20 Aralık 2007

Güle Güle...




Güne gülerek başlamıştım aslında; tüm yorgunluğuma ve de mendil yetiştiremediğim durmadan çekip durduğum burnuma rağmen.

Sonra...

Önce yattığım yerde sallanmaya başladım. Deprem oluyordu. Evim konumu gereği bana depremi pek hissettirmez, "acaba çok mu yakında ya da çok mu şiddetli?" diye araştırmaya başlayınca aldım haberi. Bir son dakika haberi ile....



Dilerim mekanı cennet olsun.

21 Ekim 2007

NAFİLE!


HEPİMİZİN BAŞI SAĞOLSUN...
BOŞUNA HEVESLENMESİNLER; BU VATANI ASLA BÖLEMEYECEKLER!

19 Ekim 2007

Mim?

İş hayatı, yoğun geçen yüksek lisans dersleri, zevkli ispanyolca kursu, ders çalışarak sabahladıktan sonra yatmadan önce "iki satırda olsa okuyayım da kafam dağılsın" diyerek okunan kitaplar, rutin işler vs derken bünyeye birazcık (?) yüklenmiş olacağım ki bayram tatili hastanede geçti! Sessizliğim birazda, bu koşuşturmacaların yanında yaptığım bu zorunlu tatilden kaynaklanıyordu.
Nihayet kendimi daha iyi hissederek ve de Ankara' ya dönerek eski mutlu tempoma kavuştum!!
Ama bu arada mimlenmişimde ruhum duymamış.

E o zaman bende başlayayım; neleri / kimleri seviyorum bir güzel anlatayım:

1. klasik olacak ama, yeni üyesi ve de oğlum dahil tüm ailem
2. tabii ki aşkımcım
3. kitap okumak (Son günlerde sıkı bir Yekta Kopan fanatiği oldum. Kardeşim öyle ya da böyle kalemini konuşturuyor adam!)
4. tabii ki caz!
5. Van Gogh
6. dil öğrenmek
7. bol bol gezmek
8. yemek yapmak (ve yedirmek!!)
9. deli gibi dans etmek (bu aralar oğluşla beraber Serdar Ortaç takılıyoruz)
10. nergis
11. mavi ve tonları
12. tekila
13. denizin sesi
14. sümbül
15. Fikret Mualla
16. deniz feneri
17. denizden çıkmış her şey!!
18. madrid
19. aşkımcım' a benzediği için olsa gerek Christian Clavier' in canlandırdığı Napoleon karakteri
20. Orhan Veli
21. yerli yabancı tüm arkadaşlar
22. e dostları unutmak olur mu?
23. beni yıllardır görmediğim arkadaşlarımla buluşturduğu için facebook
24. çizgi film izlemek
25. uçmak
26. yanardağlar
27. ve köpekbalıkları (keşke evde büyük beyaz beslemek mümkün olsa!)
28. tatlı ekşi soslu tavuk

aslında aklımda bir dolu şey var ama sanırım "en en ennn" lerim bunlar.

O zaman bir mim' de benden papilo'ya olsun! Ebeee ebeee...

23 Eylül 2007

Hocam, Ders Yapmasak Olur mu?


İşte şimdi şu haberi okuyupta derste olmak nasıl mümkün olabilir ki?


Haksızlık ama bu!


David Perez Almagro Ankara' da ve hatta evimin dibinde olacak ama ben taaa Beşevler' de derste olacağım! Ayrıca,workshop çalışmasına da katılamayacağım.


Ağlamak istiyorummmmm....

19 Eylül 2007

Tam Süper Oldu!!!

Gerçekten tam süper oldu.

Sırıtmış oturuyorum ekran karşısında çünküüü....

Kitapları buldum!

Yekta Kopan' ın kitapları artık kütüphanemde. Ama hemen okumayacağım, önce biraz gözüm doysun istiyorum.

İtiraf edeyim:

Onlara kavuşacağım anı iple çekiyorum.

Hayır! (*)

Yorulmuşum. Gerindim. Esnedim. Ağırlaştım. Daldım. Uyudum. Susadım. Kalktım. Üşendim. Yattım. Uyudum. Öptü. Uyandırdı. Güldüm. Öptüm. Sarıldık. Uzandık. Gecikiyorduk. Kalktık. Yıkandım. Kurulandım. Giyindim. Giyinmiş. Hazırlanmış. Çıktık. Kilitledik. Fırladık. Yürüdük. Bindik. Tutunduk. Baktık. Düşündüm. Düşündü. Düşündük. İndik. Üşüdük. Sokulduk. Sarıldık. Yürüdük. Konuştuk. Dertleştik. Hüzünlendik. Tartıştık. Aydınlandık. Geldik. Soyunduk. Oturduk. İçtik. Isındık. Okuduk. Yazdık. Okuduk. Yazdık. Yorulduk. Baktık. Konuştuk. Şaşırdık. Konuştuk. Baktık. Gördük. Tiksindik. Konuştuk. Kararlaştırdık. Kalktık. Giyindik. Çıktık. Yürüdük. Koştuk. Üşümüyorduk. Kararlıydık. Vardık. Toplandık. Kalabalıklaştık. Dinledik. Öfkelendik. Dinledik. Hırslandık. Dinledik. Büyüdük. Konuştum. Yutkunamadım. Konuştu. Kaldıramadı. Konuştular. Aşağıladılar. Tükürdüler. Lanetlediler. Küfrettiler. Durdular. Düşündüler. Güçlendiler. Güçlendik. Bağırdık. Bağırdık. Bağırdık. Seslendik. Sesleştik. Sertleştik. Dertleştik. Yürüdük. Bağırdık. Durdurdular. Vurdular. Acıtamadılar. Dağıtamadılar. Dağılmadık. Anlamadık. Anlatamadık. Döndük. Bindik. Nefeslendik. İndik. Yürüdük. Geldik. Açtık. Girdik. Soyunduk. Yedik. Yiyemedik. Tıkandık. Konuştuk. Konuşamadık. Sustuk. Düşündük. Çoğaldık. Taşıyamadık. Azaldık. Acıttılar. Acıdık. Bittik. Bitmedik. Bitmeyeceğiz. Bitireceğiz. İnanmıyoruz. İnanmayacağız. Lanetleyeceğiz. Lanetledik. Lanetliyorum. Delirdim. Sakinleştirdi. Sakinleşmeyeceğim. Yorulmuşum. Gerindim. Esnedim. Ağırlaştım. Ağırlaşmayacağım. Ağırlaştırmayacağım. Kalkacağım. Güçleneceğim. Göreceğim. Göstereceğim. Bağıracağım. Bağıracağım. Uyumayacağım. Uyutmayacağım. Uyutmayacağız. Başaramayacaklar. Öldüremeyecekler. Ölmeyeceğiz. Susmayacağız. Susmayacağız. Susmayacağız. Susmayacağız.



(*) Yekta Kopan' a ait olup buradan alınmıştır.

18 Eylül 2007

Yalnızlık Şiiri (*)



Bilmezler yalnız yaşamayanlar,

Nasıl korku verir sessizlik insana;

İnsan nasıl konuşur kendisiyle;

Nasıl koşar aynalara,

Bir cana hasret,

Bilmezler.





(*) Orhan Veli

16 Eylül 2007

Gerçek Dost


Çok kızdım.


Sen ülkenin "en büyük ve en kapsamlı" kitabevlerinden biri olduğunu - hatta "tek" olduğunu" - iddia eder bir reklam kampanyasına gir sonra da...


Sonra da aradığım hiç bir şeyi bulamayayım!


