29 Ekim 2006

İnteraktif Bir Sergi

Sabah Gazetesi' nin bugün ki pazar ekinde ilgimi çeken bir haber oldu:

"Da Vinci, Rahmi Koç Müzesi' nde

Leonardo Da Vinci' nin, uygulanması açısından zamanının çok ötesindeki çizimleri bugünün teknolojisi ve bilgi birikimiyle hayata geçirildi. 'Leonardo: Evrensel Deha' adlı sergide tasarlanmış makinelere dokunmak ve çalıştırmak serbest. "

Da Vinci ile ilgili bir sergi, üstelik interaktif! Leonardo' nun dehasını yakından görebilmek için mükemmel bir fırsat. Kaçırmayın!

Not: Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun! Başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere, bize demokrasiyi ve laikliği miras bırakan herkese sonsuz teşekkürler.

28 Ekim 2006

‘Kitap okumak sadece azınlık içindir’(*)





NTV' nin web sitesi tarafsızlığı, içeriği ve güncelliği ile en sevdiğim 'sanat' sitelerinden biridir. Ancak bazen (işte de bütün günüm bilgisayar karşısında geçtiğinden) sitenin güncelliğine yetişemiyorum. Böyle durumlarda 'biriktirip' okuyorum.
Yalnız bu kez çok biriktirmişim ki gözümden kaçan bir haber olmuş:

" Nobel ödüllü ünlü Portekizli yazar José Saramago, kitap okumanın sadece azınlık için bir etkinlik olduğunu, herkesten okuma arzusunda olmasının istenemeyeceğini söyledi. "

Saramago' nun bunu neden söylediğini bilemiyorum. Ancak; haberi okurken ben de başka bir açıdan hak verdim: Kitap okumak azınlık işi, özellikle Türkiye' de!

Azınlık = Maddi gücü olan

Evet, benim 'azınlık' ım kitapları çıktığı andan itibaren takip eden ve kitapevlerinden alabilen okurlar.
'Korsan kitap' satışını ne etik olarak ne de hukuken doğru bulmuyorum. Ama...
İşte burada araya bir 'AMA' giriyor:
...ama bir yandan da 20 YTL' lik bir kitabın 3-5 YTL' ye satılması...Bunun alım gücü düşük okurlara cazip gelmesi...Böyle bakınca korsan kitap alıcılarına pek kızamıyorum.
Türkiye' de okuma oranının düşük olduğundan yakınır dururuz. Bunu resmi kayıtlara bakarak söylüyoruz. Ya kayıtlara geçmeyen rakamlar? Eminim onlar daha yüksektir. Çünkü kanuna aykırı olmasına rağmen satışları iyi olmasa yol boyunca satış yapan insanları görmeyiz. Demek ki, kitaplar bu fiyata satılsa bile kara geçilebilmek mümkün. Ve arz - talep ilişkisi: demek ki, okumayı seven bir toplumuz.
Biliyorum, son yazdıklarıma "Ama yazarın telif hakkı ne olacak? Yazarı kim koruyacak?" diye itiraz edeceksiniz. Ne yazık ki ben böyle düşünmüyorum; yazar okuyucusu olmayacaksa neden yazar ki? Yani önceliği okunması, hem de geniş kitlelerce okunması değil midir? Aksi takdirde, edebiyatla sanatçı kimliği ile değil de ticari kimliği ile ilgileniyormuş gibi geliyor bana. Yayınevi ile yazar arasındaki maddi anlaşmaların okuyucuya yansıtılmasını doğru bulmuyorum.

Ben 7' den 70' e değil, beşikten mezara kitap okunması taraftarıyım. Her şeyden önce kitap demek bilgi demek benim için, insanın ufkunun genişlemesi demek, hayal gücünün gelişmesi demek, gidemeyeceği yerlere \ zamanlara gidebilmesi demek ve aptal kutusuna bağımlılığının azalması demek.
Bunun için de bebeklikten itibaren kişinin önce kitap kavramına, ardından da kitap okumaya alıştırılması ve yönlendirilmesi lazım. Sonuçta 'kitap okuma' sizin için başlıca bir 'boş zaman aktivitesi' olmayabilir; ama içlerinden biri olmalı. Çünkü mazeretiniz yok: Her zevke, her ilgi alanına veya her ihtiyaca göre bir kitap bulmak mümkün. Hatta artık sesli kitaplar bile mümkün.
Ama her 'yeni çıkan' ı ya da tüm klasikleri takip etmek mümkün değil; sorun vakit yetersizliği değil, nakit yetersizliği.

