26 Haziran 2006

Muammer Yanmaz

Ilgın



İlk fotografı 17 yaşında Zenith marka fotograf makinası ile çektiği, mahallede uyuklayan iki köpekti.

"İşte reklam ya da tanıtım fotoğrafçılığı da, bu mesleğin para kazandıran tarafı. Çok sevdiğim bir işi yaparak para kazanıyor olmaktan dolayı çok memnunum. "

...diyen Yanmaz, yıllar sonra profesyonel kimliği ile karşımıza çıktığında adı kimi zaman reklam çekimlerinin altında yeraldı, kimi zaman moda çekimlerinin...ve asıl ilgiyi seri çalışmaları ile gördü.

"Özellikle portre serileri çekiyorum. Mekan ve insanı ortak projelerde buluşturmak bence çok heyecan verici."
Muammer Yanmaz

Bazen Türk Sineması' nda kadının yerini sorguladı çalışmaları ile, bazen de Paris' te ve New York ta yaşayan Türk sanatçıları istasyonlarda fotografladı...İşte o çalışmalardan başlıklar:

1. 40 Yönetmen


2. 40 İstasyon \ Paris


3. Kadın Yönetmenler


4. 40 İstasyon \ New York


5. Türk Sineması' nda Kadın Oyuncular


6. 40 Ayna


Halen kendi adıyla kurduğu fotograf atölyesinde dersler veren Yanmaz' ın kursu sonrasında da “40 Haramiler” adı altında ortak çalışmaları sürdürme olanağına sahip olabilirsiniz.

İlgilenenler, En Sevdiklerim' de yeralan Muammer Yanmaz' ın web sitesini ziyaret edebilirler.

25 Haziran 2006

All About Jazz


Caz dinlemeyi çok seviyorum.

Bilgimi Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Count Basie, Stan Gets, Duke Ellington ve Dizzy Gillespie' den daha öteye götürmek ve günceli de takip etmek için bir site ararken All About Jazz ile karşılaştım.

Sanatçılar hakkında bilgiler, röportajlar, makaleler, ücretsiz müzik indirme, faydalı linkler ve geniş bir arşiv içeren siteyi tüm müzikseverlere tavsiye ederim.

(*) Yazıda kullanılan fotograf: Muammer Yanmaz - Kontrabas

19 Haziran 2006

Nuri İyem




Kartvizitinde 'ressam' yazan ilk Türk sanatçı...

Okuduğum en etkileyici cümlelerden biri.
Ölümünün birinci yılında değerli ressamımız Nuri İyem' i anmak istedim.

Kimdir Nuri İyem?

"Nalbant" adlı eseri

1915 yılında İstanbul' da doğdu ama çocukluğu sağlık memuru babasının işi gereği Mardin, Diyarbakır ve diğer Doğu Anadolu şehirlerinde geçti. Eserlerinde gördüğümüz kadınlar oradaki gözlemleri ile oluşmaya başladı.

Çocukken defterlerini resimlerle doldurdu İyem ve doktor olmasını isteyen babasının aksine o çoktan gönlünü resme vermişti; bu yüzden lisede okuduğu dönemde, bir gün yaptığı resimleri toplayıp soluğu Güzel Sanatlar hocası Nazmi Ziya' nın yanında aldı. Böylece Akademi macerası başladı.

Akademide İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran, Hikmet Onat, Leopold Levy ve Ahmet Hamdi Tanpınar' ın öğrencisi oldu.

1937 yılında birincilikle mezun oldu. Askerlikten sonra Giresun' a resim öğretmeni olarak atandı. Ama 1 yıl sonra İstanbul' a dönerek Akademinin yeni açılan yüksek bölümüne girdi.

