4 Eylül 2007

Yekta Kopan ve Karbon Kopya



Sıcacık gülüşü olan bu adam, bana yepyeni "dostlar" kazandırdı.

Ben de sizler gibi, önce sesi ile tanıştım. Sevdiğim bir çok kahramanın sesinin sahibini ise bir gün kardeşimin "Abla bak, bu **** ın sesi değil mi?" demesi ile ekranda da görmüş oldum. Gerçekten oydu. Ama çok bilmiş halimle, fazla dikkat etmeden geçtim gittim.

Ardından zaman geçti ve yine bir gün kardeşim "Abla, Yekta Kopan vardı ya; o kitap yazmış" dedi. "E ne olmuş yani?" dedim, "Zaten her önüne gelen yazıyor!!" (Tanrım, geriye dönüp bakıyorum da, ne kadar önyargılı yaklaşmışım...Utanç...Utanç...)

Derken YİNE kardeşimin, "Abla, Yekta Kopan' ın internette de yazılarını gördüm" demesi beni biraz olsun kendime getirdi. Öyle ya, benden daha 'kitap kurdu' bir insan bunları söylüyorsa bir bildiği vardı.

O zaman biraz biraz dikkat etmeye başladım ve nihayet bir televizyon kanalında yaptığı programdan sonra ona 'bir şans' (!) vermeye karar verdim. O aralarda, Doğan Hızlan' ın köşesindeydi sanırım, yeni kitabı "Karbon Kopya" hakkındaki eleştirileri okudum. Ve ne yalan söyleyeyim epey merak ettim. Ancak; kitap yeni çıkmıştı ve ben her "Yeni Çıkanlar" ve "Çok Satanlar" dan kaçtığım gibi, etki altında kalmamak için kitabı sıcağı sıcağına satın aldığım halde okumadan kaldırdım.

Taa kii...Ta ki geçen hafta pazartesi gününe kadar. Aslında tatilde yanımda götürüp okumayı planlamıştım ama neden bilmiyorum son anda vazgeçip çantamdan çıkardım. Kısmet...

Servisi beklerken geçen o bir - iki dakikayı boşa geçirmiş olmamak için kitabı açıp okumaya başladım. İlk hikayemiz:

"Çevirenin Notu"

Garcia Perez Samango imzalı "El Toreador" isimli öyküyü "Orjinalinden çeviren: Y.K." olmuştu. Aslında dakika bir gol bir diyebiliriz, Yekta Kopan İspanyolca' dan çevrilmiş bir hikaye ile kalbimi kazanmaya başlamıştı. Her şey olması gerektiği gibi gidiyordu: Hikayemizin kahramanı Pablo' yu okurken zaman zaman altta yer alan 1, 2, 3...sıralı dipnotlara bakıyordum. Her çeviren notunda olduğu gibi açıklamalar tek cümlelikti ve sonu "(Ç.N.)" ile bitiyordu; yorum yoktu...duygu yoktu...

Ta ki 4. nota kadar. Orada bir farklılık vardı; çeviren Nilüfer' in şarkısından bahsediyordu ama içten içe biraz latife, biraz da -nasıl desem- duygu sezmiştim.

Sonra mı? Sonrasında Ç.N.ler beni hikayenin aslından daha çok etkilemeye ve meraklandırmaya başladı. Kimi zaman hüzünle, kimi zaman tebessümle, kimi zaman kıskançlıkla, hikayeyi boşverip dipnotlara daldım.

Dipnot 17 de şöyle der çevirmenimiz "Yazar hikayeyi oluştururken nasıl bir ruh hali içindeydi? Bu metni nasıl bir ortamda yazdı?..." ve sonra kendi durumunu / duygularını anlatır. Bu samimi hava onu daha da beğenmeme yol açmıştı. Öyle ya, elin adamı "Ben bu dili biliyorum, dur hemen çevireyim" diyor; bizlerse ne bir belge ne bir referans görmeden, neden ve nasıl çevirdiğini bilmeden, hatta doğru çeviri yapıp yapamadığını kontrol etmeden okumaya başlıyoruz. E sonra da aynı kitabın farklı yayınevlerinin farklı çevirmenleri tarafından farklı farklı çevrildiğini, böylece de farklı farklı hikayeler oluştuğunu görüyoruz. Hayatta olsa eminim yazarda şaşırırdı buna.