Geçenlerde bir kitap okudum ve Orhan Pamuk' un söylediği gibi "hayatım değişti"


Tamam yazar benden tam puan aldı, diğer kitaplarını da okuyacaktım elbette ama olay sadece onları okumakla bitmiyordu benim için. Ya referans gösterdiği kitaplar? Onları da okumam gerekmez miydi? Onu kimler, nasıl etkilemişti; okuduklarını nasıl yorumlamıştı; o kurguları nasıl yapmıştı vs vs...Görmeliydim, değil mi?


"Hadi", dedim ve üşenmeden bir liste çıkardım. Aslında listeyi hazırlarken bir taraftan söyleniyordum: "Ya nasıl okuycam bu kadar kitabı? Buna ne can ne para dayanır yaaa!?!"


Eminim değerli yazarımız bu kadar söylediğimi ve ona kızdığımı bilse "bu konuda özür dilemeyeceğim" derdi. Haklıydı da. Ben olsam bende dilemezdim.


Edebiyat alanında bu kadar bilgisiz kalmış hissetmem ayrıca kızdırmıştı beni ama kazandığım yeni dostlar sayesinde biraz sakinleşmiştim.


Uzun lafın kısası, elimde listem önce en sevdiğim yere gittim: Tunalı Megavizyon.


Sağolsunlar bana "alıştıkları" için hemen ilgilenir ve yardımcı olurlar ama bu kez kimseyi rahatsız etmeyecektim. Önce Yekta Kopan' ın kitaplarını aramaya başladım. Ama bulamadım ve yardım alarak "Fildişi Karası" nı buldum, her zaman ki gibi kitap gözümün önündeymiş ama ben görememişim. O ve Karbon Kopya kalmıştı sadece ellerinde. Hemen aldım. Utandığımdan diğer kitaplardan bahsetmedim bile ama onların yerine Paul Auster - "Brooklyn Çılgınlıkları" ve Murathan Mungan - "Büyümenin Türkçe Tarihi" alındı. (İkisi de yeni çıkmış ve "moda" olmadan önce okumalıyım. Yoksa Dan Brown - "The Da Vinci Code" gibi kitaplıkta "unutulmayı" bekleyecekler.)


Kalan kitapları başka yere sormaya karar verdim.


Dün yolum beni Kızılay' daki D ve R' ye düşürdü. İçeri girip onca kitabı görünce "Bu kadar kitap içinde onlarda kesin vardır" dedim ama kitap düzenini çözemeyince yine yardım almak zorunda kaldım. Görevliye "Van Gogh' un kardeşi Theo' ya yazdığı mektuplardan oluşan Theo' ya Mektuplar diye bir kitap olacak. İş Bankası Yayınları' ndan çıkmış, onu nerede bulabilirim?" diye sordum. Adam önce raflara baktı sonra da bilgisayara; sonuç olumsuzdu. Tamam, olabilir diyerek bu kez "Borges' in kitaplarını nerede bulabilirim? Ben düzeninizi çözemedim..." dedim. Tekrar aynı şey oldu; önce raflara ardından bilgisayar bakıldı ve bulunamadı. Sabırla "Peki" dedim, "Yekta Kopan' ın kitapları nerede acaba? Ama Karbon Kopya olmasın. Onu okudum."Kaçınılmaz cevap: YOK!


Artık iyice sinirlenmiştim; yardımcı olabileceği başka bir kitap olup olmadığını soran görevliye "Elinizde ne var? Ben ona göre seçeyim en iyisi!!" dedim.


Hani gidersiniz ya butiğe, ihtiyacınız bellidir. Sorarsınız ve olmadığını öğrenirsiniz ama "Hanımefendi, siyah kolsuz bluz yok ama şöyle yeşil bir hırka var. Bu sene yeşil çok moda!" gibi cevaplar alırsınız. Aynen o yani! Koca kitapçıda "çok satanlar" ile "yeni çıkanlar" arasında seçim yapmak zorunda kalıyordum.


Adamın cevabı beni daha çok kızdırmıştı: "Sorduğunuz kitapların artık baskısı yapılmıyor. Ancak sahaflardan bulabilirsiniz." Haklıydı da; çünkü ben Abdulhak Hamit' nin el yazması "Makber" i ile Cervantes' in orjinallerini arıyordum!!!


Her zaman ki gibi sinirimi belli etmemek için kullandığım "gülümseme" maskemle bu meşhuuuurrrr kitapçıdan çıktım ve Yüksel' den inip ilk aşkıma, Dost Kitabevi' ne, girdim.


Aslında suçluydum ben, aşkımı aldatmaya kalkmış ama yaşadığım hayalkırıklığı ile kös kös onun huzurlu kollarına dönmüştüm.


Doğrudan danışmaya gidip "Lütfen...Ama lütfen bana Van Gogh' un kardeşi Theo' ya yazdığı mektuplardan oluşan kitap ile Borges' in sizde bulunduğunu söyleyin" diye yalvardım. Gerçekten yalvardım, çünkü o sırada ağlamak üzereydim. Adamlar şaşkın bir şekilde bana bakıp "sadece sahaflardan bulunan" bu kitapları bilgisayardan bile aramadan, hemen verdiler. Hatta, artık basılmayan (!) Borges' in kitaplarının bulunduğu yeri gösterip seçim yapmamı bile sağladılar. O an ne kadar mutlu olduğumu anlatamam! Uyuşturucu bağımlıları gibi, "bağımlılığım" a yani kitapların sayfalarına hemen daldım ve onları derin derin kokladım.


Ah bir de Yekta Kopan olsaydı ellerinde "tam süper olacak" tı ya...Amannn, kadar kusur kadı kızında da olur. Değil mi?


Bir daha Dost' umu aldatmak mı? ASLA!!

12 Eylül 2007

Maksim - Croatian Rhapsody

Hüzünlü bir parçadır bu. Ama neden bilmem, aynı zamanda "umut" da verir hep bana.

Seni Sevmek (*)


Seni sevmek..

Evet haklısın,kötü kızım.

Suçluyum seni sevdiğim için

Gece gündüz benim olman için ettiğim dualar

Bir gecede olsa,rüyama girmen için

Dilek ağacına bağladığım umutlar

Döktüğüm gözyaşları sana olduğu için suçluyum ben...

Hep terkedildiğim için

İstenmesemde senden kopamadığım.

Her türlü sözlere maruz kaldığım

Ve sana güvendiğim için suçluyum ben...

Doğru..zaten sen hep doğruyu söylersin

Bir çocuk ne anlar sevmekten?

Ne anlar ki sevgi uğruna ölmekten

Ne anlar yaşam nedir,dünya ne?

Herşey tozpembedir onun gözünde

Hep umut vardır o küçük yüreğinde...

Karanlıkta aydınlık hisseder

Olmayacak sevdaya olur der..

Ben de çocuğum ve cezalıyım... cezam sevilmemek

Tek suçum ise seni be canım seni sevmek....




(*) Orhan Veli

Ama...Ama...


İyi de haksızlık bu!

Filmlerde böyle olmaz ki hiç; esas kız üzgün üzgün oturuken istediği mucize gerçekleşiverir. O zaman benim ki nerde? Yoksa bu filmde esas kız ben değil miyim?


Ama nasıl olur kuzum??


Tanrım! Hepsi film hilesiymiş! :)


11 Eylül 2007

Perfect Day

Mükemmel bir gün...

