white wash astern.
But, yes, it is life that ends
and he did not think much about it,
on the contrary, he already felt happy
and continued his song:

I love you very much,very, very much, you know;
it is a chain by now
that heats the blood inside the veins,
you know...

5 Eylül 2007

Bir Hediye


Sevgili babacığım...


Hediye için bir kez daha teşekkür ederim.


Canımsınız benim.




Geç Kaldım!!!

Aynı kitapları okuyunca "haber atlatmamız" doğal ama... olmadı ki şimdi bu Gelincik!!

Kaptırdım ben Karbon Kopya' ya, sen o arada yazdın "Kürk Mantolu Madonna" yı.

Tek tesellim bir ara birazcık bahsetmiş olmam.

EkinA

Gecenin şu saatinde (sanırım birazda doğumgünümün yaklaşmasından dolayı) hayatımın muhasebesini yapıyordum.

Ve ne kadar şanslı olduğumu farkettim, bir kez daha.

Hayatımda birbirinden güzel insanlar var ama bu gece bir tanesi ağır bastı:

Can dostum, EkinA.

Az önce geçmişteki bir telefon konuşmamız aklıma geldi:

- Ekin? (Ne bir "merhaba" ne başka bir şey...Telefon açılır açılmaz konuya gireceğim hitaptan belli)
- Söyle şeker? (Gördüğünüz gibi o duruma alışkın ve gayet sakin karşılıyor)
- Abi ben şimdi sevgiliyi aradım...
- Aradım derken? Kaç kere aradın abi? (İşte bir insan diğerini bu kadar iyi tanıyabilir. Daha ilk cümlemde yakalıyor beni.)
- (Kısa süren sessizlik...Sayıyı hesaplamaya çalışıyorum. İlk 4 arama bonus kabul edilebilir mi acaba???) Hımmm...Sanırım...6? (Tepkiye göre rakamı azaltabilirim!!)
- Anlıyorum seni! Eee?
- E' si işte...9. aramam mıydı neydi...
- Abi demin sen 6 dememiş miydin???
- (Tüh! Ağzımdan kaçtı!! O zaman itiraf zamanı:) Yok o sinirleninceye kadar yaptığım arama sayısıydı!
- Sinirlenmesine rağmen aradın yani? Tebrik ediyorum! Sonra?
- İşte...O sinirlendi. Bağırdı...
- Bağırdı derken? (Gene yakalandım!)
- Yani sert bir ses tonu ile (Hani "bağırmış" tı?) "Sevgi, önemli bir şey var mı? Şu an meşgulüm de..." dedi.
- Tebrik ediyorum, sabırlı bir adammış!
- Ya bir kez de benim tarafımı tutsan ölürsün di mi? (Hem suçlu hem güçlü!!)
- Abi ne diyim? Haksızsın, hiç konuşma! Dua et yine de sabırlı adammış.

İnanın komik olsun diye abartmıyorum; konuşma aynen böyle oldu. Nasıl bu kadar emin olduğumu merak ederseniz...Benzer konuşmalar defalarca geçti aramızda!!

Ah benim dobra dostum. Kızacaksın ama ben sana bir zilyonuncu kez teşekkür edeceğim: Gerçek bir dost olup bana acı tatlı herşeyi bu kadar içten, bu kadar dürüstçe söylediğin için....Bana değer verip, şirin gözükmek yerine hatalarımı farketmemi ve düzeltmemi sağladığın için...Beni olduğum gibi kabul edip hayatında yer verdiğin için...Kendimi en yalnız hissetiğim anda dünyanın en büyük çiçek buketlerini gönderip "E şanımız yürüsün şeker! Sana az bile" diyerek kendimi mükemmel hissetmemi sağladığın için...Yazdıklarımı okuyup en acımasız eleştirileri yaptığın için...Birbirinden güzel yemeklerin için...Hastalandığımda başucumdan bir dakika ayrılmadığın günler için...ve aklıma gelmeyen bir dolu şey için.

Sanırım en çok da, başak burcu bu arkadaşına gösterdiğin sabır için.

İyi ki varsın be!

Budur İşte!!!

Enerji kaynağım benim....
Koşa bandında saatlerce koşabiliyorum sayelerinde!!!