Hayatının bu döneminde İyem, Avni Arbaş, Selim Turan, Fethi Karakaş, Mümtaz Yener, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Ferruh Başağa ve Agop Arad, birlikte sergi açtı. Amaçları, D Grubu'nun şekilciliğine karşı çıkarak toplumsal içerikli resim yapmak ve 2. Dünya Savaşı'nın bunalımlı ortamında sanatlarına toplumsal gerçekçi yön vermekti. İlk sergilerini 'Liman Kenti İstanbul' konusuyla Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açtılar. Bu sergiden sonra 'Yeniciler' adını aldılar. Bu çalışmalar, Türk Sanat Tarihine, ilk toplumsal gerçekçi sanat akımı olarak geçti. Orhan Veli'den Asaf Halet Çelebi'ye kadar çok sayıda şair ve öykücüyle dost oldular. İyem, Yeniler Grubu ve Liman Sergisi ile özdeşleşen tutumunu hep korudu. Hoca Ali Rıza, 14 Kuşağı ve Bedri Rahmi'nin çabalarını hep sürdürdü. (*)

(*) Özlem Köse' nin yazısından alınmıştır.

1944 yılında "Nalbant" adlı eseriyle birinci olarak mezun oldu.

1946 yılında ilk sergisini açtı. Bu yıla kadar çalışmalarını gerçekçi anlatımla üreten sanatçı, 1946 - 1960 yılları arasında iç gerçeğini yansıttığı soyut denemelerde yaptı. Böylece Türkiye' de ilk soyut çalışan ressamlar arasında yer aldı. 1960 yılından sonra yeniden figüratif resimler yaptı ve köyden şehre göç ve köylü kadın portreleri çalıştı.


Her zaman "iri iri açılmış gözleriyle yaşama kaygıyla bakan" kadın resimlerinin yaratıcısı olarak gördüğüm İyem' in neden gözleri bu kadar vurgulu yaptığını gelin kendi ağzından dinleyelim:
"...Annem yaşlı bir kadındı. Son çocuğuyum ben. Ablam bana baktı. O kadar ki, ben annemi pek sevmezdim açıkcası. Ama ablama bayılırdım. Beni dayaktan, her türlü fırtınadan korurdu... Korkunç şekilde seviyordum onu, her zaman onun peşindeydim... Anne diye bağırmazdım, abla diye bağırırdım... Uyandığım zaman bir bakardım, gözleri üstümde... Ondokuz yaşında evlendi, ilk çocuğunu doğururken de öldü. Ve bir suçluluk duygusu var bende şimdi. Sanki ben ablamı kurtarabilirdim. Buna benzer tuhaf şeyler yaşadım ben. Resimle uğraşmaya başladığımda hep bir kadın vardı. İlk zamanlar çok kötü şeyler yapıyordum. Giderek bu kadın portresi gelişti bende. Sonunda... "göz" benim tablolarıma giriş için bir anahtar olmaya başladı."

Nuri İyem' i 18.06.2005 tarihinde 90 yaşında kaybettik.

Bu yıl ilki düzenlenen Nuri İyem Resim Ödülü’nü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü öğrencisi Cihan Zafer Gazioğlu kazandı.

Daha detaylı bilgi için: http://www.lebriz.com/v3_artst/artist_Home.aspx?artistID=36&lang=TR

18 Haziran 2006

Eczacıbaşı Sanal Müzesi

Ne yazık ki Ankara müzeler açısından zengin bir şehir değil. Mecburen sanal ortamlarda gezerek bu açığı kapatmaya çalışıyorum.
Aramalarım sırasında bulduğum ve büyük bir zevkle takip ettiğim müzelerden bir tanesi "Eczacıbaşı Sanal Müzesi" oldu.
Kullanım kolaylığının yanı sıra çok eğitici bir site olma özelliği taşıyor.
"Kolleksiyonlar" başlığına girdiğiniz zaman 'Eczacıbaşı Kolleksiyonu', 'Uluslararası Sanat Yapıtları Kolleksiyonu' ve 'Ulusal Sanat Yapıları Kolleksiyonu' alt başlıklarını görebilirsiniz. İşte bu başlılardan bazı seçmeler:

