24 Aralık 2006

İz




Fotograf denince akla gelen ilk isimdir Ara Güler.


Yıllardır birbirinden başarılı çalışmalara imza attıktan sonra, onun fotografta bir İz bırakma hayali de gerçek oldu ve 1 yaşını kutluyor.


Nice yıllara...


(*) Kullanılan fotograf www.filmbuero-nds.den sayfasından alınmıştır.

23 Aralık 2006

Bu İşler İçin Çok Yaşlıyım!

Otuzlu, kırklı ve belki ellili yaşlardasınız ve kendinizi yeni bir şeyler yapmak için "yaşlı" hissediyorsunuz. Mesela dil öğrenmek için, yeni yerlere gitmek için ya da yeni bir iş ve yeni bir ilişki gibi 'yeni başlangıçlar' için...

Muhtemelen hayatın temposu ve stresi sizi çok yordu. Sırtınız, başınız ve kesinlikle boynunuz ağrıyor vs vs.

Evet çok haklısınız! Belirtilere bakılırsa artık tüm bu yenilikler için çok yaşlısınız...

...ya da sadece tembelsiniz! Evet, bence kesinlikle ve kesinlikle tembelsiniz! Dünyaya bir kez geliyorsunuz ve siz bunu dolu dolu geçirmek yerine bahaneler bulmak için harcıyorsunuz.

Halbuki hiç bir zaman hiç bir şey için geç değildir. Yeter ki kendinize inancınız ve ulaşmak istediğiniz bir amacınız olsun.

Örnek mi?

1998 yılında Erdal İnönü' nün yazdığı 'Anılar ve Düşünceler 1' isimli kitabı okuyordum. Bir devri tanığının ağzından dinliyor ve bundan büyük keyif alıyordum. Kitabın 56. sayfasına geldiğimde beni en çok etkileyen bir anıyla karşılaştım:





Bu dönem milletvekili olarak Meclis' e devam eden babamın evde başlıca uğraşı İngilizce öğrenmek ve İngilizce tarih ve siyaset kitaplarını okumak olmuştur. Haftada iki üç gün ayrı ayrı gelen iki hoca ile birlikte birkaç saat hiç aksatmadan çalışırdı. İki hocadan biri Baker adında bir İngiliz dil öğretmeni idi. Babama alışılmış anlamda İngizlice dersleri verir, telaffuz şeklini, grameri ve sözcükleri öğretirdi. Ayrıca her derste, İngiliz edebiyatının tanınmış bir eserinden parçalar okurlardı. İngilizceyi en doğru şekilde telaffuz edebilmek için, örneğin the kelimesini tam İngilizler gibi söyleyebilmek için babamın çok uğraştığını ve bize sofrada bunun nasıl yapılacağını anlattığını hatırlıyorum. Öteki hoca Şekip Engineri Robert Kolej mezunu bir iktisatçı idi. Onunla babam İngiliz siyaset tarihine ait kitaplardan bölümler okur, özellikle de İngiliz parlemento tarihi üzerinde dururlardı.


Sabahleyin kütüphanede babamın Mr. Baker' le çalışması, yüksek sesle okuması, daha iyi telaffuz edebilmek için aynı kelimeleri tekrar tekrar seslendirmesi koridordan geçerken duyulurdu. Öğle yemeğinde biraraya geldiğimizde büyükannem, "Talebe gibi uğraşıyorsun oğlum, bu kadar zahmete ne gerek var, bu yaştan sonra niye bu kadar yoruyorsun kendini?..." diye sitem ederdi. Babamın yanıtı hep aynı olurdu:


"Aaa, olur mu anneciğim, yaşım ne başım ne, daha istikbalim var benim!..."


O zaman, 1937' de babam elli üç yaşında idi.


....Şunu da söyleyeyim ki, babam yabancı dil öğrenmeye bu kadar önem vermekle birlikte bunun bir araç olduğunu, esas amacın insanın mesleğini iyi öğrenmesi ve uygulaması olduğunu hiç unutmazdı.






Etkilenmemek mümkün mü?



Bir başka örnek ise:





Muazzez İlmiye Çığ.

Onun 40 yaşından sonra İngilizce öğrendiğini, 76 yaşında ilk kitabınızı yazdığını, 82 yaşında bilgisayarı öğrendiğini ve ne yazık ki 92 yaşında da sanık olduğunu biliyor muydunuz?

Ne dersiniz, hala "Bu işler için çok yaşlıyım!" diye düşünüyor musunuz?

(*) Kullanılan fotograflar www.devletarsivleri.gov.tr ve www.corum.bel.tr sitelerinden alınmıştır.

20 Aralık 2006

İçimizdeki Çocuk İçin Müzeler


Sait Faik öykülerinden "Bulamayan" ı çok severim.

Öykü Arşimet Kanunu' nu kullanarak ağırlığı olmayan bir gemi yaratan Alim' le ilgilidir. Bir bankada muhasip olarak çalışan kahramanımız gerçekte ağırlığı olmayan bir gemi yaratmış değildir tabii ama bu işe o kadar içten, o kadar safça ve çocukça bir inançla sarılmıştır ki kimse düşüncesinin aksini ispat etmeye cesaret edemez. Belki de içindeki çocucuğu öldürmek istemezler.