Sevdiğim Aşk Şarkıları (Bölüm 3)

(Yine, derin bir iç çekiş...)

Sevdiğim Aşk Şarkıları (Bölüm 2)

Tam da doğumgünümde...
Kendimi harika hissettim!!

Bazıları Delirmez (*)


bazıları hiç delirmez

ben, bazen koltuğun arkasında

3-4 gün boyunca yattığım olur

orda bulurlar beni

melaikeymiş derler

sonra gırtlağımdan aşağı şarap döküp

göğsümü ovarlar

yağ serperler üzerime

sonra kükreyerek kalkarım

atıp tutar, köpürürüm

onlara ve evrene küfreder

bahçeye kadar kovalarım

sonra kendimi çok iyi hisseder

tost ve yumurtanın başına otururum

bir şarkı mırıldanıp

aniden

pembe besili bir balina gibi

sevimli olurum

bazıları hiç delirmez

ne korkunç hayat sürüyorlardır

allah bilir




(*) Charles Bukowski

4 Eylül 2007

Az Kaldı...1 Ekimde Perdeler Açılıyor

Bugün bağlantılarla geçiştiriyorum ama bir haber daha...

Ayrıca ilgilenenler için:

Devlet Tiyatroları

Mevlana Yılı (5)

Neden daha fazla haber yok??

Yıl bitti oldu....

Kaş' ta Sanal Müze

Yaşasın!

Bir müze haberi daha!!

Yekta Kopan ve Karbon Kopya



Sıcacık gülüşü olan bu adam, bana yepyeni "dostlar" kazandırdı.

Ben de sizler gibi, önce sesi ile tanıştım. Sevdiğim bir çok kahramanın sesinin sahibini ise bir gün kardeşimin "Abla bak, bu **** ın sesi değil mi?" demesi ile ekranda da görmüş oldum. Gerçekten oydu. Ama çok bilmiş halimle, fazla dikkat etmeden geçtim gittim.

Ardından zaman geçti ve yine bir gün kardeşim "Abla, Yekta Kopan vardı ya; o kitap yazmış" dedi. "E ne olmuş yani?" dedim, "Zaten her önüne gelen yazıyor!!" (Tanrım, geriye dönüp bakıyorum da, ne kadar önyargılı yaklaşmışım...Utanç...Utanç...)

Derken YİNE kardeşimin, "Abla, Yekta Kopan' ın internette de yazılarını gördüm" demesi beni biraz olsun kendime getirdi. Öyle ya, benden daha 'kitap kurdu' bir insan bunları söylüyorsa bir bildiği vardı.

O zaman biraz biraz dikkat etmeye başladım ve nihayet bir televizyon kanalında yaptığı programdan sonra ona 'bir şans' (!) vermeye karar verdim. O aralarda, Doğan Hızlan' ın köşesindeydi sanırım, yeni kitabı "Karbon Kopya" hakkındaki eleştirileri okudum. Ve ne yalan söyleyeyim epey merak ettim. Ancak; kitap yeni çıkmıştı ve ben her "Yeni Çıkanlar" ve "Çok Satanlar" dan kaçtığım gibi, etki altında kalmamak için kitabı sıcağı sıcağına satın aldığım halde okumadan kaldırdım.

Taa kii...Ta ki geçen hafta pazartesi gününe kadar. Aslında tatilde yanımda götürüp okumayı planlamıştım ama neden bilmiyorum son anda vazgeçip çantamdan çıkardım. Kısmet...

Servisi beklerken geçen o bir - iki dakikayı boşa geçirmiş olmamak için kitabı açıp okumaya başladım. İlk hikayemiz:

"Çevirenin Notu"

Garcia Perez Samango imzalı "El Toreador" isimli öyküyü "Orjinalinden çeviren: Y.K." olmuştu. Aslında dakika bir gol bir diyebiliriz, Yekta Kopan İspanyolca' dan çevrilmiş bir hikaye ile kalbimi kazanmaya başlamıştı. Her şey olması gerektiği gibi gidiyordu: Hikayemizin kahramanı Pablo' yu okurken zaman zaman altta yer alan 1, 2, 3...sıralı dipnotlara bakıyordum. Her çeviren notunda olduğu gibi açıklamalar tek cümlelikti ve sonu "(Ç.N.)" ile bitiyordu; yorum yoktu...duygu yoktu...

