24 Aralık 2006

İz




Fotograf denince akla gelen ilk isimdir Ara Güler.


Yıllardır birbirinden başarılı çalışmalara imza attıktan sonra, onun fotografta bir İz bırakma hayali de gerçek oldu ve 1 yaşını kutluyor.


Nice yıllara...


(*) Kullanılan fotograf www.filmbuero-nds.den sayfasından alınmıştır.

23 Aralık 2006

Bu İşler İçin Çok Yaşlıyım!

Otuzlu, kırklı ve belki ellili yaşlardasınız ve kendinizi yeni bir şeyler yapmak için "yaşlı" hissediyorsunuz. Mesela dil öğrenmek için, yeni yerlere gitmek için ya da yeni bir iş ve yeni bir ilişki gibi 'yeni başlangıçlar' için...

Muhtemelen hayatın temposu ve stresi sizi çok yordu. Sırtınız, başınız ve kesinlikle boynunuz ağrıyor vs vs.

Evet çok haklısınız! Belirtilere bakılırsa artık tüm bu yenilikler için çok yaşlısınız...

...ya da sadece tembelsiniz! Evet, bence kesinlikle ve kesinlikle tembelsiniz! Dünyaya bir kez geliyorsunuz ve siz bunu dolu dolu geçirmek yerine bahaneler bulmak için harcıyorsunuz.

Halbuki hiç bir zaman hiç bir şey için geç değildir. Yeter ki kendinize inancınız ve ulaşmak istediğiniz bir amacınız olsun.

Örnek mi?

1998 yılında Erdal İnönü' nün yazdığı 'Anılar ve Düşünceler 1' isimli kitabı okuyordum. Bir devri tanığının ağzından dinliyor ve bundan büyük keyif alıyordum. Kitabın 56. sayfasına geldiğimde beni en çok etkileyen bir anıyla karşılaştım:





Bu dönem milletvekili olarak Meclis' e devam eden babamın evde başlıca uğraşı İngilizce öğrenmek ve İngilizce tarih ve siyaset kitaplarını okumak olmuştur. Haftada iki üç gün ayrı ayrı gelen iki hoca ile birlikte birkaç saat hiç aksatmadan çalışırdı. İki hocadan biri Baker adında bir İngiliz dil öğretmeni idi. Babama alışılmış anlamda İngizlice dersleri verir, telaffuz şeklini, grameri ve sözcükleri öğretirdi. Ayrıca her derste, İngiliz edebiyatının tanınmış bir eserinden parçalar okurlardı. İngilizceyi en doğru şekilde telaffuz edebilmek için, örneğin the kelimesini tam İngilizler gibi söyleyebilmek için babamın çok uğraştığını ve bize sofrada bunun nasıl yapılacağını anlattığını hatırlıyorum. Öteki hoca Şekip Engineri Robert Kolej mezunu bir iktisatçı idi. Onunla babam İngiliz siyaset tarihine ait kitaplardan bölümler okur, özellikle de İngiliz parlemento tarihi üzerinde dururlardı.


Sabahleyin kütüphanede babamın Mr. Baker' le çalışması, yüksek sesle okuması, daha iyi telaffuz edebilmek için aynı kelimeleri tekrar tekrar seslendirmesi koridordan geçerken duyulurdu. Öğle yemeğinde biraraya geldiğimizde büyükannem, "Talebe gibi uğraşıyorsun oğlum, bu kadar zahmete ne gerek var, bu yaştan sonra niye bu kadar yoruyorsun kendini?..." diye sitem ederdi. Babamın yanıtı hep aynı olurdu:


"Aaa, olur mu anneciğim, yaşım ne başım ne, daha istikbalim var benim!..."


O zaman, 1937' de babam elli üç yaşında idi.


....Şunu da söyleyeyim ki, babam yabancı dil öğrenmeye bu kadar önem vermekle birlikte bunun bir araç olduğunu, esas amacın insanın mesleğini iyi öğrenmesi ve uygulaması olduğunu hiç unutmazdı.






Etkilenmemek mümkün mü?



Bir başka örnek ise:





Muazzez İlmiye Çığ.

Onun 40 yaşından sonra İngilizce öğrendiğini, 76 yaşında ilk kitabınızı yazdığını, 82 yaşında bilgisayarı öğrendiğini ve ne yazık ki 92 yaşında da sanık olduğunu biliyor muydunuz?

Ne dersiniz, hala "Bu işler için çok yaşlıyım!" diye düşünüyor musunuz?

(*) Kullanılan fotograflar www.devletarsivleri.gov.tr ve www.corum.bel.tr sitelerinden alınmıştır.

20 Aralık 2006

İçimizdeki Çocuk İçin Müzeler


Sait Faik öykülerinden "Bulamayan" ı çok severim.