İçimizdeki çocuk...
Hani büyüdükçe ihmal ettiğimiz, kimi zaman varlığından utandığımız ve yok saydığımız çocuk. Artık koca koca adamlar olduğumuz için kendimize yakıştıramadığımız çocuk. Ya da artık büyüyüp de hayat kavgasına girdiğimiz için unutup gittiğimiz çocuk.
Azıcık kulak verip dinleseniz belki yine de sesini duyarsanız. Eğer sesini duyarsanız alın onu bir müzeye götürün. Mesela Sunay Akın' ın müzesine.
İstanbul Oyuncak Müzesi' nin temeli müzeciliğin değerini ve önemini kavrayan Sunay Akın tarafından, Berlin' de bir antikacıdan alınan bir oyuncak at ile atılmış. Zamanla gelişen müzede şu anda 500 metre karelik bir alanda oyuncak trenlerden uzay gemilerine kadar her türden yaklaşık 4000 adet oyuncak sergileniyor. Bir zamanlar tahta oyuncaklarla, bez bebeklerle oynayan, tel arabalar çeviren 'büyük çocukluklar' a çocukluklarını hatırlatmak için Eyüp Oyuncakçısı da unutulmamış.
Orayı gezdikten sonra bir de Museum of Childhood' u gezin.
Oyuncak ayılardan, porselen bebeklere kadar çeşit çeşit oyuncağı görmek belki de uzun zamandır içinizde sessiz kalmış o masum çocuğu mutlu edecektir.
(*) Kullanılan fotograf www.oyuncax.com sayfasından alınmıştır.

17 Aralık 2006

Cengiz Han Sergisi (2)





Cengiz Han ve Mirasçıları sergisi hakkında yabancı basından bir haber:




Ülkemin dünya basınında kültürel bir haberle yer alması mutluluk verici.


11 Aralık 2006

Askıdaki İhtiyaç


Aslında hiçbir kötü alışkanlığım yoktur...yani kahve bağımlılığımı saymazsak.

Yemeklerin üstüne 'bol köpüklü bir orta kahve'ye asla hayır demem, diyemem. Hele de o kahve kısık ateşte, sabırla ve emekle yapılmışsa...ikram edildiğinde o nefis aroması burnumu şenlendirdiyse...şekerin miktarı tutturulmuşsa...değmeyin keyfime. Beni anlayabilmeniz için sizin de aynı zevki paylaşmanız lazım.

Zaten öyle değil midir; kendinizi karşınızdakinin yerine koyup neler hissettiğini anlayabilmek biraz da aynı duyguları yaşamış ya da yaşıyor olmaktan kaynaklanmaz mı? Aynı şeylere önem vermekten? İhtiyaç duymaktan?

Kahveye düşkünlüğümden olacak, aşağıdaki hikayeyi çok severim:

İtalya' da bir kahve evine giren bir adam 2 kahve siparişi veriyor ve "bir tanesi askıda" diyor. Garson bir kahveyi verip, bir kağıdı askıya asıyor. Ardından birkaç kişi daha geliyor, 1 fazla sayıda kahve sipariş veriyor ve o fazla kahveyi yine "askıda" istiyorlar. Bu böyle gün boyunca sürüyor ve bazı müşteriler askıda kahve söylemeye devam ediyorlar. Böylelikle askıda epey kağıt birikiyor. Derken içeri fakir olduğu her halinden belli bir adam gelip "askıdan bir kahve" söylüyor. Garson adama kahvesini sunup askıdaki kağıtlardan birini indiriyor. Yoksul adamsa kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıkıp gidiyor. (*)

Bu hikayenin güzel tarafı insanların paylaşmayı bilmesi; o zevke ulaşamayanların ya da ihtiyaç sahiplerinin ne hissettiklerini bilip onlarla paylaşmaları. Bu ihtiyaç hikayedeki gibi bir bardak kahve olabilir, ya da bir ekmek veya bir tas çorba gibi daha yaşamsal bir ihtiyaç olabilir.




Her zaman bedeni doyurmak yetmez, bazen ruhu da doyurmak gerekir. Ve bu da ruhunu doyurmak isteyenlere:

Dediğim gibi, yaşamsal olsun ya da olmasın önemli olan paylaşmayı bilip bir ihtiyacı karşılamak.
(*) Hikayenin orjinali İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica' nın bir röportajında yer almakta olup, asıl adı "Caffee Sospeso" dur.

9 Aralık 2006

Cengiz Han Sergisi



Kimileri için bir cani kimileri için bir kahraman...


Savaşlardan şavaşlara koşturan ve tarihte iz bırakan bir hükümdar olan Cengiz Han, Picasso ve Rodin' den sonra İstanbul' a, Sabancı Müzesi' ne konuk oldu.

Serginin içeriğini Moğolistan' ın en önemli müzelerinde sergilenen eserler başta olmak üzere, Asya ve Avrupa' dan birçok kolleksiyona ait eserler oluşturuyor.
Toplam 600 eserden oluşan sergi, 8 Nisan' a kadar sanatseverlerin ziyaretine açık.


(*) Kullanılan fotograf www.asianreporter.com sayfasından alınmıştır.




6 Aralık 2006

Anitta' nın Laneti

Ekonomi ile ilgili alanlarda çalışanlar ya da ekonomi olaylarını yakından takip edenler Mahfi Eğilmez ismini çok iyi bilir; 1997 yılına kadar Hazine Müsteşarı olarak görev yapmıştı.