Ta ki 4. nota kadar. Orada bir farklılık vardı; çeviren Nilüfer' in şarkısından bahsediyordu ama içten içe biraz latife, biraz da -nasıl desem- duygu sezmiştim.

Sonra mı? Sonrasında Ç.N.ler beni hikayenin aslından daha çok etkilemeye ve meraklandırmaya başladı. Kimi zaman hüzünle, kimi zaman tebessümle, kimi zaman kıskançlıkla, hikayeyi boşverip dipnotlara daldım.

Dipnot 17 de şöyle der çevirmenimiz "Yazar hikayeyi oluştururken nasıl bir ruh hali içindeydi? Bu metni nasıl bir ortamda yazdı?..." ve sonra kendi durumunu / duygularını anlatır. Bu samimi hava onu daha da beğenmeme yol açmıştı. Öyle ya, elin adamı "Ben bu dili biliyorum, dur hemen çevireyim" diyor; bizlerse ne bir belge ne bir referans görmeden, neden ve nasıl çevirdiğini bilmeden, hatta doğru çeviri yapıp yapamadığını kontrol etmeden okumaya başlıyoruz. E sonra da aynı kitabın farklı yayınevlerinin farklı çevirmenleri tarafından farklı farklı çevrildiğini, böylece de farklı farklı hikayeler oluştuğunu görüyoruz. Hayatta olsa eminim yazarda şaşırırdı buna.

İlk hikaye bittiğinde hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum. (Ancak o sırada başıma geleceklerden habersizdim.) Her ne kadar dipnotlarla daha fazla ilgilenmiş olsam da, hikayenin aslını merak ettim ve Google' da aradım. Fakat hiç bir sonuca ulaşamadım. Birden böyle bir yazar ve böyle bir hikaye olmadığını, hepsinin kurmaca olduğunu hissettim. Bu olabilir miydi? O anda Yekta Kopan' ın zekasına hayran kaldım. Ama dediğim gibi, o sırada başıma geleceklerden habersizdim.

Ertesi gün diğer hikayelerden devam ettim; "Meme", "Becerikli Bay Kerim İnal" ve "Borges ve Ben". Gözlerimi kocaman açmış kitabın safyalarına bakıyordum. Kurgulara, yazım tarzına, samimiyetine ve duruluğuna şapka çıkarttım.

Hani çok sevdiğiniz pastayı karşınızda görünce hemen bir dilim kesip yersiniz, büyük bir iştahla...Ardından ikinci, üçüncü ve dördüncü dilimlere geçersiniz ve birden yarısını yemiş olduğunuzu görürsünüz. O zaman kalan kısmı biraz seyretmek ve hem tadını hem de görüntüsünü hafızanıza kazımak istersiniz. Bundan sonra yediğiniz her lokmayı ağzınızın içinde uzun uzun dolaştırır, tüm hücreleriniz o pastadan nasibini aldıktan sonra yutarsınız. İşte ben de aynı ruh hali içindeydim: Pastayı yarılamıştım ve bitirmeden önce tadını çıkarmak istedim.

Kapağı incelerken birden kendimi "Evli mi acaba?" diye düşünürken yakaladım. Ve içimden bir ses "Yok güzelim, bekar. Seni beklemiş. Hatta birazdan kapını çalacak ve 'Sevgi, sen benim aradığım kadınsın' diyecek!! Ya sen ne rezil bir insan oldun yaaa? Sana ne evli mi bekar mı? Yemin ederim, bıktım bu hormonlarından. Gitcem doktora aldırcam hepsini!" diyince titreyip kendime geldim. Ve o an kitabı benim gözümle okuyan her kadının Yekta Kopan' a aşık olacağını farkettim. Fakat bu Tuna Kiremitçi ya da Kürşat Başar aşklarında olduğu gibi "popüler" aşk değildi. Bu samimiyete, yalınlığa ve sıcaklığa duyulan bir aşktı. Diğerinden daha gerçek, daha doğru düzgün bir aşktı. (Kaldı ki ne Tuna Kiremitçi' ye ne de diğerine bir şey hissetmemiş ben bile etkilendikten sonra, yazık Allah Yekta Bey' e sabır versin!)

