30 Haziran 2007

Mevlana Yılı



Hani daha önce sormuştum ya; yavaş yavaş da olsa cevap buluyorum.




Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Caz Sevme Nedenim: 1. Bölüm

Küçükken annemle karanlıkta oturup film izlerdik. O zamanlarlar özel televizyon kanalları olmadığı gibi, televizyonlar da siyah beyazdı.
TRT nin tek kanalı vardı ve orada da gerçekten güzel filmler yayınlanırdı.
O siyah beyaz karelere bakar ve büyülenip giderdim...
Yukardaki film hem en sevdiğim filmlerden biridir, hem de bana cazı sevdiren filmlerden biridir.
Amstrong u ilk kez bu filmde görmüş ve yeteneğine bayılmıştım.
Hey gidi günler heyy...

28 Haziran 2007

Biz Küçücüküz (*)





Biz, yani o ve ben, "mecburen" büyümüş iki çocuğuz. Bize sorsalar belki de büyümek istemezdik çünkü bu, bazı şeyleri ve bazı insanları geride bırakmak demek. Böyle olması şart mı? Onlardan ayrılmak istemiyoruz ki biz...




O yüzden, her fırsatta o günleri anıyoruz.




O bir gün dedi ki "Ben başkaları ile o anları paylaşıyorum, hadi sen de gel katıl bana!"




Mutlu oldum, gurur duydum ve katıldım.




Yaşasın! Yine küçücüğüz!



(*) Yazım yanlışı konuya dikkat çekmek ve çocukluğa vurgu yapmak amacı ile bilinçli olarak yapılmıştır.




Güzel Gözlüm



Bunun sanatla alakası nedir demeyin, şu renklerin güzelliğine bakar mısınız?

Annesinin bir tanesi o!

Gerçi onun fotografı değil. Oğlum utangaç olduğundan fotograf çektirmeyi sevmiyor. Bu yüzden mecburen internetten aldığımız bir fotografı kullandım ama bu kuzucukta aynı oğlum Ege.

Bıcır bıcır dolandı durdu yanımda ama baktı ki anne yorgun, sessiz sessiz oturmaya karar verdi. Akıllı oğlum benim.

27 Haziran 2007

Canım Prensim Benim


Gittiğim her yerde onu ararım ilk.


Ne yapayım? O çok yakışıklı. Her ne kadar artık yaşını başını almış bir adam olsa da yine de benim prensim işte.


Öğrendim ki yeni yaşını kutluyormuş. Nice yıllara prensim.

26 Haziran 2007

Ah Aşk



DERDİM BAŞKA

Sanma ki derdim güneşten ötürü;
Ne çıkar bahar geldiyse?
Bademler çiçek açtıysa?
Ucunda ölüm yok ya.
Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
Güneşle gelecek ölümden?
Ben ki her nisan bir yaş daha genç,
Her bahar biraz daha aşığım;
Korkar mıyım?
Ah, dostum, derdim başka...
Orhan Veli

23 Haziran 2007

Frida



"Saatler" filimini izledikten sonra "Frida" yı izlemiştim. O yıl hem Nicole Kidman hem de Salma Hayek Oscar' a aday olmuştu ve Kidman ödülü kapmıştı.



Bence Hayek haketmişti ama neyse, bu başka bir blog konusu.







İş yoğunluğu nedeniyle hakettiği ilgiyi gösteremediğim için hala okumaya devam ettiğim kitapta özellikle bir paragraf çok hoşuma gitti:








"....Venedikli bir kadın onunla çok ilgilenmiş. Kendisi de çok iyi bir ressammış zaten (kadının gücü hareketinin, propagandası için bunu düşünmüş olmaması ne garip, ona fikir vereyim, Rodin' i yaya bırakan Camille Claudel' den sonra, neden bu da olmasın!)....."












Frida Kahlo, eserleri ve hayatı ile beni çok etkileyen bir kadın. Ama bence hayatın birçok alanında olduğu gibi sanatta da kadın-erkek çatışmasından erkekler galip çıktığından hakettiği değeri görebilmiş değil. Aynı Camille gibi. Oysa başlangıçta Meksikalı Michalangelo olarak anılan kocası Diego Rivera'nın gerisinde kalmış olsa da zamanla ondan daha fazla tanılan bir ressam haline gelmişti.

Bu sene doğumunun 100. yılı olduğundan, o çok sevdiği ülkesinde anısına bir sergi açıldı.




















Karamsar ve deli saçması gibi gözüken resimlerinin nedeni yaşadığı hayat; haksızda sayılmaz:



Yaşam ve ölüm, bedenin parçalanmışlığı ve aklın bütünlüğü, geleneksel olanla modernlik, gerçek ve beklentiler... Acıyı, umudu, umutsuzluğu ya da direnci anlattı resimlerinde Frida. Kendi gerçekliği ile birlikte Meksika gerçekliğini çizdi. “Elbisem bu askıda asılı” adlı resminde Amerikan kültürünün öğelerini bir çöplük gibi üst üste yığdı. “Kökler” ile Meksika tarihinin derinliklerine işaret etti... Kahlo’nun sanatında genel olarak bedenin hissettikleri anlatılıyor. Bedeninin çektiği acı...