Tamam, korsan olmasın ama kitap okumak 'zengin'lere özgü olmasın!! Değil mi?

Fotograf linkte belirtilen siteden alınmıştır.

26 Ekim 2006

Sevgi, Işık'la Buluştuğunda...

Can dostum telefon açıp da "Cumartesi akşam ne yapıyorsun?" dediğinde sinemaya gitmeyi önerecek sanmıştım. Ama konuşmanın devamı tahmin ettiğim gibi olmadı:
"O" geliyormuş ve can dostum 1,5 aydır bunun için hazırlanıyormuş. Biletlerimizi almış bile!
Şaşkın şaşkın telefona bakakalıyorum; çocukluğumdan "O"nu hatırlıyorum elbette ama...
Bir tarafım sevgili dostum için orada olmam gerektiğini söylüyor, çünkü bu gecenin onun için ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Tanıştığımız günden beri "O"nu sayıklar. Bu an onun için çok özel ve ben de onun yanında olmak, heyecanını paylaşmak istiyorum. Ama...ama' sı ben şarkılarını bilmiyorum ki! Ya sıkılırsam? Gerçi gazetelerde İstanbul konserini okudum ve çok etkilendim. O yüzden nasıl olacağını merak ediyorum. Kararsızım anlayacağınız.
Son karar: KESİNLİKLE GİDİYORUZ!
Cumartesi akşamı gelip çatıyor ve biz konserin verileceği alana, Anatolia Sanat Merkezi' ne doğru gidiyoruz. O kadar gerginim ki...Yol boyunca söylenip duruyorum: "Yahu, ben şarkılarını bile bilmiyorum! Vallahi rezil olacağım oralarda!! Öğretsene bir iki tane...."
Koşar adımlarla varıyoruz; daha 1 saat var!
Vaktimiz bol olunca biraz Anatolia' yı geziyoruz, içerisi şimdiden kalabalık. Güzel bir mekan ama ne yazık ki hiç ummadığımız bir sorun yaşıyoruz: Sanat merkezinin (?) tuvaletleri pislikten geçilmiyor! Bu kadar emek, zaman ve para harcanan bir yerde, mola yerlerinde bile göremeyeceğiniz pislikte tuvaletler var!
Canımız çok sıkılıyor ama o an için bu durumu görmezden geliyoruz. Çünkü bu gece çok özel bir gece, "O" yıllar sonra bizlerle birlikte!
Konser saati yaklaşıyor ama dışardaki kuyruk bitmek bilmiyor! Bu yüzden yarım saat gecikmeli başlıyor.
Nihayet beklemeler sona eriyor, konser müthiş bir ses ve görüntü ziyafeti ile başlıyor. Ve 15 yaşından 60 yaşına kadar herkes heyecan içinde.
"O"sahne çıktığında heyecan doruk noktasında; coşkuyu anlatmak mümkün değil. Ama kolay mı? İlhan İrem yıllar sonra hayranlarının karşısında!
"O" şarkılarına başlıyor... Bense şaşkın şaşkın etrafı izliyorum. Aklımda tek bir düşünce var:
Seyircilerin tamamı ayakta; tek yürek, tek ses...Sadece O' na duydukları hayranlıkla böyle bir ortam yaratmaları mümkün olabilir mi? Üstelik yıllardır ortalıkta olmadığı halde hala hayranları olabilir mi? Malum, günümüzde "popülerlik" ve "ün" sezonluk! 15 dakika için herkes şöhret!
Başka bir sebebi olmalı, herkesi bu kadar coşturan başka bir sebep! Sonunda sebebi buluyorum: "Mutlaka benden gizli bir araya gelip çalışıyorlar!" ve açıkçası çağrılmadığım için bozuluyorum.