Ancak; Eğilmez' in bilinmeyen -ya da az çok bilinen- bir diğer yönü Hitit Uygarlığı' na olan ilgisi ve bu konudaki derin bilgisidir.

İlgisinin nedenini

"Hitit uygarlığı en az Mısır uygarlığı kadar eski ve zengin. Üstelik bu uygarlığın dünyaya tanıtılmasında Türk araştırmacıların büyük katkısı var. Buna karşın tanıtım yeteri kadar yapılamamış. En azından Mısır'ın yaptığı kadar bir tanıtım yapılmadığı ortada. Hattuşa'yı gezmeğe giden herkes bunu kendi gözleriyle görebilir. Piramitleri gezen yüzlerce turiste karşılık Hattuşa'yı gezenlerin sayısı bir elin parmakları kadar az. Oysa Hattuşa inanılmaz zenginlikte bir yer. Biraz çabayla biraz düzenlemeyle burası dünyanın ilgi odağı olabilir. Dünyada 4000 yıl öncesine dayanan kaç tane uygarlığın kalıntıları var ki? Biz Ankara'nın amblemindeki Hitit güneşini değiştirmekle uğraşırken Mısırlılar neler yapıyor dersiniz?" (*)

diyerek özetleyebiliriz. Hak vermemek mümkün değil.

2002 yılında sırf meraktan "Anitta' nın Laneti" isimli kitabını aldım. Ancak; kısmetsizlikten mi desem yoksa önyargılı davranıp iyi bir çalışma olacağına ihtimal vermediğimi itiraf mı etsem bilmiyorum, sebep ne olursa olsun sonuçta kitabı kütüphanemde oldukça uzun bir süre 'dinlendirdikten' sonra nihayet geçtiğimiz ay elime aldım. Ve bu kadar geç kaldığım için çok pişman oldum.

Çünkü: Eğer ilgi alanlarınız içinde tarih ya da arkeoloji yoksa bu konuda kitapları okurken sıkılabilirsiniz. İsimler ve olaylar size karışık gelebilir. Ama bu diğerlerinden farklı; olayların kurgusu, bilgiyi veriş şekli ve akıcılığı ile elinizden düşüremeyeceğiniz bir kitap.

2 gün boyunca öğle tatillerim dahil bulabildiğim her fırsatta, büyük bir ilgi ve heyecanla kitabı okudum. Hani soluksuz okudum derler ya, aynen öyle işte.

Bittiğinde ise böyle zevkli ve güzel bir kaynağın okullarda okutulup okutulmadığını merak ettim. Yaptığım küçük araştırmaya göre ne yazık ki okutulmuyor. Keşke olayları ders kitaplarının sayfalarından çıkarıp bu tür kitaplarla günlük hayatlarına sokabilsek. Böylece çocuklarımıza hem bilgi vermiş hem de kitap okuma alışkanlığı kazandırmış oluruz.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda hangi medeniyetlerin, ne şekilde hüküm sürdüğünü ve neden yıkıldıklarını iyi bilmemiz lazım. Çünkü kitabı okurken de göreceksiniz, tarih gerçekten tekerrürden ibaret.

Umarım en kısa zamanda sizde okursunuz.

(*) Mahfi Eğilmez' in sayfasından alınmıştır.

Sonsöz: İtiraf etmeliyim ki, ekonomi ile ilgilenenleri anlamakta zorlanıyorum! Bir bakmışsınız Akın Güngör gibi bir bankacı emekli olduktan sonra üzüm yetiştirmeye başlamış ve hobisini gelir kaynağına dönüştürmüş, bir bakmışsınız Mahfi Eğilmez gibi bir bürokrat tarihle ilgilenmiş ve hatta kazılara katılmış, ya da bir bakmışsınız bankacının biri kendini sanata vermiş ve hatta bu konuda bir blog açıp denemeler yazmaya başlamış!!!

5 Aralık 2006

Animasyonun Gücü


Hommer Simpson başta olmak üzere Simpson ailesine hayranlığım yıllardan beri sürüyor. Çevre sorunlarından ayrımcılığa, kapitalizmden cinselliğe birçok konuyu mercek altına alan dizide karakterler de birbirinden ilgi çekici:
Marge' ın tüm evi idare eden ama kendine güveni olmayan ve bir dönem mutluluğu kumarda arayan 'kusursuz ev kadını' tiplemesi;
Lisa' nın yaşının üstünde zekası ile feminist, çevreci ve vejateryan sanatçı kişiliği;
Bart' ın yalnızlıktan korktuğu için yaramazlık yaparak ilgiyi üstüne çeken tavrı;
Maggie' nin dünyanın en zeki ama en yavaş büyüyen bebek oluşu ve tabii ki Hommer' ın düşük zekası nedeniyle her daim başarısız bir insan ama çocukları için özverili baba oluşu.
Aslında dikkatli bakıldığında karakterler çevrenizde kanlı canlı örneklerini görebileceğiniz kişiler. Ve hatta ailenizde rastlayabileceğiniz kadar size yakınlar.
İşte Simpsonlar' da olduğu gibi, senaristler bu karakterleri kullanarak gerçek dünya kahramanlarının anlatamadığı şeyleri daha rahat anlatabiliyor. Onların olaylara tepkisi ve yorumlayışı, hayatı ele alışları insan davranışlarına ayna tutuyor. Bizi bize, en komik halimizle anlatıyorlar.