A Perfect Day (**)

(**) Lou Reed' den Mükemmel Bir Gün

Bir şansa daha ihtiyacım var; ilkini boşa harcadım. Hatta ikincisini...
Kendi ellerimle "fırsat"ı kaçırdım. Kısmet diyerek avunmaya çalışıyorum. "Demek ki hayırlısı buymuş!" Yalan halbuki! Bunu söylemek için "Ay ne biliyim, basiretim bağlandı herhalde.", "Hiç de kendim gibi değildim." ya da "Ağzımdan çıkıverdi" gibi doğama uymayan bir şey yapmam lazım...Ama ben o sırada ne yazık ki tamamen kendimdim.

Sanırım beni üzen bu, o sırada tamamen doğal olmam. Yoksa "bir fırsat gelir bir fırsat gider" derim. Fakaattt...

Kendi "doğallığım" dan rahatsız oldum. Değişmeliyim.

Yine de lütfen, son bir şans!

Kooççlarrrrr

Alemler yaaa!

Bugün Mükemmel Bir Gün Olacak

Ege, Fahir ve Oktay! İyi ki varlar.
GÜne onlarla başlayamazsam bile mutlaka onlarla bitiriyorum.

9 Eylül 2007

Azıcık Özen Lütfen!!


Dayanamıyorum! Bu şekilde Türkçe konuşulmasına (?) dayanamıyorum!


"İLGİ ve ALAKA" diyenlere sesleniyorum:


Pes!


Şuradan bir bakın da ufkunuz genişlesin.


Gerçekten çok kızıyorum ve üzülüyorum; çünkü insanlar birbirinden duydukça kullanıyor. Hatalı konuştuklarının farkında değiller.


Yazık ama.


Ne Okuyorum?


Bu aralar Kostas Mourselas imzalı "Hüzün Nedeniyle Kapalıyız" isimli kitabı okuyorum.
Detaylar? Az sonnnraaaaaa.....

Bir Karikatür


Elinize sağlık Piyale Madra!

"Büyük Ayıp" (*)

En çok bundan korkuyordum.

Ülkemizin ve en önemlisi böyle büyük bir insanın tanıtımı için önemli bir fırsattı...ve biz bu fırsatı kaçırdık! Yok, tarif yanlış oldu, kaçması için gereken herşeyi yaptık.

Başlarda yeterli tanıtım yapılmadı. Hatırlarsanız buradan sizlere bu konuda bilgisi olan var mı diye sormuştum.

Hadi neyse, yılın ilk yarısını geçtikten sonra - ya da "kapıya dayanınca" diyelim - "çalışmalarımıza" başladık. Amaca ulaşmada biraz da olsa etkili olur diye düşünürken...bugün, Hürriyet Gazetesi' nde yapılabilecek en "farklı" tanıtımı okudum!!

Yazık...Gerçekten çok yazık!

Bu konuda en güzel yorumu yine bu büyük insana bırakıyorum:

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap...

(*) Başlık Hürriyet Gazetesi' nden alınmıştır.

8 Eylül 2007

Dünyayı Dolaşan Kitaplar


Daha öncede benzer bir haber okumuştum ama ne olduysa araya başka bir şey girmiş ve ben bu konu hakkında yazmayı unutmuşum.


Çok güzel ve değişik bir çalışma. İnsanlara kitap okumamak için bir bahane kalmıyor.


İsterseniz sizde tıklayın:




(*) Kullanılan resim internetten alınmıştır.

En Sevdiğim Şarkı ve Dansı!!

Bu şarkıyı çok severim. Ally Mcbeal' de şarkıyla danslarını gördüğümde çok gülmüştüm.

Caruso

Here, where the sea shines
and the wind howls,
on the old terrace
beside the gulf of Sorrento,
a man embraces a girl
after the tears,
then clears his throat
and contines the song:

I love you very much
very, very much, you know;
it is a chain by now
that heats the blood inside the veins,you know...

He saw the lights out on the sea,
thought of the nights there in America,
but they were only the fishermen's lampsand
the white wash astern.
He felt the pain in the music
and stood up from the piano,
but when he saw the moon
emergin from a cloud,
death also seemed sweeter to him.
He looked the girl in the eyes,
those eyes as green as the sea.
Then suddenly a tear fell
and he believed he was drowning.

I love you very much,very, very much, you know;
it is a chain by now
that heats the blood inside the veins,
you know...

The power of opera,
where every drama is a hoax;
with a little make-up and with mime
you can become someone else.
But two eyes that look at you,
so close and real,
make you forget the words,
confuse your thoughts,
so everything becomes small,
also the nights there in America.
You turn and see your life
through the white wash astern.
But, yes, it is life that ends
and he did not think much about it,
on the contrary, he already felt happy
and continued his song:

I love you very much,very, very much, you know;
it is a chain by now
that heats the blood inside the veins,
you know...

5 Eylül 2007

Bir Hediye


Sevgili babacığım...


Hediye için bir kez daha teşekkür ederim.


Canımsınız benim.




Geç Kaldım!!!

Aynı kitapları okuyunca "haber atlatmamız" doğal ama... olmadı ki şimdi bu Gelincik!!

Kaptırdım ben Karbon Kopya' ya, sen o arada yazdın "Kürk Mantolu Madonna" yı.

Tek tesellim bir ara birazcık bahsetmiş olmam.

EkinA

Gecenin şu saatinde (sanırım birazda doğumgünümün yaklaşmasından dolayı) hayatımın muhasebesini yapıyordum.

Ve ne kadar şanslı olduğumu farkettim, bir kez daha.

Hayatımda birbirinden güzel insanlar var ama bu gece bir tanesi ağır bastı:

Can dostum, EkinA.

Az önce geçmişteki bir telefon konuşmamız aklıma geldi:

- Ekin? (Ne bir "merhaba" ne başka bir şey...Telefon açılır açılmaz konuya gireceğim hitaptan belli)
- Söyle şeker? (Gördüğünüz gibi o duruma alışkın ve gayet sakin karşılıyor)
- Abi ben şimdi sevgiliyi aradım...
- Aradım derken? Kaç kere aradın abi? (İşte bir insan diğerini bu kadar iyi tanıyabilir. Daha ilk cümlemde yakalıyor beni.)
- (Kısa süren sessizlik...Sayıyı hesaplamaya çalışıyorum. İlk 4 arama bonus kabul edilebilir mi acaba???) Hımmm...Sanırım...6? (Tepkiye göre rakamı azaltabilirim!!)
- Anlıyorum seni! Eee?
- E' si işte...9. aramam mıydı neydi...
- Abi demin sen 6 dememiş miydin???
- (Tüh! Ağzımdan kaçtı!! O zaman itiraf zamanı:) Yok o sinirleninceye kadar yaptığım arama sayısıydı!
- Sinirlenmesine rağmen aradın yani? Tebrik ediyorum! Sonra?
- İşte...O sinirlendi. Bağırdı...
- Bağırdı derken? (Gene yakalandım!)
- Yani sert bir ses tonu ile (Hani "bağırmış" tı?) "Sevgi, önemli bir şey var mı? Şu an meşgulüm de..." dedi.
- Tebrik ediyorum, sabırlı bir adammış!
- Ya bir kez de benim tarafımı tutsan ölürsün di mi? (Hem suçlu hem güçlü!!)
- Abi ne diyim? Haksızsın, hiç konuşma! Dua et yine de sabırlı adammış.

İnanın komik olsun diye abartmıyorum; konuşma aynen böyle oldu. Nasıl bu kadar emin olduğumu merak ederseniz...Benzer konuşmalar defalarca geçti aramızda!!