Öykü Arşimet Kanunu' nu kullanarak ağırlığı olmayan bir gemi yaratan Alim' le ilgilidir. Bir bankada muhasip olarak çalışan kahramanımız gerçekte ağırlığı olmayan bir gemi yaratmış değildir tabii ama bu işe o kadar içten, o kadar safça ve çocukça bir inançla sarılmıştır ki kimse düşüncesinin aksini ispat etmeye cesaret edemez. Belki de içindeki çocucuğu öldürmek istemezler.

İçimizdeki çocuk...
Hani büyüdükçe ihmal ettiğimiz, kimi zaman varlığından utandığımız ve yok saydığımız çocuk. Artık koca koca adamlar olduğumuz için kendimize yakıştıramadığımız çocuk. Ya da artık büyüyüp de hayat kavgasına girdiğimiz için unutup gittiğimiz çocuk.
Azıcık kulak verip dinleseniz belki yine de sesini duyarsanız. Eğer sesini duyarsanız alın onu bir müzeye götürün. Mesela Sunay Akın' ın müzesine.
İstanbul Oyuncak Müzesi' nin temeli müzeciliğin değerini ve önemini kavrayan Sunay Akın tarafından, Berlin' de bir antikacıdan alınan bir oyuncak at ile atılmış. Zamanla gelişen müzede şu anda 500 metre karelik bir alanda oyuncak trenlerden uzay gemilerine kadar her türden yaklaşık 4000 adet oyuncak sergileniyor. Bir zamanlar tahta oyuncaklarla, bez bebeklerle oynayan, tel arabalar çeviren 'büyük çocukluklar' a çocukluklarını hatırlatmak için Eyüp Oyuncakçısı da unutulmamış.
Orayı gezdikten sonra bir de Museum of Childhood' u gezin.
Oyuncak ayılardan, porselen bebeklere kadar çeşit çeşit oyuncağı görmek belki de uzun zamandır içinizde sessiz kalmış o masum çocuğu mutlu edecektir.
(*) Kullanılan fotograf www.oyuncax.com sayfasından alınmıştır.

17 Aralık 2006

Cengiz Han Sergisi (2)





Cengiz Han ve Mirasçıları sergisi hakkında yabancı basından bir haber:




Ülkemin dünya basınında kültürel bir haberle yer alması mutluluk verici.


11 Aralık 2006

Askıdaki İhtiyaç


Aslında hiçbir kötü alışkanlığım yoktur...yani kahve bağımlılığımı saymazsak.

Yemeklerin üstüne 'bol köpüklü bir orta kahve'ye asla hayır demem, diyemem. Hele de o kahve kısık ateşte, sabırla ve emekle yapılmışsa...ikram edildiğinde o nefis aroması burnumu şenlendirdiyse...şekerin miktarı tutturulmuşsa...değmeyin keyfime. Beni anlayabilmeniz için sizin de aynı zevki paylaşmanız lazım.

Zaten öyle değil midir; kendinizi karşınızdakinin yerine koyup neler hissettiğini anlayabilmek biraz da aynı duyguları yaşamış ya da yaşıyor olmaktan kaynaklanmaz mı? Aynı şeylere önem vermekten? İhtiyaç duymaktan?

Kahveye düşkünlüğümden olacak, aşağıdaki hikayeyi çok severim:

İtalya' da bir kahve evine giren bir adam 2 kahve siparişi veriyor ve "bir tanesi askıda" diyor. Garson bir kahveyi verip, bir kağıdı askıya asıyor. Ardından birkaç kişi daha geliyor, 1 fazla sayıda kahve sipariş veriyor ve o fazla kahveyi yine "askıda" istiyorlar. Bu böyle gün boyunca sürüyor ve bazı müşteriler askıda kahve söylemeye devam ediyorlar. Böylelikle askıda epey kağıt birikiyor. Derken içeri fakir olduğu her halinden belli bir adam gelip "askıdan bir kahve" söylüyor. Garson adama kahvesini sunup askıdaki kağıtlardan birini indiriyor. Yoksul adamsa kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıkıp gidiyor. (*)

Bu hikayenin güzel tarafı insanların paylaşmayı bilmesi; o zevke ulaşamayanların ya da ihtiyaç sahiplerinin ne hissettiklerini bilip onlarla paylaşmaları. Bu ihtiyaç hikayedeki gibi bir bardak kahve olabilir, ya da bir ekmek veya bir tas çorba gibi daha yaşamsal bir ihtiyaç olabilir.