Ve az önce okuduğum haberde gördüğüm üzere "Küçük Bush: Amerikan Sakini" nde olduğu gibi bazı şeyleri anlatmak için yine animasyon devreye giriyor.


Haberi NTVMSNBC sayfasında okudum:

Anladığım kadarıyla, gelecek yıldan ititbaren yeni bir çizgi kahraman dünyaya hakim olacakmış. Sanırım adaşının yapamadığını yapacak!!
Detaylar haberin içeriğinde olduğu için tekrara kaçmamak için burada yazmıyorum. Sadece bekleyelim ve görelim diyorum; bu çizgi dizi Amerika' da fırtınalar koparacak mı ve tutulacak mı?

Nihayet!!


"İnsan kendini yalnızca insanda tanır."

Goethe

Geçtiğimiz haftalarda kitapçıda raflara göz gezdirirken bir dergi buldum; edebiyat üzerine.
Genelde edebiyat dergileri beni biraz huzursuz eder. Orada yorumlanan kitabı aynı şekilde yorumlayamamaktan, daha da kötüsü okuyup da hiç anlayamamaktan korkarım. Onlarsa o kadar güzel yazarlar ki kendime bakıp bu kadar yetersiz olduğum için hayıflanırım.
Yalnız; bu kez dergiden korkmadım.
Zengin içeriği ve sade yorumlarıyla ilk anda kalbimi kazandı.
Tanışma sayımızda Simone De Beauvoir' ın "Kadın olarak doğulmaz, zamanla kadın olunur..." sözü manşetti. Etkilendim; özellikle de Mandarinler kitabına da konu olan aşkına yazdığı mektubunu okuyunca tarzından çok etkilendim.
Ayrıca James Joyce' dan Dublinliler' i okumuş biri olarak 'Ulysses' i okumaya cesaret edemeyen ben, onun hakkındaki yazıyı okuduktan ve İncil' den sonra en çok tartışılan kitap olduğunu öğrendikten sonra birazcık olsun cesaret kazandım.
Bir sonraki hafta manşet "Fakat dostum siz bir dahisiniz..." di. Konularsa; Mayakovski, Thomas Mann, Ezop ve Sait Faik Abasıyanık...Tam da Sait Faik' ten 'Son Kuşlar' ı okuduğum sırada güzel bir tesadüf oldu.
Bu haftaki sayıyı merakla bekliyorum.
Alkım Yayınları' ndan K Dergi anlaşılır bir edebiyat dergisi olmanın yanı sıra uygun fiyat politikası ile çok ilgi görecek gibi.
Edebiyatla ilgilenenlere en azından bir kere denemelerini tavsiye ederim.


26 Kasım 2006

Büyük Utanç

Yıllar önce Elçin Tapan' ın "Ben Mutlu Bir Down Annesiyim" isimli kitabını okumuştum.

Kitap, ailenin büyük heyecan ve umutla beklediği bebeklerinin zihinsel engelli olduğunu öğrendikleri an yaşadıkları şok ile başlıyordu. "Neden o?" sorusuna cevap bulmak çok zordu ama bebeğin geleceği için karar vermek daha da zordu; bu bebek dünyaya gelmeli miydi gelmemeli miydi?

Aile gerçekten takdir edilecek bir fedakarlık yaptı ve yaşayacaklarının bilincinde çocuklarından vazgeçmedi; sevgi ile bağırlarına bastı, o kadar ki sevgili Erel hiç bir zaman "anormal" olduğunu hissetmeden hayatına devam etti.

Kitap beni çok etkilemişti. Aynı durumda ben olsam ne yapardım, bunu uzun süre düşündüm. Evet, insan lafa gelince rahatlıkla "Aa! Tabii ki ben de öyle yapardım. Evlat bu, hiç terkedilir mi?" diyor ama ya uygulamaya gelince? Sabırla, ilgiyle, sevgiyle ve fedakarlıkla hayatını sürdürmek; yapamadıkları için onu suçlamamayı öğrenmek ve yaşattıkları için onu affedebilmek... Aslında çok zor bir karar.

Peki, diyelim ki ailenizden kimsede zihinsel bir engel yok ve sizin böyle fedakarlık yapmanız gerekmiyor. Ama dışarıda bir çok aile bu sorunla karşı karşıya. Onlarla karşılaştığınızda vaadettiğiniz kadar anlayışlı ve yardımsever misiniz? Cevap vermeden önce iyi düşünün lütfen.

Engeli bir insanı "anormal" olarak ve belki bir "ucube" gibi görüp dışlamak kolaydır çünkü böyle davranmak çaba gerektirmez, ama doğru olan onların farklılıklarının bilincinde olup iletişim kurmak değil midir? İçinde bulunduğumuz dünyayı her türlü canlı ile birlikte paylaştığımızı ve onların da en az bizler - yani biz normal insanlar- kadar söz sahibi / hak sahibi olduğunu unutmadan yaşamamız gerekmez mi?

Bu soruların tümüne olumlu cevap veriyorsanız anlatacağım olayı siz de benim gibi insanlığınızdan utanarak okuyacaksınız demektir.

Ankara Devlet Tiyatroları Altındağ Tiyatrosu' nda 25.11.2006 tarihinde 'Son Kuşlar' isimli oyun sergileniyordu ve ben de izleyiciydim. Başta herşey normaldi, olması gerektiği gibiydi. Genci - yaşlısı, eğitimlisi - eğitimsizi, kadını - erkeği, engelsizi - engellisi, salonda bulunan herkes oyunu izliyordu.