Ah benim dobra dostum. Kızacaksın ama ben sana bir zilyonuncu kez teşekkür edeceğim: Gerçek bir dost olup bana acı tatlı herşeyi bu kadar içten, bu kadar dürüstçe söylediğin için....Bana değer verip, şirin gözükmek yerine hatalarımı farketmemi ve düzeltmemi sağladığın için...Beni olduğum gibi kabul edip hayatında yer verdiğin için...Kendimi en yalnız hissetiğim anda dünyanın en büyük çiçek buketlerini gönderip "E şanımız yürüsün şeker! Sana az bile" diyerek kendimi mükemmel hissetmemi sağladığın için...Yazdıklarımı okuyup en acımasız eleştirileri yaptığın için...Birbirinden güzel yemeklerin için...Hastalandığımda başucumdan bir dakika ayrılmadığın günler için...ve aklıma gelmeyen bir dolu şey için.

Sanırım en çok da, başak burcu bu arkadaşına gösterdiğin sabır için.

İyi ki varsın be!

Budur İşte!!!

Enerji kaynağım benim....
Koşa bandında saatlerce koşabiliyorum sayelerinde!!!

Sevdiğim Aşk Şarkıları (Bölüm 3)

(Yine, derin bir iç çekiş...)

Sevdiğim Aşk Şarkıları (Bölüm 2)

Tam da doğumgünümde...
Kendimi harika hissettim!!

Bazıları Delirmez (*)


bazıları hiç delirmez

ben, bazen koltuğun arkasında

3-4 gün boyunca yattığım olur

orda bulurlar beni

melaikeymiş derler

sonra gırtlağımdan aşağı şarap döküp

göğsümü ovarlar

yağ serperler üzerime

sonra kükreyerek kalkarım

atıp tutar, köpürürüm

onlara ve evrene küfreder

bahçeye kadar kovalarım

sonra kendimi çok iyi hisseder

tost ve yumurtanın başına otururum

bir şarkı mırıldanıp

aniden

pembe besili bir balina gibi

sevimli olurum

bazıları hiç delirmez

ne korkunç hayat sürüyorlardır

allah bilir




(*) Charles Bukowski

4 Eylül 2007

Az Kaldı...1 Ekimde Perdeler Açılıyor

Bugün bağlantılarla geçiştiriyorum ama bir haber daha...

Ayrıca ilgilenenler için:

Devlet Tiyatroları

Mevlana Yılı (5)

Neden daha fazla haber yok??

Yıl bitti oldu....

Kaş' ta Sanal Müze

Yaşasın!

Bir müze haberi daha!!

Yekta Kopan ve Karbon Kopya



Sıcacık gülüşü olan bu adam, bana yepyeni "dostlar" kazandırdı.

Ben de sizler gibi, önce sesi ile tanıştım. Sevdiğim bir çok kahramanın sesinin sahibini ise bir gün kardeşimin "Abla bak, bu **** ın sesi değil mi?" demesi ile ekranda da görmüş oldum. Gerçekten oydu. Ama çok bilmiş halimle, fazla dikkat etmeden geçtim gittim.

Ardından zaman geçti ve yine bir gün kardeşim "Abla, Yekta Kopan vardı ya; o kitap yazmış" dedi. "E ne olmuş yani?" dedim, "Zaten her önüne gelen yazıyor!!" (Tanrım, geriye dönüp bakıyorum da, ne kadar önyargılı yaklaşmışım...Utanç...Utanç...)

Derken YİNE kardeşimin, "Abla, Yekta Kopan' ın internette de yazılarını gördüm" demesi beni biraz olsun kendime getirdi. Öyle ya, benden daha 'kitap kurdu' bir insan bunları söylüyorsa bir bildiği vardı.

O zaman biraz biraz dikkat etmeye başladım ve nihayet bir televizyon kanalında yaptığı programdan sonra ona 'bir şans' (!) vermeye karar verdim. O aralarda, Doğan Hızlan' ın köşesindeydi sanırım, yeni kitabı "Karbon Kopya" hakkındaki eleştirileri okudum. Ve ne yalan söyleyeyim epey merak ettim. Ancak; kitap yeni çıkmıştı ve ben her "Yeni Çıkanlar" ve "Çok Satanlar" dan kaçtığım gibi, etki altında kalmamak için kitabı sıcağı sıcağına satın aldığım halde okumadan kaldırdım.

Taa kii...Ta ki geçen hafta pazartesi gününe kadar. Aslında tatilde yanımda götürüp okumayı planlamıştım ama neden bilmiyorum son anda vazgeçip çantamdan çıkardım. Kısmet...

Servisi beklerken geçen o bir - iki dakikayı boşa geçirmiş olmamak için kitabı açıp okumaya başladım. İlk hikayemiz:

"Çevirenin Notu"

Garcia Perez Samango imzalı "El Toreador" isimli öyküyü "Orjinalinden çeviren: Y.K." olmuştu. Aslında dakika bir gol bir diyebiliriz, Yekta Kopan İspanyolca' dan çevrilmiş bir hikaye ile kalbimi kazanmaya başlamıştı. Her şey olması gerektiği gibi gidiyordu: Hikayemizin kahramanı Pablo' yu okurken zaman zaman altta yer alan 1, 2, 3...sıralı dipnotlara bakıyordum. Her çeviren notunda olduğu gibi açıklamalar tek cümlelikti ve sonu "(Ç.N.)" ile bitiyordu; yorum yoktu...duygu yoktu...

Ta ki 4. nota kadar. Orada bir farklılık vardı; çeviren Nilüfer' in şarkısından bahsediyordu ama içten içe biraz latife, biraz da -nasıl desem- duygu sezmiştim.

Sonra mı? Sonrasında Ç.N.ler beni hikayenin aslından daha çok etkilemeye ve meraklandırmaya başladı. Kimi zaman hüzünle, kimi zaman tebessümle, kimi zaman kıskançlıkla, hikayeyi boşverip dipnotlara daldım.

Dipnot 17 de şöyle der çevirmenimiz "Yazar hikayeyi oluştururken nasıl bir ruh hali içindeydi? Bu metni nasıl bir ortamda yazdı?..." ve sonra kendi durumunu / duygularını anlatır. Bu samimi hava onu daha da beğenmeme yol açmıştı. Öyle ya, elin adamı "Ben bu dili biliyorum, dur hemen çevireyim" diyor; bizlerse ne bir belge ne bir referans görmeden, neden ve nasıl çevirdiğini bilmeden, hatta doğru çeviri yapıp yapamadığını kontrol etmeden okumaya başlıyoruz. E sonra da aynı kitabın farklı yayınevlerinin farklı çevirmenleri tarafından farklı farklı çevrildiğini, böylece de farklı farklı hikayeler oluştuğunu görüyoruz. Hayatta olsa eminim yazarda şaşırırdı buna.

İlk hikaye bittiğinde hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum. (Ancak o sırada başıma geleceklerden habersizdim.) Her ne kadar dipnotlarla daha fazla ilgilenmiş olsam da, hikayenin aslını merak ettim ve Google' da aradım. Fakat hiç bir sonuca ulaşamadım. Birden böyle bir yazar ve böyle bir hikaye olmadığını, hepsinin kurmaca olduğunu hissettim. Bu olabilir miydi? O anda Yekta Kopan' ın zekasına hayran kaldım. Ama dediğim gibi, o sırada başıma geleceklerden habersizdim.

Ertesi gün diğer hikayelerden devam ettim; "Meme", "Becerikli Bay Kerim İnal" ve "Borges ve Ben". Gözlerimi kocaman açmış kitabın safyalarına bakıyordum. Kurgulara, yazım tarzına, samimiyetine ve duruluğuna şapka çıkarttım.