Her zaman bedeni doyurmak yetmez, bazen ruhu da doyurmak gerekir. Ve bu da ruhunu doyurmak isteyenlere:

Dediğim gibi, yaşamsal olsun ya da olmasın önemli olan paylaşmayı bilip bir ihtiyacı karşılamak.
(*) Hikayenin orjinali İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica' nın bir röportajında yer almakta olup, asıl adı "Caffee Sospeso" dur.

9 Aralık 2006

Cengiz Han Sergisi



Kimileri için bir cani kimileri için bir kahraman...


Savaşlardan şavaşlara koşturan ve tarihte iz bırakan bir hükümdar olan Cengiz Han, Picasso ve Rodin' den sonra İstanbul' a, Sabancı Müzesi' ne konuk oldu.

Serginin içeriğini Moğolistan' ın en önemli müzelerinde sergilenen eserler başta olmak üzere, Asya ve Avrupa' dan birçok kolleksiyona ait eserler oluşturuyor.
Toplam 600 eserden oluşan sergi, 8 Nisan' a kadar sanatseverlerin ziyaretine açık.


(*) Kullanılan fotograf www.asianreporter.com sayfasından alınmıştır.




6 Aralık 2006

Anitta' nın Laneti

Ekonomi ile ilgili alanlarda çalışanlar ya da ekonomi olaylarını yakından takip edenler Mahfi Eğilmez ismini çok iyi bilir; 1997 yılına kadar Hazine Müsteşarı olarak görev yapmıştı.

Ancak; Eğilmez' in bilinmeyen -ya da az çok bilinen- bir diğer yönü Hitit Uygarlığı' na olan ilgisi ve bu konudaki derin bilgisidir.

İlgisinin nedenini

"Hitit uygarlığı en az Mısır uygarlığı kadar eski ve zengin. Üstelik bu uygarlığın dünyaya tanıtılmasında Türk araştırmacıların büyük katkısı var. Buna karşın tanıtım yeteri kadar yapılamamış. En azından Mısır'ın yaptığı kadar bir tanıtım yapılmadığı ortada. Hattuşa'yı gezmeğe giden herkes bunu kendi gözleriyle görebilir. Piramitleri gezen yüzlerce turiste karşılık Hattuşa'yı gezenlerin sayısı bir elin parmakları kadar az. Oysa Hattuşa inanılmaz zenginlikte bir yer. Biraz çabayla biraz düzenlemeyle burası dünyanın ilgi odağı olabilir. Dünyada 4000 yıl öncesine dayanan kaç tane uygarlığın kalıntıları var ki? Biz Ankara'nın amblemindeki Hitit güneşini değiştirmekle uğraşırken Mısırlılar neler yapıyor dersiniz?" (*)

diyerek özetleyebiliriz. Hak vermemek mümkün değil.

2002 yılında sırf meraktan "Anitta' nın Laneti" isimli kitabını aldım. Ancak; kısmetsizlikten mi desem yoksa önyargılı davranıp iyi bir çalışma olacağına ihtimal vermediğimi itiraf mı etsem bilmiyorum, sebep ne olursa olsun sonuçta kitabı kütüphanemde oldukça uzun bir süre 'dinlendirdikten' sonra nihayet geçtiğimiz ay elime aldım. Ve bu kadar geç kaldığım için çok pişman oldum.

Çünkü: Eğer ilgi alanlarınız içinde tarih ya da arkeoloji yoksa bu konuda kitapları okurken sıkılabilirsiniz. İsimler ve olaylar size karışık gelebilir. Ama bu diğerlerinden farklı; olayların kurgusu, bilgiyi veriş şekli ve akıcılığı ile elinizden düşüremeyeceğiniz bir kitap.

2 gün boyunca öğle tatillerim dahil bulabildiğim her fırsatta, büyük bir ilgi ve heyecanla kitabı okudum. Hani soluksuz okudum derler ya, aynen öyle işte.

Bittiğinde ise böyle zevkli ve güzel bir kaynağın okullarda okutulup okutulmadığını merak ettim. Yaptığım küçük araştırmaya göre ne yazık ki okutulmuyor. Keşke olayları ders kitaplarının sayfalarından çıkarıp bu tür kitaplarla günlük hayatlarına sokabilsek. Böylece çocuklarımıza hem bilgi vermiş hem de kitap okuma alışkanlığı kazandırmış oluruz.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda hangi medeniyetlerin, ne şekilde hüküm sürdüğünü ve neden yıkıldıklarını iyi bilmemiz lazım. Çünkü kitabı okurken de göreceksiniz, tarih gerçekten tekerrürden ibaret.

Umarım en kısa zamanda sizde okursunuz.

(*) Mahfi Eğilmez' in sayfasından alınmıştır.