Semih Sergen tarafından yazılan oyundaki karakterlerden biri komik bir tiplemeydi ve bazı sözleri ya da haraketleri salonda gülüşmelere neden oluyordu.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Yaşını başını almış bazı 'normaller' (?) salondaki zihinsel engelli bir izleyicinin verdiği tepkileri 'uygun' görmediler!? Rahatsız oldukları için oyunu izleyemiyorlarmış! Ve bu nedenle bu insanların içeri neden alındıklarını, neden oyunu izlediklerini sorgulayıp onları orada istemediklerini belirttiler.

Sırf bize benzemedikleri için insanları dışlamak...Onların hak sahibi olmadığını belitecek kadar kendini üstün görmek...

Burada üstünlük nedir? İtiraz edip, karşısındakine saygı duymayan bu insanlar ya oyundan çıktıktan sonra bir kaza sonucu zihinsel engelli haline gelseler ne olacak? Sonuçta her sağlıklı insan potansiyel engelli değil midir?

Tarihi, zayıfa verdiği desteklerle dolu, güçsüzü koruması ile övünen ve dini, dili ve ırkı ne olursa olsun ayrım yapmayan bir ulusun insanlarının, insan olduklarını unutup sırf farklılıklarından dolayı başka insanlara ikinci sınıf muamelesi yapması beni gerçekten çok üzdü ve utandırdı. Eminim ki sizi de aynı derecede etkilemiştir.

Ama yine de biz onların yaptığını yapmayalım; onlar gibi olup kendilerini normal sanan bu insanları cehaletlerinden dolayı dışlamayalım. Hem onlarla hem de engelli arkadaşlarımızla daha çok bir araya gelelim ve onlara paylaşmayı öğretelim.

Bu yüzden dilerim ki Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bu konuda ilk adımı atar ve tüm engelli arkadaşlarımızın oyunlara daha fazla sayıda katılımını sağlar.

10 Kasım 2006

Saygıyla...





Ey Türk gençliği !
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927

5 Kasım 2006

Bir Gemiyi Batırmak

Bu sabah uyandığımda Ankara karla kaplıydı. Böylelikle kış benim için resmen başlamış oldu.
Bu güzel manzara karşısında elimde bir fincan sıcak çikolata ve yanımda gazetelerle sıcacık evimde oturmuş keyif yapıyordum ki Sabah Gazetesi' ndeki bir haber dikkatimi çekti. Sitede paylaşmadan edemedim:

http://www.sabah.com.tr/cp/hob105-20061105-102.html

Tarihi mirasımıza sahip çıkmıyoruz diye üzülürken bu haberi görmek beni hem çok mutlu etti hem de umutlandırdı.
Umarım bu tür çalışmalar destek görür ve nice güzel örneklerle devam eder.

4 Kasım 2006

Ankara Caz Derneği

Yıllar önce 'Jazz' isimli derginin bir sayısında İstanbul' daki caz derneğinin sadece caz sanatçılarını üyeliğe kabul ettiğini, ama Ankara' daki derneğin herkese açık olduğunu okumuştum.
Bir 'cazsever' olarak hemen numarasına ulaştım ve o gün bugündür derneğin üyesiyim. Sponsorlar ve üyelik aidatı ile finansman sağlayan dernek o zamanlar emekleme dönemi yaşıyordu. Aradan çok kısa süre geçmesine rağmen dernek 'koşmaya' başladı ve birbirinden güzel ve başarılı organizasyonlara imza attı.
Bu sene 10. su düzenlenen Ankara Caz Festivali' de bunlardan biri.
13-25 Kasım tarihleri arasında düzenlecek organizasyonun programını dernek sayfasında bulabilirsiniz.
Ayrıca;
Cumhuriyetimizin ve Başkentimizin hak ettiği çağdaş kültürel zenginliğe ulaşmasına ve kısıtlı imkanlarla düzenlenen festivaller, konserler ve atölye çalışmaları ile Ankara'da ve Anadolu'da cazın kitlelere tanıtımı ve caz müzisyenlerinin desteklenmesine katkıda bulunmak istiyorsanız (*)
ve caz müziğini seviyorsanız, sadece konserleri takip etmekle kalmayın; hemen, şimdi derneğe üye olun.

(*) Dernek sayfasından alınmıştır.

29 Ekim 2006

İnteraktif Bir Sergi

Sabah Gazetesi' nin bugün ki pazar ekinde ilgimi çeken bir haber oldu:

"Da Vinci, Rahmi Koç Müzesi' nde

Leonardo Da Vinci' nin, uygulanması açısından zamanının çok ötesindeki çizimleri bugünün teknolojisi ve bilgi birikimiyle hayata geçirildi. 'Leonardo: Evrensel Deha' adlı sergide tasarlanmış makinelere dokunmak ve çalıştırmak serbest. "

Da Vinci ile ilgili bir sergi, üstelik interaktif! Leonardo' nun dehasını yakından görebilmek için mükemmel bir fırsat. Kaçırmayın!

Not: Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun! Başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere, bize demokrasiyi ve laikliği miras bırakan herkese sonsuz teşekkürler.