Hani çok sevdiğiniz pastayı karşınızda görünce hemen bir dilim kesip yersiniz, büyük bir iştahla...Ardından ikinci, üçüncü ve dördüncü dilimlere geçersiniz ve birden yarısını yemiş olduğunuzu görürsünüz. O zaman kalan kısmı biraz seyretmek ve hem tadını hem de görüntüsünü hafızanıza kazımak istersiniz. Bundan sonra yediğiniz her lokmayı ağzınızın içinde uzun uzun dolaştırır, tüm hücreleriniz o pastadan nasibini aldıktan sonra yutarsınız. İşte ben de aynı ruh hali içindeydim: Pastayı yarılamıştım ve bitirmeden önce tadını çıkarmak istedim.

Kapağı incelerken birden kendimi "Evli mi acaba?" diye düşünürken yakaladım. Ve içimden bir ses "Yok güzelim, bekar. Seni beklemiş. Hatta birazdan kapını çalacak ve 'Sevgi, sen benim aradığım kadınsın' diyecek!! Ya sen ne rezil bir insan oldun yaaa? Sana ne evli mi bekar mı? Yemin ederim, bıktım bu hormonlarından. Gitcem doktora aldırcam hepsini!" diyince titreyip kendime geldim. Ve o an kitabı benim gözümle okuyan her kadının Yekta Kopan' a aşık olacağını farkettim. Fakat bu Tuna Kiremitçi ya da Kürşat Başar aşklarında olduğu gibi "popüler" aşk değildi. Bu samimiyete, yalınlığa ve sıcaklığa duyulan bir aşktı. Diğerinden daha gerçek, daha doğru düzgün bir aşktı. (Kaldı ki ne Tuna Kiremitçi' ye ne de diğerine bir şey hissetmemiş ben bile etkilendikten sonra, yazık Allah Yekta Bey' e sabır versin!)

Derken diğer hikayeleri okudum, ağzımda uzun uzun dolaştırarak: "Sevgili Kardeşim" de kurgusuna ve zekasına bir kez daha hayran kalarak... "Kafka ile Yolculuk" ve "Çarpışma Testi Kuklaları" ndan edebiyat bilgimin azlığından utanarak..."Gerçeğin Hallerinde" mest olarak ve "Metafor" da sahneleri gözümde canlandırarak...

Bittiğinde yüzümde bir tebessüm vardı.

Kedi gibi gerinip kitaba bir kez daha baktım; herşeye rağmen "Umarım evlidir" diyerek ve mutlu olmasını dileyerek...

(*) Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Aşksın Sen

Aşksın sen
Cansın sen
Uykusuzluğum, huysuzluğum bu yüzddeennn...

Salonun ortasında yüzümde kocaman bir "Gülben Ergen" sırıtışı ve de onun şarkısı ile hoplayıp zıplıyorum...Neden? Çünkü aşığım!
Kolarımı açıp kendi etrafında deli gibi dönüyorum ve durmadan aynı şeyi söylüyorum:

Aşksın sen
Cansın sen
Uykusuzluğum, huysuzluğum bu yüzden...

Başım dönüyor, ama durmadan döndüğüm için değil, sen döndürüyorsun başımı! (Ne klişe laf!)

Ve biliyorum; şarkının orjinalinde "huysuzluk" tan bahsetmiyor. Bana ne! Yanlış işte! Bir insan uykusuz kalınca huysuzlaşır, yalan mı?

Uykusuzluğum...Keşke gerçekten sebebi sen olsan. Atlatamadım yaşadıklarımı; salağın teki yüzünden aylardır uykusuzum.

Ah o uykusuzluk...O olmasa sana ne kadar aşık olduğumu farkeder miydim acaba? Hayalin gelip de saçımı okşayıncaya kadar uyuyamıyorum. Her gece bekliyorum, gelsin ve bana huzur versin diye...

Onca insanla tanıştırdılar beni, bir an önce evleneyim ve çoluk çocuğa karışıyım diye. Hepsini eledim. Ya da işin doğrusu, onlar beni eledi: "ODTÜ mezunusun ha?"... "Demek 4 dil biliyorsun?"..."Caz derken??? Hangi kitap dedin??"...Her konuşma sonrası derin sessizlikler, tuzla oynamalar...Hiç biri beni olduğum gibi kabul etmedi. (E kardeşim, ben ki "Saçları olacak!!" diye tutturmuşken, nezaketen de olsa sizinle çıkıyorum; siz de bir susup şans tanıyın yahu! Sayenizde Türkiye' deki "kel nüfusu" hakkında istatistik hazırlayacak durumdayım ama bakın, ben bir şey diyor muyum?!)

Sonra bir gün, bezgin bezgin hayatımı yaşarken sen çıktın karşıma. Önce seni de onlardan biri sandım. "Madem aşağılanmak istiyorsunuz, sizi mi kıracağım?" diyerek yapmadığım ukalalık kalmadı. Ama sen hepsini atlattın, yüzünde bir gülümseme ile.

"Peki" diyerek 'denemeye' karar verdim seni; sonuçta saçın vardı! Hem de yumuşacık ve simsiyah.

Her geçen gün şaşırttın beni. Her şeyden önce alışkın olmadığım bir şey; benden zekiyidin. Bilgiliydin. Gerçi gitgide daha zeki adamlarla çıkmaya başladığımı farketmiştim ama sen başkaydın; ne kadar koşsam da sana yetişemedim.

Üstelik kitap da okuyordun!!!

İlk kez birinin elinden tutmadan yürüyordum ama yanımdaki adamın görünüşte değil, yürekten ve ruhen bana "ait" olduğunu biliyordum. Ve o yüzden "Bakın bu benim sevgilim!!" demeye ihtiyaç duymuyor, elini tutmadan yürüyebiliyordum.

Ve o güzel gözlerinde sözcüklere dökmediğin sevgiyi görüyordum...


Aşkısın sen
Cansın sen
Uykusuzluğum...bu yüzden...

3 Eylül 2007

Deneme...Deneme...1...2...3...

Bazen "çekip gitsem..." diyorum, "yokluğumu farkeden olur mu acaba?" Belki bir dost, belki sevgili, anne-baba ve kardeşler...Ya da "hani bıcır bıcır bir kız vardı, nerede şimdi?" diyen bir kaç tanıdık.
Daha fazla değil ama.
Muhtemelen gittiğimi de ancak "derin bir sessizlik" çökünce farkedecekler. Dedim ya "bıcır bıcır" diye...
Farkedenler bir müddet düşünecekler beni; nerede ve ne yapıyorum diye. Beni hatırlatan bir şarkı çaldığında veya bir film izlediklerinde veya "benden bir şeyler" gördüklerinde gözleri nemlenecek. Sonra, zaman geçtikçe tabii, bu duyguyu da unutacaklar. Her neredeysem mutlu olmamı dileyecekler.
Belki gittim diye kızacaklar da...
Ama sonra hepsi, tüm bu iyi ve kötü duygular alışkanlığa dönüşecek.

Kimbilir belki de işler aksayınca akıllarına geleceğim; "dosya nerede bilen var mı?" ya da "çiçekler sulanmış mıydı?" ya da "organizasyonu o yapmıyor muydu?"...

Zaten gittiğime en çok da bu yüzden sevineceğim: Bütün sorumluluklar geride kalmış olacak!! Ne büyük mutluluk benim için ve ne hafiflik...

Sanırım artık veda vakti geldi.