İlk hikaye bittiğinde hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum. (Ancak o sırada başıma geleceklerden habersizdim.) Her ne kadar dipnotlarla daha fazla ilgilenmiş olsam da, hikayenin aslını merak ettim ve Google' da aradım. Fakat hiç bir sonuca ulaşamadım. Birden böyle bir yazar ve böyle bir hikaye olmadığını, hepsinin kurmaca olduğunu hissettim. Bu olabilir miydi? O anda Yekta Kopan' ın zekasına hayran kaldım. Ama dediğim gibi, o sırada başıma geleceklerden habersizdim.

Ertesi gün diğer hikayelerden devam ettim; "Meme", "Becerikli Bay Kerim İnal" ve "Borges ve Ben". Gözlerimi kocaman açmış kitabın safyalarına bakıyordum. Kurgulara, yazım tarzına, samimiyetine ve duruluğuna şapka çıkarttım.

Hani çok sevdiğiniz pastayı karşınızda görünce hemen bir dilim kesip yersiniz, büyük bir iştahla...Ardından ikinci, üçüncü ve dördüncü dilimlere geçersiniz ve birden yarısını yemiş olduğunuzu görürsünüz. O zaman kalan kısmı biraz seyretmek ve hem tadını hem de görüntüsünü hafızanıza kazımak istersiniz. Bundan sonra yediğiniz her lokmayı ağzınızın içinde uzun uzun dolaştırır, tüm hücreleriniz o pastadan nasibini aldıktan sonra yutarsınız. İşte ben de aynı ruh hali içindeydim: Pastayı yarılamıştım ve bitirmeden önce tadını çıkarmak istedim.

Kapağı incelerken birden kendimi "Evli mi acaba?" diye düşünürken yakaladım. Ve içimden bir ses "Yok güzelim, bekar. Seni beklemiş. Hatta birazdan kapını çalacak ve 'Sevgi, sen benim aradığım kadınsın' diyecek!! Ya sen ne rezil bir insan oldun yaaa? Sana ne evli mi bekar mı? Yemin ederim, bıktım bu hormonlarından. Gitcem doktora aldırcam hepsini!" diyince titreyip kendime geldim. Ve o an kitabı benim gözümle okuyan her kadının Yekta Kopan' a aşık olacağını farkettim. Fakat bu Tuna Kiremitçi ya da Kürşat Başar aşklarında olduğu gibi "popüler" aşk değildi. Bu samimiyete, yalınlığa ve sıcaklığa duyulan bir aşktı. Diğerinden daha gerçek, daha doğru düzgün bir aşktı. (Kaldı ki ne Tuna Kiremitçi' ye ne de diğerine bir şey hissetmemiş ben bile etkilendikten sonra, yazık Allah Yekta Bey' e sabır versin!)

Derken diğer hikayeleri okudum, ağzımda uzun uzun dolaştırarak: "Sevgili Kardeşim" de kurgusuna ve zekasına bir kez daha hayran kalarak... "Kafka ile Yolculuk" ve "Çarpışma Testi Kuklaları" ndan edebiyat bilgimin azlığından utanarak..."Gerçeğin Hallerinde" mest olarak ve "Metafor" da sahneleri gözümde canlandırarak...

Bittiğinde yüzümde bir tebessüm vardı.

Kedi gibi gerinip kitaba bir kez daha baktım; herşeye rağmen "Umarım evlidir" diyerek ve mutlu olmasını dileyerek...

(*) Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

4 yorum:

sherlotte holmes dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Sevgi Küçük dedi ki...

ama...ama...ben gerçekten çok mahçup oldum. (ki bilirsin kolay kolay mahçup olmayan yüzsüz biriyimdir) yani hayranı olduğum bir yazardan bunları duymak...
kızım var ya, sen bunları yazmasan ve hatta beni burada yerin dibine soksan da ben seni yine çok severdim. ama bunları yazmışsın ya...
:D
....resmen ağzım kulaklarımda.

deasence dedi ki...

Yazmak ve yazar olmak! "ne...ne..." bağlacının kullanımı için belki de komşunun ilkokul 2. sınıfa giden kızının "Türkçe 2" kitabının kopyasını alıp servisi bekerken onu okumalı.
Not: Yazı yazılalı neredeyse 1 sene olmuş. Umarım şimdi baktığınızda pek çok yanlış görüyorsunuzdur, aksi halde bkz: arpa boyu yol!

Sevgi Küçük dedi ki...

:)
ilginiz ve yorumunuz için teşekkür ederim. inanın yorumunuzu dikkate aldım. ve çok da memnun oldum.
ama sanırım "yazarım" gibi bir düşünce oluşturmuşum.bu yanlışlığı düzeltmek isterim: hayır! değilim!
öyle bir düşüncem (haddimi aşarak) olmadı.olamaz.
bir de; tavsiyenizi ancak bilin ki çoluk çocuğa karışırsam...
:)
sevgi'yle...