28 Ekim 2006

‘Kitap okumak sadece azınlık içindir’(*)





NTV' nin web sitesi tarafsızlığı, içeriği ve güncelliği ile en sevdiğim 'sanat' sitelerinden biridir. Ancak bazen (işte de bütün günüm bilgisayar karşısında geçtiğinden) sitenin güncelliğine yetişemiyorum. Böyle durumlarda 'biriktirip' okuyorum.
Yalnız bu kez çok biriktirmişim ki gözümden kaçan bir haber olmuş:

" Nobel ödüllü ünlü Portekizli yazar José Saramago, kitap okumanın sadece azınlık için bir etkinlik olduğunu, herkesten okuma arzusunda olmasının istenemeyeceğini söyledi. "

Saramago' nun bunu neden söylediğini bilemiyorum. Ancak; haberi okurken ben de başka bir açıdan hak verdim: Kitap okumak azınlık işi, özellikle Türkiye' de!

Azınlık = Maddi gücü olan

Evet, benim 'azınlık' ım kitapları çıktığı andan itibaren takip eden ve kitapevlerinden alabilen okurlar.
'Korsan kitap' satışını ne etik olarak ne de hukuken doğru bulmuyorum. Ama...
İşte burada araya bir 'AMA' giriyor:
...ama bir yandan da 20 YTL' lik bir kitabın 3-5 YTL' ye satılması...Bunun alım gücü düşük okurlara cazip gelmesi...Böyle bakınca korsan kitap alıcılarına pek kızamıyorum.
Türkiye' de okuma oranının düşük olduğundan yakınır dururuz. Bunu resmi kayıtlara bakarak söylüyoruz. Ya kayıtlara geçmeyen rakamlar? Eminim onlar daha yüksektir. Çünkü kanuna aykırı olmasına rağmen satışları iyi olmasa yol boyunca satış yapan insanları görmeyiz. Demek ki, kitaplar bu fiyata satılsa bile kara geçilebilmek mümkün. Ve arz - talep ilişkisi: demek ki, okumayı seven bir toplumuz.
Biliyorum, son yazdıklarıma "Ama yazarın telif hakkı ne olacak? Yazarı kim koruyacak?" diye itiraz edeceksiniz. Ne yazık ki ben böyle düşünmüyorum; yazar okuyucusu olmayacaksa neden yazar ki? Yani önceliği okunması, hem de geniş kitlelerce okunması değil midir? Aksi takdirde, edebiyatla sanatçı kimliği ile değil de ticari kimliği ile ilgileniyormuş gibi geliyor bana. Yayınevi ile yazar arasındaki maddi anlaşmaların okuyucuya yansıtılmasını doğru bulmuyorum.

Ben 7' den 70' e değil, beşikten mezara kitap okunması taraftarıyım. Her şeyden önce kitap demek bilgi demek benim için, insanın ufkunun genişlemesi demek, hayal gücünün gelişmesi demek, gidemeyeceği yerlere \ zamanlara gidebilmesi demek ve aptal kutusuna bağımlılığının azalması demek.
Bunun için de bebeklikten itibaren kişinin önce kitap kavramına, ardından da kitap okumaya alıştırılması ve yönlendirilmesi lazım. Sonuçta 'kitap okuma' sizin için başlıca bir 'boş zaman aktivitesi' olmayabilir; ama içlerinden biri olmalı. Çünkü mazeretiniz yok: Her zevke, her ilgi alanına veya her ihtiyaca göre bir kitap bulmak mümkün. Hatta artık sesli kitaplar bile mümkün.
Ama her 'yeni çıkan' ı ya da tüm klasikleri takip etmek mümkün değil; sorun vakit yetersizliği değil, nakit yetersizliği.

Tamam, korsan olmasın ama kitap okumak 'zengin'lere özgü olmasın!! Değil mi?

Fotograf linkte belirtilen siteden alınmıştır.

26 Ekim 2006

Sevgi, Işık'la Buluştuğunda...