Artık 32 oluyorum...Ki ben 32' den sonrasını hiç bir zaman hayal edememişimdir. Ve her zaman olduğu gibi, hayal edemediğim hiç bir şeyi de gerçekleştiremem. O yüzden...Ben artık gidiyorum... Tıpkı şarkıda olduğu gibi:

Ben bu dünyadan
Dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum
Günahlarımla sevaplarımla aldım başımı gidiyorum

Pink Martini: Amado Mio

(Derin bir iç çekiş...)

Ali' ye...


"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi. "Bu eksik sana değil, bana ait...Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum...Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum...İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?.."
Maria Puder' in Raif' e itirafı (s. 139)

Yeni Arkadaşım



Yekta Kopan' ın "Karbon Kopya" isimli kitabını bir solukta okuduktan sonra kendime yeni 'arkadaşlar' edindim. Bunlardan biri de Jorge Luis Borges.




Borges' ten "Anlar" ı bloga koymuştum. Şimdi de "İntihar" isimli şiirini koyuyorum:




Tek yıldız kalmayacak gecede.

Gece kalmayacak.

Ben ölürken dayanamaz evren de

tüm varlığıyla ölecek benimle,

Sileceğim piramitleri, madalyaları,

Kıtaları ve yüzleri.

Sileceğim geçmişin birikimini.

Toz edeceğim tarihi, tozu toz.

Son günbatımını seyrediyorum şimdi.

Son kuşu dinliyorum.

Kimseye hiçbir şey bırakmıyorum.




Çok güzel değil mi?




Eğer (*)




Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü

ve bunun sebebini senden bildikleri zaman

sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;


Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir

ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;


Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan

veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,

ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,

bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;


Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,


Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,


Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır ve

bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;


Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin

bazı alçaklar tarafından ahmaklara tuzak kurmak için

eğilip bükülmesine katlanabilirsen,

ya da ömrünü verdiğin şeylerin

bir gün başına yıkıldığını görür ve

eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;


Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir

ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;

ve kaybedip yeniden başlayabilir ve

kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;


Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile

işine yaramaya zorlayabilirsen ve

kendinde 'dayan' diyen bir iradeden başka

bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;


Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,

ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;


Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;


Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;


Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,

altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;


Yeryüzü ve üstündekiler senindir

Ve dahası sen bir İNSAN olursun oğlum...


(*) Rudyard Kipling

2 Eylül 2007

Anlar (*)


Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM...



(*) Jorge Luis Borges

Bir Alıntı

Lütfen siz de okuyun:

"Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene!"

30 Ağustos 2007

"Abla bebeklik görüntülerini buldum!!"

Taa ne zaman, canım kardeşim bunu söyleyerek yanıma gelmiş ve görüntüyü bana izletmişti.
Çok okuyorum ya ona gönderme yapıyor; sanki evdeki tek kitap kurdu benim!?!
O gün bugündür çok severim bu çocuğu. Ne demişler: Ağaç yaşken eğilir.


27 Ağustos 2007

Bir Anı

Gecenin bu saatinde nereden aklıma geldi, bilmiyorum.
Yıllar önce yaşadığım bir anı:
Annem Yıldız Kenter hayranıdır ve neredeyse bütün oyunlarını izlemiştir. Bizi ziyarete geldiği bir dönem tesadüf o ki Yıldız Hanım' ın "Oscar ve Pembeli Meleği" oyunu Ankara' da oynamaya başlayacaktı. Bende boncuk gözlüme ufak bir hediye olsun diye oyuna bilet almıştım.
Birlikte Opera Sahnesi' ne gttik ve oyunun başlamasını bekledik. Gayet sade ve sessiz bir kalabalıkla birlikte oyunu izlemek için yerimize geçtik. Kısa bir süre sonra salonda bir hareketlenme oldu. İnsanlar merakla bir yöne doğru bakıyordu. Bizde meraklandık ve başımızı çevirdiğimizde sayın Ahmet Necdet Sezer ve değerli eşinin salona girerek bir kaç sıra önümüzde yerlerine oturduğunu gördük.
Şaşırmıştık: Ne bir koruma, ne şatafatlı karşılama...Hiçbiri ama hiçbiri yoktu. Halbuki özellikle ben, milletvekilimiz geçecek diye yolların kapanmasına alışmışım. Dahası geçmişte, ismi lazım değil, bir başbakan oğlunun üstü açık son model arabasıyla trafikte çizdiği zikzaklar ve onu aynen takip eden korumalar yüzünden kaza tehlikesi atlatmışım....İyice şaşırmıştım. Hani haberlerde çıkmıştı ya, "halktan biri" diye aynen öyle oldu. Geldi, gülümseyerek kibarca bizleri selamladı ve "bizler" gibi oturup oyunu izledi.
Aslında daha da ilginci oyunun geç başlamamış olması! Koskoca cumhurbaşkanı, bize örnek olacak şekilde oyuna tam zamanında gelmişti.
İki saat, belki de daha fazla, süren tek perdelik oyun boyunca Yıldız Hanım' ın tek kişilik performansına hayran kaldık. Kimi zaman yaşlı bir kadın oldu, kimi zaman küçük Oscar...
Oyun bittiğinde mest olmuş bir şekilde çıkışa doğru ilerlerken, içimizde biraz da heyecan vardı. (E kolay mı, oyunu sayın cumhurbaşkanımız ile izlemişiz!)
Bir de aklımızda bir soru: Çıkış nasıl olacak?
Ne acıdır ki Türk halkı olarak itilip kakılmaya alıştık herhalde yıllardır, o yüzden etrafta az sayıda koruma olduğunu görünce bir kez daha hazırlıksız yakalandık. Üstelik bize "müdahale" etmediler.
Derken hemen iki adım önümüzden sayın Cumhurbaşkanımız ve eşi geçtiler: Kenarda bekleyen herkese tek tek iyi akşamlar dileyerek ve tebessüm ederek.

Hayran hayran izledim: Pırıl pırıl bakışlı bir adam ve eşi....

Nereden geldi aklıma akşam akşam..Bilmem!

21 Ağustos 2007

Güldü...Güldürdü...

Az önce youtube da dolaşırken O' nu anmadan geçemedim. Bana gülmeyi O öğretmişti.
Cenazesini dün gibi hatırlarım. Yağmurlu bir gündü ve ben çok ağlamıştım. Zamansız ölümü kötü bir şakaydı benim için.
O şen kahkahaları özledim...Hem de çok.

16 Ağustos 2007

Ressam Nene

Şimdi size birini tanıtacağım. Aranızda belki de tanıyanlar vardır. Ben kendisi ile az önce "daldan dala konarken" karşılaştım.

Adı "Ressam Nene". Tesadüfen bulduğum sitesinde kısaca hayat hikayesi anlatılmış. Sitenin son güncelleme tarihini göremediğim için şu an ki durumunu bilmiyorum ama dilerim sağlığı - keyfi yerindedir ve çalışmalarına devam ediyordur.

Sevgili Nenemiz Şanlıurfa' da yaşıyor ve belki de okuması yazması olmadığından kendini ifade etmenin daha farklı bir yolunu bulmuş; resim yapıyor. Yaptıklarını sanal sergisinde gezdim. Kendini de çizmiş, harman yerini de...Düğün alaylarını da...Hepsini beğenmekle birlikte "Fırat' ta akşam" adlı eserine bayıldım.

Ellerinize kollarınıza sağlık Şefika Güneş teyzeciğim. Sizi tanımaktan çok büyük mutluluk duydum.