Eczacıbaşı Kolleksiyonu












Burhan Doğançay - Galata


"Harita Yarbayı Ressam Adil Doğançay'ın oğlu olan Burhan Doğançay'ın belleğinde, memleketinin her köşesini hem harita paftalarına hem de tuallerine işleyen babasının anısı herhalde kalıcı izler bırakmıştır. Onu "112" dünya ülkesine taşıyacak olan "seyyah" kimliğinin tohumlarını o yıllarda, o gezilerde aramak yanlış olmasa gerek... Doğançay'ın herkesce bilinen sanatçı kimliğinin yanı sıra, gençliğinde başarılı, amatör milli bir futbolcu olduğu genellikle unutulur; onun kesintisiz çalışma temposunda, üretkenliğinde, geziciliğinde, "Çağdaş Sanat Müzelerinin Gerekliliği" gibi sanatsal sorunlarımızı yılmadan gündeme getirmesinde bu yanının da izleri sezilebilir.... Seçtiği tekniklerin -suluboya, fotograf, guaş, kolaj, akrilik gibi- hızlı çalışılabilecek ve "anı saptayabilecek" özelliklerde olduklarını biliyoruz. "Enstantane Avcısı" veya "Golü Koklayan Acar Forvet" uygun anı ve açıyı yakaladığında deklanşöre basar veya şutunu atar. Örneğin onun "Şeritler ve Gölgeler" dizisi; günışığının deviniminin duvarlardaki afiş yırtıklarında yarattıkları estetiği yakalayan "gözü"nün, sonra bunu maketlerle, çeşitlemelerle soyut kendine özgü bir kaligrafiye dönüştüren doğu-batı kültürünü özümsemişliğinin sonucudur...Aşk teması - "kalp motifi"- evrensele örnek olarak gösterilebilir; politik terminoloji ise her ülke için çok farklı olabilmektedir. Otuzbin dialık, 106 ülkenin kent duvarlarını belgeleyen "Dünyanın Duvarları" projesini 20 yıldır sürdüren sanatçının resimlerinin alt yapısını da bu duvarlara ilişkin gözlemlerinin oluşturması şaşırtıcı değildir. Ressam Doğançay'ı bıkmadan usanmadan kent duvarlarına ve son dönemde de kapılarına yönelten, insanların buralarda bıraktıkları "Yaşanmışlık İzleri"dir. Bir söyleşisinde Afrika'da beyazlardan kaçan "Bushman"ların sığındıkları mağaralarda yoksun kaldıkları dışarıdaki doğayı inanılmaz bir güzellikte o mekanın iç duvarlarında yarattıklarına dikkat çekerek; özlemlerin, yoklukların, kızgınlıkların anlatılma yerinin her zaman her yerde duvarlar olageldiğini vurgular. Doğançay, bir ressam olduğu kadar bir araştırmacı - toplumların duygusal, sosyal ve politik dışavurumlarını önemseyen, belgeleyen-, ve de sokaktaki insanın duygularını sezen, onların dertlerini paylaşan bir aydındır. Duvarlar onun yeni gittiği bir ülkeye, kente uyum sağlayabilmesini, o toplumu çözümleyip insanlarıyla kaynaşabilmesini sağlayan ipuçlarının imlerini de barındırmaktadırlar.Yaygın olarak sanıldığının aksine, Doğançay'ın sanatı hiç de soyut bir sanat değildir; son derece somut bire bir "insan izleri"nden yola çıkan, onları tualinde yineleyen, sonra da o izleri yaratan insanlardan birisi gibi - kendisini o sokak köşesinde hissederek veya varsayarak - müdahaleler yapan bir yaklaşıma sahiptir...Doğançay'ı cezbeden sokaktaki birey, kurulu düzenin kurumları, doğa ve kentin fiziki yapısı arasındaki bu çatışma ve iletişim çabası olmalıdır; onun sanatını soyut yerine, "duygusal, sosyal ve politik" olarak nitelendirmemiz bu nedenledir. O, yirminci yüzyılın vahşi kent görünümlerinin duvarlarını hem o kentin, hem o anın, hem de o anki kendi varlığının "El Falı"na bakarcasına inceler, fotograflar ve resmeder. Dünya kentlerinin duvarlarında düzen ile, para ile "ütopyalar, tepkiler ve tek bireylerden tüm topluma iletiler" bir arada izlenebilirler. Sanatçıyı çeken aşk ile paranın, duygusallık ile iş usunun her an her kentte, her köşede hem farklılaşan, hem de zaman zaman çakışan zenginliği olmalıdır. Onun, "Dünyanın Duvarları" projesi, dünya halklarının sesini tıkalı kulaklara ve kalplere ulaştırmayı hedefleyen bir sanatçının, bir yolcunun, bir seyyahın kalıcılık arayışlarıdır." (1)