Can dostum telefon açıp da "Cumartesi akşam ne yapıyorsun?" dediğinde sinemaya gitmeyi önerecek sanmıştım. Ama konuşmanın devamı tahmin ettiğim gibi olmadı:
"O" geliyormuş ve can dostum 1,5 aydır bunun için hazırlanıyormuş. Biletlerimizi almış bile!
Şaşkın şaşkın telefona bakakalıyorum; çocukluğumdan "O"nu hatırlıyorum elbette ama...
Bir tarafım sevgili dostum için orada olmam gerektiğini söylüyor, çünkü bu gecenin onun için ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Tanıştığımız günden beri "O"nu sayıklar. Bu an onun için çok özel ve ben de onun yanında olmak, heyecanını paylaşmak istiyorum. Ama...ama' sı ben şarkılarını bilmiyorum ki! Ya sıkılırsam? Gerçi gazetelerde İstanbul konserini okudum ve çok etkilendim. O yüzden nasıl olacağını merak ediyorum. Kararsızım anlayacağınız.
Son karar: KESİNLİKLE GİDİYORUZ!
Cumartesi akşamı gelip çatıyor ve biz konserin verileceği alana, Anatolia Sanat Merkezi' ne doğru gidiyoruz. O kadar gerginim ki...Yol boyunca söylenip duruyorum: "Yahu, ben şarkılarını bile bilmiyorum! Vallahi rezil olacağım oralarda!! Öğretsene bir iki tane...."
Koşar adımlarla varıyoruz; daha 1 saat var!
Vaktimiz bol olunca biraz Anatolia' yı geziyoruz, içerisi şimdiden kalabalık. Güzel bir mekan ama ne yazık ki hiç ummadığımız bir sorun yaşıyoruz: Sanat merkezinin (?) tuvaletleri pislikten geçilmiyor! Bu kadar emek, zaman ve para harcanan bir yerde, mola yerlerinde bile göremeyeceğiniz pislikte tuvaletler var!
Canımız çok sıkılıyor ama o an için bu durumu görmezden geliyoruz. Çünkü bu gece çok özel bir gece, "O" yıllar sonra bizlerle birlikte!
Konser saati yaklaşıyor ama dışardaki kuyruk bitmek bilmiyor! Bu yüzden yarım saat gecikmeli başlıyor.
Nihayet beklemeler sona eriyor, konser müthiş bir ses ve görüntü ziyafeti ile başlıyor. Ve 15 yaşından 60 yaşına kadar herkes heyecan içinde.
"O"sahne çıktığında heyecan doruk noktasında; coşkuyu anlatmak mümkün değil. Ama kolay mı? İlhan İrem yıllar sonra hayranlarının karşısında!
"O" şarkılarına başlıyor... Bense şaşkın şaşkın etrafı izliyorum. Aklımda tek bir düşünce var:
Seyircilerin tamamı ayakta; tek yürek, tek ses...Sadece O' na duydukları hayranlıkla böyle bir ortam yaratmaları mümkün olabilir mi? Üstelik yıllardır ortalıkta olmadığı halde hala hayranları olabilir mi? Malum, günümüzde "popülerlik" ve "ün" sezonluk! 15 dakika için herkes şöhret!
Başka bir sebebi olmalı, herkesi bu kadar coşturan başka bir sebep! Sonunda sebebi buluyorum: "Mutlaka benden gizli bir araya gelip çalışıyorlar!" ve açıkçası çağrılmadığım için bozuluyorum.




Sahnedeki adam hatırladığım İlhan İrem' e benzemiyor; olgunluk çağında, göbekli, saçları biraz dökülmüş bir adam...mı acaba? Evet, fiziği yıllar içinde değişmiş. Ama sesi? Sesi hala tanıdığım, bildiğim İlhan İrem. Hani bazı sesler vardır ya, çocukluğumuzdan kalma...Hani hatırlayınca garip bir huzur içimizi kaplar. Hani "çocukluğumuza döneriz". İşte öyle bir ruh hali içindeyim; çocuklar gibi şenim, mutluyum...
Sözleri bilmiyorum diye yol boyunca söylenen ben 2,5 saatlik konser boyunca ayakta, koronun bir parçası olarak konseri izliyorum! Dinledikçe şarkıları hatırlıyor ve eşlik ediyorum. Bulutların üstünde gibiyim...

Evet, sevgili dostum Menderes sayesinde 14 Ekim Cumartesi akşamım böyle geçti; coşkuyla, mutlulukla, heyecanla..."Oradaydım" diye çocuklarıma anlatacağım anlardan biriydi benim için.

Konserin sonunda ne oldu derseniz...Açıkçası hiç bitsin istemedik. Bütün uğraşlarımıza rağmen (ayakta uzun süre alkışladık) sadece 1 kere sahneye getirebildik onu. Olsun...Herşey mükemmeldi!


14 Ekim akşamı, Ankara' da Işık ve Sevgi buluştu. Ve tüm "sevecenler" de oradaydı...

20 Ekim 2006

Muammer Yanmaz' ın Yeni "40" Projesi

Aşağıdaki haber bugün yayınlanan Hürriyet Gazetesi' nden:

"40 yıl sürecek 40 Hayat projesi

Fotoğraf sanatçısı Muammer Yanmaz, ünlüleri metro istasyonlarında görüntülediği "40 İstasyon Paris" ile "40 İstasyon New York", "40 Yönetmen" ve tiyatro sanatçılarını ayna karşısında görüntülediği "40 Ayna" projelerinden sonra tam 40 yıl sürecek bir başka 40’lı projeye başladı: 40 Hayat.
Bu yeni projede Yanmaz, Amerikan Hastanesi’nde 40 doğumu fotoğraflayacak ve doğan bebekleri belli aralıklarla 40 yıl boyunca görüntülemeye devam edecek. Böylece "yaşayan" bir proje gerçekleştirmiş olacak. Amerikan Hastanesi’nin desteğiyle geçtiğimiz günlerde başlayan projenin ilk sergisi, 40 bebeğin doğumlarındaki fotoğraflarından oluşacak. " (*)

Bundan daha yaratıcı, bundan daha heyecan verici bir proje olabilir mi? 40 yaşamı takip etmek!
Dilerim bende bu projenin sonunu görecek kadar uzun yaşarım!

Ellerine, beynine sağlık Muammer Yanmaz!

(*) Haberi detaylı okumak isteyenler için: http://www.hurriyet.com.tr/cuma/5290616.asp?gid=67

9 Ekim 2006

Sunay Akın


Geçen sene Ramazan ayında, bir televizyon kanalında iftardan az önce Sunay Akın' ın programı başlardı. Hani o "Ayyy...Ayyy..." lı, abartılı gösterilerle dolu, hani televizyonun gerçek anlamda "aptal kutusu" olduğu programlar gibi değildi; sade, eğitici, kah hüzünlü kah eğlenceliydi...