Belki de acıyı bu kadar güzel anlattığı için sevdim Frida' yı; acının korkulacak yanında çok doğallığını anlatıyor. Öyle ki bu "acı" her yerde ve her zaman karşımıza çıkabilir.




Hep inanmışımdır ki acının da mutluluk gibi, huzur gibi, sağlık gibi, ölüm gibi, keder gibi hayatın içinde olduğunu kabul ettiğimizde hayat daha da kolaylaşacaktır.



Frida da bunun bir kanıtı.


Not: Kullanılan fotograflar ve resimler internetten alınmıştır.

En Güzel İstanbul Fotografları


Mavi rengi çok sevdiğimden sanırım, fotografa bayıldım.
Yukardaki fotograf gibi birbirinden güzel İstanbul fotografı sizleri bu sitede bekliyor. Hatta bir de yarışma var. Katılıp şansınızı deneyebilirsiniz.
Ya da benim gibi, sadece hasret giderebilirsiniz.
Ah İstanbul ah....

20 Haziran 2007

Utanmadım


Evet, göğsümü gere gere söylüyorum; ben utanmadım ağladım. Çünkü...
Çok kötü bir huyum var; her yazıyı kolay beğenmiyorum. Kendi yazılarımda da öyle. Belki mükemmel değiller ama en azından elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum...Bazen defalarca yazıyorum, siliyorum, baştan yazıyorum, baştan siliyorum...Bazen kaybolup gidiyorum ve o yüzden yayınlayamıyorum...
Ama konumuz benimkiler değil; az önce okuduğum bir yazı.
"Yazı" deyince kulağıma çok basit geldi, "eser" daha mı uygun acaba?
Okuyup siz karar verin.

19 Haziran 2007

Ankara Kalesi' nde Festival



Başlıca amacı Ankara Kalesi' nin tanıtımına katkıda bulunarak turistik açıdan cazip hale getirmek için çeşitli projelerle üretmek olan Ankara Kale Festivali 16 Haziranda başladı.


Henüz gidemedim, planlarımda bir terslik olmazsa bu haftasonu gideceğim. Zaten bu son şansım. Çünkü festival 25 Haziranda son bulacak.


18 Haziran 2007

Birinci Çinko

Nasıl unuttum kendi doğumgünümü?

Neyse, sezdirmeden araya sıkıştıracağım.

Ne diyebilirim ki? İyi ki doğdun Sevgili Sanat!!!

Hep Sevgi'yle...

Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

17 Haziran 2007

Gülme Zamanı


Yoğunum ya...Kafam çok dolu ya...Geceleri uyuyamıyorum, herşeyi nasıl yetiştireceğim bilemiyorum ya...


Tüm bu koşuşturmacada onlar sayesinde kendime geliyorum!

Sabahları dinleyemediğim için mecburen akşamları dinliyorum. İşten çıkıp eve gelince "aptal kutusu" yerine çocukluktan kalma bir alışkanlıkla radyoya ve böylece onlara kavuşuyorum.

Radyo ODTÜ' de Ege, Oktay ve tabii ki Fahir' in hazırlayıp sunduğu "Modern Sabahlar" ı dinliyorum: Demircan Abi' den spor programı, Şenol' dan trafik durumu ve herşeyi bir espiri malzemesi olarak gören 32 cm boyu ile Küçük Mübaşir...Günün gazetelerinden haberleri yorumlayışlarını da unutmamak lazım.

Gülmeye ihtiyacınız varsa açın dinleyin mutlaka!

16 Haziran 2007

Babalar Gününüz Kutlu Olsun!

Az önce mesajlarımı kontrol ederken sevgili Muammer Yanmaz' ın üstte gördüğünüz fotografla birlikte babalar günü kutlama mesajı gönderdiğini gördüm. Yukardaki çalışmanın ismi "40 Baba".

Baba ve çocuk...

Bir arkadaşım "Asıl olan baba sevgisidir. Anne hormonlarından dolayı zaten evladını sever, her ne olursa olsun. Ama babanın sevgisi tamamen içinden gelir, hormonların yaptırımından değil!" demişti. Elbette ki her anne - baba çocuğunu sever, ama yine de ben de babaların sevgisinin birazcık daha farklı olduğuna inanıyorum.

Babalar çocuklarını severler sevmesine de, bunu anneler kadar rahat gösteremezler. Baba daha otoriter olmak zorunda hisseder kendini. O yüzdendir evladı kaç yaşında olursa olsun gelip gizliden gizliye üstünü örtmesi, saçını okşayıp alnına öpücük kondurması.