(1) Haşim Nur Gürel, "Eczacıbaşı Koleksiyonundan Seçmeler 1" 1999, broşüründen alıntı.
(Eczacıbaşı Sanal Müzesi sayfasından alınmıştır.)

Uluslararası Sanat Yapıtları Kolleksiyonu












Kitagawa Utamaro - Sake Partisi


"Kitagawa Utamaro, 1600-1867 yılları arasında Japonya’da hüküm süren Edo Dönemi’nde gelişen, genellikle mütevazı günlük yaşamı yansıtan ve benzersiz tahta baskılar ile tanınan popüler sanat dalı ukiyo-e’nin, özellikle katı kurallar içinde yaşayan ve “courtesan” olarak adlandırılan "Courtesan"ların karmaşık duygusal yapılarını yapıtlarına başarı ile aktarabilen en önemli temsilcileri arasında yer alıyor. Ukiyo-e sözcüğü "değişken, anı anına uymayan akıp giden dünyanın resimleri / betimlemeleri" anlamında çevrilmektedir. Sözcük aynı zamanda "hüzünlü dünya" anlamına da gelebilecek ironik bir Budist kelime oyunudur. Ukiyo-e, Japon kent merkezlerindeki moda, yüksek yaşam standartları, bedensel zevkler gibi ilgileri içeren yaşam biçimlerine de verilen isimdir. Ukiyo-e ile Edo döneminin görsel kültürü yetkin bir biçimde bu sanat örnekleri ile belgelenebilmiştir." (*)

(*) Eczacıbaşı Sanal Müzesi sayfasından alınmıştır.

Ulusal Sanat Yapıtları Kolleksiyonu












Namık İsmail - Kanepede Oturan Çıplak



"Onun kadını bir özne olarak işleme ve resimde tüm erotikliğini yansıtma konusunda vermiş olduğu karar, “Kanepede Oturan Çıplak”ında da görülür. Aynaya bakan ve muhtemelen bir davet için hazırlanmakta olan ve üzerinde sadece ilk önce giydiği çorapları ve ayakkabıları olan kadın, Cumhuriyet’in tek tip saç modasına uygun kadınlardan biri de olsa, her şeyden önce kadındır ve Namık İsmail, resimde de onun kadınlığını işlemiştir. " (*)

(*) Eczacıbaşı Sanal Müzesi sayfasından alınmıştır.

Merhabalar!



















"Bir millet, sanat ve sanatkardan mahrum ise tam bir hayata malik olamaz."

Mustafa Kemal ATATÜRK
Bir gün farkettim ki Van Gogh' a hayrandım, Rembrandt hakkında çok şey okumuştum, Munch' un eserleri hep ilgimi çekmişti vs ama ilgilendiğim sanatçılar arasında Türk sanatçılar yoktu.
Nasıl olurdu da kendi ülkemin sanatçıları hakkında bu kadar az bilgim olabilirdi? Okullarda hiç mi anlatılmamıştı? Yoksa anlatılmıştı ama ben mi kaçırmıştım?
Ayrıca neden Ankara, gezdiğim diğer başkentlerdeki gibi sanatında başkenti olamıyordu? Neden yeterli sayıda müze yoktu, neden olağanüstü sergileri Ankara'da da göremiyorduk, neden festivaller bu kadar azdı vs vs...
İşte şu an gezmekte olduğunuz, amatör bir ruhla hazırlanan bu sayfa böyle doğdu. Hangi dalı olursa olsun sanatla ilgili herşeyi araştırmak ve başkaları ile paylaşmak için...
Keyifli seyirler!
: )