Sahnedeki adam hatırladığım İlhan İrem' e benzemiyor; olgunluk çağında, göbekli, saçları biraz dökülmüş bir adam...mı acaba? Evet, fiziği yıllar içinde değişmiş. Ama sesi? Sesi hala tanıdığım, bildiğim İlhan İrem. Hani bazı sesler vardır ya, çocukluğumuzdan kalma...Hani hatırlayınca garip bir huzur içimizi kaplar. Hani "çocukluğumuza döneriz". İşte öyle bir ruh hali içindeyim; çocuklar gibi şenim, mutluyum...
Sözleri bilmiyorum diye yol boyunca söylenen ben 2,5 saatlik konser boyunca ayakta, koronun bir parçası olarak konseri izliyorum! Dinledikçe şarkıları hatırlıyor ve eşlik ediyorum. Bulutların üstünde gibiyim...

Evet, sevgili dostum Menderes sayesinde 14 Ekim Cumartesi akşamım böyle geçti; coşkuyla, mutlulukla, heyecanla..."Oradaydım" diye çocuklarıma anlatacağım anlardan biriydi benim için.

Konserin sonunda ne oldu derseniz...Açıkçası hiç bitsin istemedik. Bütün uğraşlarımıza rağmen (ayakta uzun süre alkışladık) sadece 1 kere sahneye getirebildik onu. Olsun...Herşey mükemmeldi!


14 Ekim akşamı, Ankara' da Işık ve Sevgi buluştu. Ve tüm "sevecenler" de oradaydı...

20 Ekim 2006

Muammer Yanmaz' ın Yeni "40" Projesi

Aşağıdaki haber bugün yayınlanan Hürriyet Gazetesi' nden:

"40 yıl sürecek 40 Hayat projesi

Fotoğraf sanatçısı Muammer Yanmaz, ünlüleri metro istasyonlarında görüntülediği "40 İstasyon Paris" ile "40 İstasyon New York", "40 Yönetmen" ve tiyatro sanatçılarını ayna karşısında görüntülediği "40 Ayna" projelerinden sonra tam 40 yıl sürecek bir başka 40’lı projeye başladı: 40 Hayat.
Bu yeni projede Yanmaz, Amerikan Hastanesi’nde 40 doğumu fotoğraflayacak ve doğan bebekleri belli aralıklarla 40 yıl boyunca görüntülemeye devam edecek. Böylece "yaşayan" bir proje gerçekleştirmiş olacak. Amerikan Hastanesi’nin desteğiyle geçtiğimiz günlerde başlayan projenin ilk sergisi, 40 bebeğin doğumlarındaki fotoğraflarından oluşacak. " (*)

Bundan daha yaratıcı, bundan daha heyecan verici bir proje olabilir mi? 40 yaşamı takip etmek!
Dilerim bende bu projenin sonunu görecek kadar uzun yaşarım!

Ellerine, beynine sağlık Muammer Yanmaz!

(*) Haberi detaylı okumak isteyenler için: http://www.hurriyet.com.tr/cuma/5290616.asp?gid=67

9 Ekim 2006

Sunay Akın


Geçen sene Ramazan ayında, bir televizyon kanalında iftardan az önce Sunay Akın' ın programı başlardı. Hani o "Ayyy...Ayyy..." lı, abartılı gösterilerle dolu, hani televizyonun gerçek anlamda "aptal kutusu" olduğu programlar gibi değildi; sade, eğitici, kah hüzünlü kah eğlenceliydi...

İlk başlarda pek dikkatimi çekmemişti çünkü eğitici olsun derken insanı sıkan programlardan biri sanmıştım. Ama bir gün gözüm takıldı ve ne kadar yanıldığımı gördüm.

Her şeyden önce Sunay Akın içten ve akıcı uslübu ile seyirciyi hemen etkisi altına alıyordu. Çünkü samimiydi. Çünkü "Nerede o eski Ramazanlar?" gibi klişe sözlerle değil de hala aynı heyecanı duyarak çocukluk günlerini anlatıyordu. Çünkü farkettim ki o bizden biriydi; bizim hissettiğimiz gibi hissediyor, bizim özlediğimiz şeyleri özlüyordu.