Melek

Nasıl kıskanıyorum bu insanları! Evimin mutfak çekmecesinin sessiz kiracısı çatallar, onların elinde bu melek gibi birbirinden güzel esere dönüşüyor.


Kim yaptıysa ellerine sağlık. Keşke ben de yapabilsem...

11 Ağustos 2007

Başkent???



Musluktan akan suya hasret bir BAŞKENT' e hoşgeldiniz!

Hata bende ama; daha basit sorunlarını halletmemiş bir başkenti sanatın başkenti yapma çabası ne kadar aptalcaymış meğer! Ama sadece ben suçluyum bu işte; başımızdakiler açıklama yaptı "Rabbimizin bu kadar doğal felaketi vereceğini nereden bilelim?" benzeri!

Yağmur dualarına bakılırsa işimiz Allah' a kaldı.

Ama Rabbim ne yapsın biz ormanları yakıp yıkıp yerine siteler, oteller yaparken? Su sorunu için verilen paraları birbirinden çirkin üst geçit - alt geçit yapımına harcarken?

Kula akıl vermiş, irade vermiş..Rabbim daha ne yapsın?

25 Temmuz 2007

Shakira-Estoy Aqui

ya se que no vendras
todo lo que fue
el tiempo lo dejo atras
se que no regresaras
lo que nos paso
no repetira jamas
mil años no me alcanzaran
para borrarte y olvidar
y ahora estoy aqui
quierendo convertir
los campos in ciudad
mezclando cielo con el mar
se que te deje escapar
se que te perdi
nada podra ser igual
mil años pueden alcanzar
para que pueda perdonar

[coro/chorus:]

estoy aqui quierendote,
ahogandome
entre fotos y cuandernos
entre cosas y recuerdos
eue no puedo comprender
estoy enloqueciendome
cambiandome un pie por la
cara mia
esta noche por el dia
y nada le puedo yo hacer

las cartas que escribi
nunca las envie
no querras saber de mi
no puedo entender
lo tonta que fui
es cuestion de tiempo y fe
mil años con otros mil mas
son suficiendes para amar

[coro/chorus]

si aun piensas algo en mi
sabes que sigo esperandote

[coro/chorus]


Bugün yabancı sözlere ikinci kere yer veriyorum. Merak edenler olur diye...

Küçük Mutluluklar



Az önce yazdığım yazıya, affınıza sığınarak, sevgili öğretmenim Cynthia' ya not koymuştum. Ardından sanal alemde dolanmaya devam ediyordum ki "Ben neden Shakira' nın şarkı sözlerine bakmıyorum? Belki anladığım bir şeyler olur?!" diye düşünerek ilgili sayfalardan birine girdim ve...




Bir kez daha insanın ufacık şeylerden nasıl mutlu olduğunu gördüm.




Shakira hayranları bilir, hani bir şarkısı vardı "Estoy aqui" diye; işte o şarkının sözlerini okudum ve anladım! Aferin bana!




Tabii bunda sevgili öğretmenimin payı büyük.




Beni en mutlu eden şey ise artık bu dilde de kitap okuyabilecek olmam. Cervantes' i çeviri hatası olmadan okuyabilmek mesela...



Not: Fotograflar internetten alınmıştır.




Flamenko

Bu kadar tutkulu yapılan kaç dans vardır? O ellere, bakışlara ve ritme hayranım ben!

Cynthia' ya not: Biliyor musun, sözlerin bir kısmını anlıyorum!!!!Nasıl mutlu oluyorum bir bilsen. Çok ama çok teşekkür ederim. İyi ki varsın!

Sevdiğim Aşk Şarkıları (Bölüm 1)

(In Napoli where love is King)
(When boy meets girl)
(Here's what they say)

When the moon hits your eye
Like a big-a pizza pie
That's amore
When the world seems to shine
Like you've had too much wine
That's amore

Bells'll ring
Ting-a-ling-a-ling
Ting-a-ling-a-ling
And you'll sing "Vita bella"
Hearts'll play
Tippi-tippi-tay
Tippi-tippi-tay
Like a gay tarantella

When the stars make you drool
Joost-a like pasta fazool
That's amore
When you dance down the street
With a cloud at your feet, you're in love
When you walk in a dream
But you know you're not dreamin', signore
'Scusami, but you see
Back in old Napoli, that's amore

(When the moon hits your eye)
(Like a big-a pizza pie, that's amore)

That's amore

(When the world seems to shine
(Like you've had too much wine, that's amore)

That's amore

(Bells will ring)
(Ting-a-ling-a-ling)
(ting-a-ling-a-ling)
(And you'll sing "Vita bella")
(Vita bell-vita bella)
(Hearts will play)
(Tippi-tippi-tay, tippi-tippi-tay)
(Like a gay tarantella)

Lucky fella

When the stars make you drool just like pasta fazool
That's amore (that's amore)
When you dance down the street
With a cloud at your feet, you're in love
When you walk in a dream
But you know you're not dreaming, signore
'Scusami, but you see
Back in old Napoli, that's amore


Sözlerini de koydum ki seven varsa eşlik etsin!!

Özlemle

Su kesintileri kapıda.


Belki de bu yarışma bize "Ahh..ahh...Nerede o eski günler?" dedirtecek.

Güzel bir konu, eminim ki birbirinden güzel çalışmalar çıkacaktır.

Katılacaklar için bir iki örnek:








Sevgili su, daha gitmeden özlettin kendini!
Not: Kullanılan fotograflar internetten alınmıştır.

23 Temmuz 2007

Az Kaldı




Benzer bir manzaraya kavuşmama az kaldı.




Gölgede oturup elimde buzzz gibi bir içecekle tembellik yapacağım. İşten güçten ve şehrin tüm stresinde uzakta, anne ve babamın kanatları altında...




Tembellik yapacağım ama inanın o lafın gelişi. Okunacak kitaplarım var:







1. John Berger - Buluştuğumuz yer burası




(Aslında okumaya başladım ama sanırım iş güçten yola çıkmadan bitiremem)







2. Bruce Chatwin - Patagonya' da




3. Yekta Kopan - Karbon Kopya





Bu hafta sonu 2 haftalığına tatile çıkacağım. Giderken iki şeyi geride bırakacağım için çok üzgünüm: Canım oğlum ve İspanyolca sınıfım.
Not: Kullanılan fotograflar internetten alınmıştır.

En Sevdiklerimden

İşte sevdiğim eserlerin bazıları:







Monet

Fikret Mualla




Picasso




Luis David Jacques




Botticelli












Van Gogh

Not: Kullanılan fotograflar internetten alınmıştır.

Mevlana Yılı (4)


Bu konuda ne bulursam paylaşıyorum, bunu da yeni okudum.




Şans





(*) Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

22 Temmuz 2007

Ali Candaş





Ali Candaş...


"Hiç Türk ressam bilmiyorum" diye hayıflanırken yalan söylüyormuşum. Biliyormuşum aslında. Ve hatta Van Gogh' a olan sevgimin kaynağı da O' ymuş.


Bir gün öğrendim ki; küçüklüğümden beri Van Gogh hakkında engin bilgi sahibi olmamda annemin bana masal niyetine okuduğu bir kitabın etkisi varmış. Kitap Van Gogh hakkındaymış ve anneme Ali Candaş Bey tarafından hediye edilmiş.


İşte, sanattan bahsederken gözleri ışıl ışıl olan dünya tatlısı bu ressamızla tanışıklığımız eskilere dayanıyormuş.