Derken diğer hikayeleri okudum, ağzımda uzun uzun dolaştırarak: "Sevgili Kardeşim" de kurgusuna ve zekasına bir kez daha hayran kalarak... "Kafka ile Yolculuk" ve "Çarpışma Testi Kuklaları" ndan edebiyat bilgimin azlığından utanarak..."Gerçeğin Hallerinde" mest olarak ve "Metafor" da sahneleri gözümde canlandırarak...

Bittiğinde yüzümde bir tebessüm vardı.

Kedi gibi gerinip kitaba bir kez daha baktım; herşeye rağmen "Umarım evlidir" diyerek ve mutlu olmasını dileyerek...

(*) Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Aşksın Sen

Aşksın sen
Cansın sen
Uykusuzluğum, huysuzluğum bu yüzddeennn...

Salonun ortasında yüzümde kocaman bir "Gülben Ergen" sırıtışı ve de onun şarkısı ile hoplayıp zıplıyorum...Neden? Çünkü aşığım!
Kolarımı açıp kendi etrafında deli gibi dönüyorum ve durmadan aynı şeyi söylüyorum:

Aşksın sen
Cansın sen
Uykusuzluğum, huysuzluğum bu yüzden...

Başım dönüyor, ama durmadan döndüğüm için değil, sen döndürüyorsun başımı! (Ne klişe laf!)

Ve biliyorum; şarkının orjinalinde "huysuzluk" tan bahsetmiyor. Bana ne! Yanlış işte! Bir insan uykusuz kalınca huysuzlaşır, yalan mı?

Uykusuzluğum...Keşke gerçekten sebebi sen olsan. Atlatamadım yaşadıklarımı; salağın teki yüzünden aylardır uykusuzum.

Ah o uykusuzluk...O olmasa sana ne kadar aşık olduğumu farkeder miydim acaba? Hayalin gelip de saçımı okşayıncaya kadar uyuyamıyorum. Her gece bekliyorum, gelsin ve bana huzur versin diye...

Onca insanla tanıştırdılar beni, bir an önce evleneyim ve çoluk çocuğa karışıyım diye. Hepsini eledim. Ya da işin doğrusu, onlar beni eledi: "ODTÜ mezunusun ha?"... "Demek 4 dil biliyorsun?"..."Caz derken??? Hangi kitap dedin??"...Her konuşma sonrası derin sessizlikler, tuzla oynamalar...Hiç biri beni olduğum gibi kabul etmedi. (E kardeşim, ben ki "Saçları olacak!!" diye tutturmuşken, nezaketen de olsa sizinle çıkıyorum; siz de bir susup şans tanıyın yahu! Sayenizde Türkiye' deki "kel nüfusu" hakkında istatistik hazırlayacak durumdayım ama bakın, ben bir şey diyor muyum?!)

Sonra bir gün, bezgin bezgin hayatımı yaşarken sen çıktın karşıma. Önce seni de onlardan biri sandım. "Madem aşağılanmak istiyorsunuz, sizi mi kıracağım?" diyerek yapmadığım ukalalık kalmadı. Ama sen hepsini atlattın, yüzünde bir gülümseme ile.

"Peki" diyerek 'denemeye' karar verdim seni; sonuçta saçın vardı! Hem de yumuşacık ve simsiyah.

Her geçen gün şaşırttın beni. Her şeyden önce alışkın olmadığım bir şey; benden zekiyidin. Bilgiliydin. Gerçi gitgide daha zeki adamlarla çıkmaya başladığımı farketmiştim ama sen başkaydın; ne kadar koşsam da sana yetişemedim.

Üstelik kitap da okuyordun!!!

İlk kez birinin elinden tutmadan yürüyordum ama yanımdaki adamın görünüşte değil, yürekten ve ruhen bana "ait" olduğunu biliyordum. Ve o yüzden "Bakın bu benim sevgilim!!" demeye ihtiyaç duymuyor, elini tutmadan yürüyebiliyordum.