Sonsöz: İtiraf etmeliyim ki, ekonomi ile ilgilenenleri anlamakta zorlanıyorum! Bir bakmışsınız Akın Güngör gibi bir bankacı emekli olduktan sonra üzüm yetiştirmeye başlamış ve hobisini gelir kaynağına dönüştürmüş, bir bakmışsınız Mahfi Eğilmez gibi bir bürokrat tarihle ilgilenmiş ve hatta kazılara katılmış, ya da bir bakmışsınız bankacının biri kendini sanata vermiş ve hatta bu konuda bir blog açıp denemeler yazmaya başlamış!!!

5 Aralık 2006

Animasyonun Gücü


Hommer Simpson başta olmak üzere Simpson ailesine hayranlığım yıllardan beri sürüyor. Çevre sorunlarından ayrımcılığa, kapitalizmden cinselliğe birçok konuyu mercek altına alan dizide karakterler de birbirinden ilgi çekici:
Marge' ın tüm evi idare eden ama kendine güveni olmayan ve bir dönem mutluluğu kumarda arayan 'kusursuz ev kadını' tiplemesi;
Lisa' nın yaşının üstünde zekası ile feminist, çevreci ve vejateryan sanatçı kişiliği;
Bart' ın yalnızlıktan korktuğu için yaramazlık yaparak ilgiyi üstüne çeken tavrı;
Maggie' nin dünyanın en zeki ama en yavaş büyüyen bebek oluşu ve tabii ki Hommer' ın düşük zekası nedeniyle her daim başarısız bir insan ama çocukları için özverili baba oluşu.
Aslında dikkatli bakıldığında karakterler çevrenizde kanlı canlı örneklerini görebileceğiniz kişiler. Ve hatta ailenizde rastlayabileceğiniz kadar size yakınlar.
İşte Simpsonlar' da olduğu gibi, senaristler bu karakterleri kullanarak gerçek dünya kahramanlarının anlatamadığı şeyleri daha rahat anlatabiliyor. Onların olaylara tepkisi ve yorumlayışı, hayatı ele alışları insan davranışlarına ayna tutuyor. Bizi bize, en komik halimizle anlatıyorlar.

Ve az önce okuduğum haberde gördüğüm üzere "Küçük Bush: Amerikan Sakini" nde olduğu gibi bazı şeyleri anlatmak için yine animasyon devreye giriyor.


Haberi NTVMSNBC sayfasında okudum:

Anladığım kadarıyla, gelecek yıldan ititbaren yeni bir çizgi kahraman dünyaya hakim olacakmış. Sanırım adaşının yapamadığını yapacak!!
Detaylar haberin içeriğinde olduğu için tekrara kaçmamak için burada yazmıyorum. Sadece bekleyelim ve görelim diyorum; bu çizgi dizi Amerika' da fırtınalar koparacak mı ve tutulacak mı?

Nihayet!!


"İnsan kendini yalnızca insanda tanır."

Goethe

Geçtiğimiz haftalarda kitapçıda raflara göz gezdirirken bir dergi buldum; edebiyat üzerine.
Genelde edebiyat dergileri beni biraz huzursuz eder. Orada yorumlanan kitabı aynı şekilde yorumlayamamaktan, daha da kötüsü okuyup da hiç anlayamamaktan korkarım. Onlarsa o kadar güzel yazarlar ki kendime bakıp bu kadar yetersiz olduğum için hayıflanırım.
Yalnız; bu kez dergiden korkmadım.
Zengin içeriği ve sade yorumlarıyla ilk anda kalbimi kazandı.
Tanışma sayımızda Simone De Beauvoir' ın "Kadın olarak doğulmaz, zamanla kadın olunur..." sözü manşetti. Etkilendim; özellikle de Mandarinler kitabına da konu olan aşkına yazdığı mektubunu okuyunca tarzından çok etkilendim.
Ayrıca James Joyce' dan Dublinliler' i okumuş biri olarak 'Ulysses' i okumaya cesaret edemeyen ben, onun hakkındaki yazıyı okuduktan ve İncil' den sonra en çok tartışılan kitap olduğunu öğrendikten sonra birazcık olsun cesaret kazandım.
Bir sonraki hafta manşet "Fakat dostum siz bir dahisiniz..." di. Konularsa; Mayakovski, Thomas Mann, Ezop ve Sait Faik Abasıyanık...Tam da Sait Faik' ten 'Son Kuşlar' ı okuduğum sırada güzel bir tesadüf oldu.
Bu haftaki sayıyı merakla bekliyorum.
Alkım Yayınları' ndan K Dergi anlaşılır bir edebiyat dergisi olmanın yanı sıra uygun fiyat politikası ile çok ilgi görecek gibi.
Edebiyatla ilgilenenlere en azından bir kere denemelerini tavsiye ederim.