Bir süredir yazmak isteyip de yazmadığım birbirinden güzel organizasyonlardan biri de Ali Bey' in sergisiydi. Yukardaki resmini de sergi de görüp çok beğendiğim için affına sığınarak buraya alıyorum. Fotografı çok iyi çekememiş olsam da renklerin güzelliği belli oluyor.

Diğer eserlerinde de aynı güzelliği görebilirsiniz.

Yakında sergi ve Ali Bey hakkında daha detaylı yazacağım. Bu sadece ısınma yazısı!

Kumdan Heykeller




Çok kıskanıyorum çok!




Ankara dışında bir şehirde güzel organizasyonlar yapıldığında ve ben gidemediğim zaman çok ama çok kıskanıyorum!




Sonuçta ben başkentte yaşıyorum ama...ama' sı en başta da söylediğim gibi Ankara sanatın ve kültürün başkenti olamıyor.


Yine de umudumu yitirmeden elimden geldiğince çabalamaya devam ediyorum. Bu süreçte sevindirici haberler de alıyorum.



Bir kaç hafta önce arkadaşlarımla İstanbul' a gitmemiz gerektiğini konuştuk. Amacımız Kozyatağı' ndaki kumdan heykeller sergisini görmekti. O zaman da demin ki gibi epey söylenmiş ve "Burada neden olmuyor?" diye kızmıştım.



Keşke başka bir şey dileseymişim! Burada da var!



Aslında bende kovamı alıp da gideyim, bir kumdan kalede ben yapayım isterdim ya..neyse, o da gelecek sefere artık!


(*) Kullanılan fotograflar internetten alınmıştır.









Bir İş Var






Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

Her zaman güzel mi bu kadar,

Bu eşya, bu pencere?

Değil,

Vallahi değil;

Bir iş var bu işin içinde







Orhan Veli


Katil: Tabii Ki Uşak!!

Polisiye ya da dedektif denilince aklınıza kimler geliyor? Agatha Christie? A. Conan Doyle ve Sherlock Holmes? Hop Çiki Ya Ya Polisiyeleri? Ahmet Ümit? Belki de benim bilmediğim veya burada saymadığım başka isimler ve başka karakterler...



Aslında polisiye eserlerin fanatiği değilimdir, ancak; can dostumun bu konuya ilgisi ve tutkusu, hatta bu durumu daha da ileri götürüp bir romana başlaması ve bana da menejerliğini teklif etmesi beni bu konu üzerine "araştırma" yapmaya zorladı. O zamandan bu zamana bilgi dağarcığımı arttırmak adına "yeni kuşak" - "eski kuşak" , "klasik" tarzda - "bu ne böyle?" tarzında ve daha nice ayrımda bir sürü kitap okudum. Özetle; Ekinciğimin kitabını henüz görüp piyasaya sunamasam da kitap hazır olduğunda ben çoktan hazır olacağım!



İşte aşağıda kapağını gördüğünüz kitap da onlardan biri. Onu kardeşim tavsiye ettiğinde her ne kadar heyecanla başlayıp sonlara doğru biraz hayalkırıklığına uğradığını belirtmiş olsa da ben heyecanla başladığım okuma serüvenimi son ana kadar aynı heyecanla sürdürdüm.







Kitap, örneğine ne yazık ki az rastladığımız iki unsura sahip: Bir Türk özel dedektif ve seri katil.







Algan Sezgintüredi' nin kaleme aldığı "Katilin Şeyi" daha adından yazarın tarzı hakkında bize bilgi veriyor. Aklınıza cinsellikle ilgili bir şey geldiyse tahminizde yüzde seksen yanıldığınızı söyleyebilirim. Neden yüzde seksen derseniz, evet kitapta cinsellikle ilgili kısım var ama bu durum katilin cinayetlerde kullandığı bir aletten kaynaklanıyor.

Yazarın tarzı ise...Açıkça söylemek gerekirse "İşte gerçek Türk dedektifi!" diyebileceğim Vedat Kurdel' i okumaya başlayınca göreceksiniz ki adam bizlerden biri; konuşmasıyla, oturması kalkmasıyla, yaşantısıyla, rakısıyla...Onu kimi zaman bunalmış iş güç derdinde, kimi zaman tipik Türk erkeği ve belki de en önemlisi sadeliği, dürüstlüğü ve kimi zaman kendinden emin olupta duvara toslaması ile göreceksiniz kitabın sayfalarında.


Ailesi ile yaşayan, ki kendisi otuzlu yaşlarını geçmiş bir ev delikanlısı konumunda, masa başı bir işte çalışamayacak kadar keyfe keder kahramanımızın hayatında dönüm noktası polis emeklisi aile dostları ve komşuları olan Nezih Amca' nın yönlendirmesi ve desteği ile özel dedektifliğe başlaması oluyor. Tabii ki yalnız değil bu maceralarda, yanında bir de Nezih Amca' nın okumak istemeyip liseden terk ama kafası zehir gibi çalışan ve yine Vedat gibi ailesi ile yaşayan yaştaşı Tefo var.





Voltran hesabı, Tefo "başı" oluşturyorsa kalan tüm parçaları da Vedat oluşturuyor. Ve şansa bakın ki ikilinin ilk önemli davası bir seri katil oluyor.





Oldukça sürükleyici tarzı ile kitabı soluksuz okurken can kardeşimin neden hayalkırıklığına uğradığını anladım ama sizin heyecanınızı kaçırmamak için burada yorum yapmıyorum.





Hatasıyla sevabıyla ben ktabı çok beğendim, size de tavsiye ederim.

19 Temmuz 2007

Neden Yoktu?

Nemrut

Hani yeni harikalar seçiliyordu ya, düşünmeden edemedim neden:



Nemrut bu listede yer almadı?



Aslında bu soru aklıma çarşamba günü İspanyolca dersinde sevgili öğretmenimi dinlerken geldi. Perulu olan Cynthia, bize ülkesi hakkında bilgi verirken Machu Picchu' dan da bahsetti ve konu dünyanın yeni harikalarına geldi. Her ne kadar seçimlerin ardından epey tartışma çıkmış olsa da sonuçta bir grup aday vardı ve aralarında seçim yapıldı.





Machu Picchu


Ama gönlüm isterdi ki adaylar arasında Türkiye' den birden çok tarihi eser olsun. Mesela bir Selimiye Camii' yi olsun, bir Nemrut olsun, bir Zeugma olsun...Hangisi olursa olsun ama listede olsun. Aslında "yarışmanın" sonucun da önemi yok benim gözümde, amaç bu tür bir organizasyonla dünyaya bu güzellikleri ve ülkemizi tanıtmak olmalı.

Mesela yarışmadan önceki günlerde sevgili arkadaşım Jozef' le Ürdün Büyükelçiliği' nin düzenlediği bir gecedeydik. Toplanış amacı farklı da olsa gecede hepimize "Lütfen oy verin!" yazılı ilanlar dağıttılar. İlanda Petra' yı öven ve oy vermemizi isteyen ifadeler vardı. Sonuç? Petra listede! Sadece o gece bize onları dağıttıkları için mi? Hayır, hemen her fırsatta ülkelerini tanıtmak için uğraştıkları için sonuç böyle oldu.

Aslında herşey tanıtıma dayanıyor. Ve biz ne yapıyoruz? Çok az bir çaba gösteriyor ve insanların ülkemizin güzelliklerini kendi kendilerine farketmelerini bekliyoruz. Ha, unutmadan; bir de bol bol orman yakıyoruz ki gelecek turist (?) için otel yapılacak yer açılsın!!!

Neden kızıyorum ki? Ben bile blogumda çok az yer vermişim bu tür güzelliklere! Yazıklar olsun bana da!