Ve o güzel gözlerinde sözcüklere dökmediğin sevgiyi görüyordum...


Aşkısın sen
Cansın sen
Uykusuzluğum...bu yüzden...

3 Eylül 2007

Deneme...Deneme...1...2...3...

Bazen "çekip gitsem..." diyorum, "yokluğumu farkeden olur mu acaba?" Belki bir dost, belki sevgili, anne-baba ve kardeşler...Ya da "hani bıcır bıcır bir kız vardı, nerede şimdi?" diyen bir kaç tanıdık.
Daha fazla değil ama.
Muhtemelen gittiğimi de ancak "derin bir sessizlik" çökünce farkedecekler. Dedim ya "bıcır bıcır" diye...
Farkedenler bir müddet düşünecekler beni; nerede ve ne yapıyorum diye. Beni hatırlatan bir şarkı çaldığında veya bir film izlediklerinde veya "benden bir şeyler" gördüklerinde gözleri nemlenecek. Sonra, zaman geçtikçe tabii, bu duyguyu da unutacaklar. Her neredeysem mutlu olmamı dileyecekler.
Belki gittim diye kızacaklar da...
Ama sonra hepsi, tüm bu iyi ve kötü duygular alışkanlığa dönüşecek.

Kimbilir belki de işler aksayınca akıllarına geleceğim; "dosya nerede bilen var mı?" ya da "çiçekler sulanmış mıydı?" ya da "organizasyonu o yapmıyor muydu?"...

Zaten gittiğime en çok da bu yüzden sevineceğim: Bütün sorumluluklar geride kalmış olacak!! Ne büyük mutluluk benim için ve ne hafiflik...

Sanırım artık veda vakti geldi.

Artık 32 oluyorum...Ki ben 32' den sonrasını hiç bir zaman hayal edememişimdir. Ve her zaman olduğu gibi, hayal edemediğim hiç bir şeyi de gerçekleştiremem. O yüzden...Ben artık gidiyorum... Tıpkı şarkıda olduğu gibi:

Ben bu dünyadan
Dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum
Günahlarımla sevaplarımla aldım başımı gidiyorum

Pink Martini: Amado Mio

(Derin bir iç çekiş...)

Ali' ye...


"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi. "Bu eksik sana değil, bana ait...Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum...Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum...İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?.."
Maria Puder' in Raif' e itirafı (s. 139)

Yeni Arkadaşım



Yekta Kopan' ın "Karbon Kopya" isimli kitabını bir solukta okuduktan sonra kendime yeni 'arkadaşlar' edindim. Bunlardan biri de Jorge Luis Borges.




Borges' ten "Anlar" ı bloga koymuştum. Şimdi de "İntihar" isimli şiirini koyuyorum:




Tek yıldız kalmayacak gecede.

Gece kalmayacak.

Ben ölürken dayanamaz evren de

tüm varlığıyla ölecek benimle,

Sileceğim piramitleri, madalyaları,

Kıtaları ve yüzleri.

Sileceğim geçmişin birikimini.

Toz edeceğim tarihi, tozu toz.

Son günbatımını seyrediyorum şimdi.

Son kuşu dinliyorum.

Kimseye hiçbir şey bırakmıyorum.




Çok güzel değil mi?




Eğer (*)




Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü

ve bunun sebebini senden bildikleri zaman

sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;


Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir

ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;


Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan

veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,

ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,

bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;


Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,


Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,


Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır ve

bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;


Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin

bazı alçaklar tarafından ahmaklara tuzak kurmak için

eğilip bükülmesine katlanabilirsen,

ya da ömrünü verdiğin şeylerin

bir gün başına yıkıldığını görür ve

eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;


Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir

ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;

ve kaybedip yeniden başlayabilir ve

kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;


Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile

işine yaramaya zorlayabilirsen ve

kendinde 'dayan' diyen bir iradeden başka

bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;


Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,

ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;


Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;


Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;


Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,

altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;


Yeryüzü ve üstündekiler senindir

Ve dahası sen bir İNSAN olursun oğlum...


(*) Rudyard Kipling

2 Eylül 2007

Anlar (*)


Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM...



(*) Jorge Luis Borges

Bir Alıntı

Lütfen siz de okuyun:

"Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene!"