Beni etkileyen ikinci şey ise konuklarıydı. Galiba magazin programlarının etkisiyle her ünlüyü / starı "şans eseri" bir yerlere gelmiş, "15 dakikalığına şöhret" sanıyorum. Gerçek sanatçı her zaman ünlü ya da star olarak adlandırılmıyor ya, ünlü olanın sanatçı olup olmadığını sorguluyorum. Ama Sunay Akın' ın konukları kaliteli, kendini alanlarında hatta diğer alanlarda eğitmiş, örnek alınacak derecede işlerine bağlı ve çok mütevaziydi. Yani Sunay Akın konuklarını ünlü ama gerçek sanatçılar arasından seçmişti.

Ve son olarak - ki bu beni en çok etkileyen kısımdır - ezan okunmadan az önce, o kısacık arada ekrana yerli ressamlarımızın eserleri geliyordu! Yani o zamanı bile insanlara birşeyler öğretmek için harcamıştı.

Ama ne yazık ki bu güzel program bu sene yok. Halbuki dilerdim ki Ramazan ayı ile sınırlı kalmayıp devam etsin. Her gün olmasa da en azından haftada bir kez...Sanırım her iyi şeyin başına gelen bu programın da başına gelmiş ve "reyting tanrıları" na kurban edilmişti.

İyi şeylerin kıymetini ne zaman bilebildik ki?!?

6 Ekim 2006

Etnografya Müzesi - Ankara


Geçtiğimiz pazar günü arkadaşımla "Ankara Turu"muzun 2. durağı olan Etnografya Müzesi' ndeydik.
Açıkçası gitmekte kararsızdım çünkü müzecilik ülkemizde pek gelişmemiş olduğundan yine hayalkırıklığına uğramaktan korkuyordum. Bir gün önünde uzun kuyruklar olan ve sergilenen eserler hakkında bilgi sahibi görevlilerin bulunduğu bir müzemiz olduğunu görebilecek miyim bilemiyorum ama ne mutlu ki bu kez hayalkırıklığı yerine çok güzel bir sürpriz ile karşılaştım.
Etnografya Müzesi beklentilerimin - veya daha doğru bir ifade ile korkularımın - tersine gerçekten güzel bir müzeymiş.
İlk hoşuma giden şey yeri oldu; Ankara' ya hakim bir tepede kurulmuştu. Öğrendiğimize göre eskiden bu tepe müslüman mezarlığıymış. Semtte, Namazgah adı ile biliniyormuş. 1924 yılında dönemin aydınlarınca müzenin kurulmasına yönelik çalışma başlatılmış ve 1927 yılında satın alınan 1250 adet eserle müze olarak göreve başlamış.
Genelde müze olarak kamuya ait klasik mimaride binalar kullanıldığı için tek kubbeli ve mermerli mimarisi ile de alıştığım müze görüntüsünden farklıydı, itiraf etmem gerekirse bu da beni çok etkiledi. Ayrıca geniş ve bakımlı bir bahçesi vardı.
Basamakları çıkıp da içeri girdiğimiz zaman çok ferah bir alanla karşılaştık. O anda dikkat etmemişiz ama, girişte Atamızın naaşının Anıtkabir' e nakledilmeden önce korunduğu, yani bir nevi geçici kabir olarak kullanılan bölüm varmış. Ayrıca, bu konu hakkındaki fotografların sergilendiği bir de alan. Biz bu kısmı atlayıp heyecan içinde ilk kısımdan başlayarak müzeyi gezmeye başlamıştık.
Sağlı sollu iki kısımda oldukça değerli eserlerin yer aldığı uzun koridorlarda ve odalarda eserlerin sergilendiği vitrinler karanlık ama ziyaretçi vitrinin önüne geldiğinde sensörler eseri hemen aydınlatıyor. Bu durum özellikle çinilerin ve cam eserlerin sergilendiği kısımlarda bizi çok etkiledi. Çünkü karanlık vitrin birden aydınlandığında muhteşem güzellik ortaya çıktı ve biz renk cümbüşü karşısında ağzımız hayranlıktan bir karış açık kalakaldık.
Müzede ağaç oymacılığından minyatüre, folklorik giysilerden kilimlere bir çok eser sergileniyor.
Hepsi birbirinden güzel ve değerli eserler ama biz en çok rahmetli Besim Atalay' ın bağışları ile oluşturulan bölümü sevdik.
Umarım en kısa zamanda bu güzel ve değerli müzeyi siz de gezersiniz. İnanın gittiğinize değecektir.