Hani bir zamanlar bir gazetenin reklamı vardı, hani baba Amerika' daki oğlu ile konuşurken ağlıyordu da "Annen seni çok özledi." diye kendi duygularını bastırıyordu. İşte aynen öyledir babalar. Uzakta yaşayan çocuğu ile konuşurken gözleri dolar, ama yılların tecrübesi ile işi şakaya vurur da sesinin titrediğini belli etmez.


Aslında anne ya da baba olmak farketmiyor. Ebebeyn olmak zor. Üstelik evladından uzakta olmak daha da zor....


Not:


Fotograftaki yakışıklı adamla öndeki çatık kaşlı bıcırık tahmin edebileceğiniz üzere "kahramanım" la benim. Tarayıcı olmadığından yeniden fotograflamak zorunda kaldım, arkadaki parlaklık ondan.
İzninizle buradan birazcık torpil geçip babama notumu iletmek istiyorum:
Canım babacığım;
Sen de annem de iyi ki varsınız, iyi ki benim ailemsiniz! Bana verdiğiniz ve öğrettiğiniz her şey için binlerce teşekkürler. Oradan da olsa desteğinizi hissediyorum.
Orada olamadığım için çok üzgünüm ama bunu en kısa zamanda telafi edeceğim.
BABALAR GÜNÜN KUTLU OLSUN!

10 Haziran 2007

Venedik ve Manet

Şu aralar bir kitap okuyorum:




Başta biraz bunaldığımı itiraf etmeliyim, konular ve konuşmalar karmakarışık geldi. Ama ilerledikçe hoşuma gitmeye başladı.


Bitirince yine yazacağım ama bugün kapaktaki resim hoşuma gittiği için onu sizlerle paylaşmak istedim.


Manet' den "Venedik Büyük Kanalı" isimli eser.


Mavi ve tonları...En sevdiğim renkler.
Not: Resim internetten alınmıştır.

6 Haziran 2007

Onlar...

Eve geldiğimde aklımda yazacağım konu vardı.
Önce haberlere bir göz atayım dedim...tadım kaçtı.
O yüzden çok sevdiğim ve etkilendiğim bir yazıyı, belki okumamışsınızdır diye buraya taşımak istedim.

2 Haziran 2007

Düşen Bir Yaprak Görürsen...



Az önce kanallar arasında dolaşırken bir kanalda tanıdık bir name kulağıma geldi:

" Çal kanunum çal, derdini söyle bana..."

Rahmetli Yıldırım Gürses' in bir eseri idi bu ve benim en sevdiğim parçalardan biridir.

Şimdi burada "Ah ah...Eski parçalar ne kadar güzel, ne kadar anlamlıydı." diyerek günün moda deyimlerinden "polemik yaratmak" gibi bir amacım yok. Ama lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve aklınıza Emel Sayın' ın o güzel sesinden dinlemeye alıştığımız "Eller" parçasını getirin.

Ya da "Gençliğe Vedayı" hatırlayın:

Yine Mevsimler Dönecek/Yine Yapraklar Düşecek/Giden Gençliğimiz Geri Gelmeyecek...

Ve sonra dinlediğiniz yeni parçaları aklınıza getirin. Elbette içlerinde çok güzel olanları var ama....Ama olmuyor işte! Kim ne derse desin hiç birinde duygular Yıldırım Bey' in parçalarındaki gibi doğal gelmiyor bana. Zorlama bir hüzün var onlarda, bir parça "arabesk" kokuyorlar.

Sanırım onları dinlediğim de hissettiklerimi yine bir Yıldırım Gürses eseri ile açıklayacağım:

Ateş olup yaksan da, gonca güller taksan da...

(*) Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Ritm Duygusu


Yıllar önce Tararam' ı izlediğimde içim kıpır kıpır olmuştu.
İnternette dolaşırken bir de "The Drummers Of Japan" (Japonya' nın Davulcuları) ile karşılaştım. Türkiye konserleri sırada Ankara' ya gelmedikleri için bir çok güzel faaliyette olduğu gibi onların gösterilerini de kaçırdım.
Grubu merak ettiğim için demolarını indirdim, yakında onlara da burada yer vereceğim.

Sessiz Mayıs


Mayıs ayı "Sevgili Sanat" için sessiz geçti ama benim açımdan oldukça keyifli ve bir o kadar da yorucuydu.
Bu süre boyunca bir sürü sergi gezildi, "Ben Don Quite' yi kendi dilinde okumak istiyorum!" derdine bir çare bulundu ve İspanyolca derslerine başlandı, kitaplık düzeltildi ve boş olduğu tespit edilen yerlere yeni kitaplar alındı!!! Alınır alınmaz da okumalar başladı... Bir sürü film izlendi....
Yakında hepsi ile ilgili yazacağım.
O zamana kadar Sevgi'yle kalın...