İlk başlarda pek dikkatimi çekmemişti çünkü eğitici olsun derken insanı sıkan programlardan biri sanmıştım. Ama bir gün gözüm takıldı ve ne kadar yanıldığımı gördüm.

Her şeyden önce Sunay Akın içten ve akıcı uslübu ile seyirciyi hemen etkisi altına alıyordu. Çünkü samimiydi. Çünkü "Nerede o eski Ramazanlar?" gibi klişe sözlerle değil de hala aynı heyecanı duyarak çocukluk günlerini anlatıyordu. Çünkü farkettim ki o bizden biriydi; bizim hissettiğimiz gibi hissediyor, bizim özlediğimiz şeyleri özlüyordu.

Beni etkileyen ikinci şey ise konuklarıydı. Galiba magazin programlarının etkisiyle her ünlüyü / starı "şans eseri" bir yerlere gelmiş, "15 dakikalığına şöhret" sanıyorum. Gerçek sanatçı her zaman ünlü ya da star olarak adlandırılmıyor ya, ünlü olanın sanatçı olup olmadığını sorguluyorum. Ama Sunay Akın' ın konukları kaliteli, kendini alanlarında hatta diğer alanlarda eğitmiş, örnek alınacak derecede işlerine bağlı ve çok mütevaziydi. Yani Sunay Akın konuklarını ünlü ama gerçek sanatçılar arasından seçmişti.

Ve son olarak - ki bu beni en çok etkileyen kısımdır - ezan okunmadan az önce, o kısacık arada ekrana yerli ressamlarımızın eserleri geliyordu! Yani o zamanı bile insanlara birşeyler öğretmek için harcamıştı.

Ama ne yazık ki bu güzel program bu sene yok. Halbuki dilerdim ki Ramazan ayı ile sınırlı kalmayıp devam etsin. Her gün olmasa da en azından haftada bir kez...Sanırım her iyi şeyin başına gelen bu programın da başına gelmiş ve "reyting tanrıları" na kurban edilmişti.

İyi şeylerin kıymetini ne zaman bilebildik ki?!?

6 Ekim 2006

Etnografya Müzesi - Ankara


Geçtiğimiz pazar günü arkadaşımla "Ankara Turu"muzun 2. durağı olan Etnografya Müzesi' ndeydik.
Açıkçası gitmekte kararsızdım çünkü müzecilik ülkemizde pek gelişmemiş olduğundan yine hayalkırıklığına uğramaktan korkuyordum. Bir gün önünde uzun kuyruklar olan ve sergilenen eserler hakkında bilgi sahibi görevlilerin bulunduğu bir müzemiz olduğunu görebilecek miyim bilemiyorum ama ne mutlu ki bu kez hayalkırıklığı yerine çok güzel bir sürpriz ile karşılaştım.
Etnografya Müzesi beklentilerimin - veya daha doğru bir ifade ile korkularımın - tersine gerçekten güzel bir müzeymiş.
İlk hoşuma giden şey yeri oldu; Ankara' ya hakim bir tepede kurulmuştu. Öğrendiğimize göre eskiden bu tepe müslüman mezarlığıymış. Semtte, Namazgah adı ile biliniyormuş. 1924 yılında dönemin aydınlarınca müzenin kurulmasına yönelik çalışma başlatılmış ve 1927 yılında satın alınan 1250 adet eserle müze olarak göreve başlamış.
Genelde müze olarak kamuya ait klasik mimaride binalar kullanıldığı için tek kubbeli ve mermerli mimarisi ile de alıştığım müze görüntüsünden farklıydı, itiraf etmem gerekirse bu da beni çok etkiledi. Ayrıca geniş ve bakımlı bir bahçesi vardı.
Basamakları çıkıp da içeri girdiğimiz zaman çok ferah bir alanla karşılaştık. O anda dikkat etmemişiz ama, girişte Atamızın naaşının Anıtkabir' e nakledilmeden önce korunduğu, yani bir nevi geçici kabir olarak kullanılan bölüm varmış. Ayrıca, bu konu hakkındaki fotografların sergilendiği bir de alan. Biz bu kısmı atlayıp heyecan içinde ilk kısımdan başlayarak müzeyi gezmeye başlamıştık.
Sağlı sollu iki kısımda oldukça değerli eserlerin yer aldığı uzun koridorlarda ve odalarda eserlerin sergilendiği vitrinler karanlık ama ziyaretçi vitrinin önüne geldiğinde sensörler eseri hemen aydınlatıyor. Bu durum özellikle çinilerin ve cam eserlerin sergilendiği kısımlarda bizi çok etkiledi. Çünkü karanlık vitrin birden aydınlandığında muhteşem güzellik ortaya çıktı ve biz renk cümbüşü karşısında ağzımız hayranlıktan bir karış açık kalakaldık.
Müzede ağaç oymacılığından minyatüre, folklorik giysilerden kilimlere bir çok eser sergileniyor.
Hepsi birbirinden güzel ve değerli eserler ama biz en çok rahmetli Besim Atalay' ın bağışları ile oluşturulan bölümü sevdik.
Umarım en kısa zamanda bu güzel ve değerli müzeyi siz de gezersiniz. İnanın gittiğinize değecektir.

24 Eylül 2006

Şadi Çalık, Halil Tanrıkulu ve Çağdaş Sanat Merkezi


Şadi Çalık

Geçtiğimiz ay, yurtdışından gelen arkadaşımla küçük bir Ankara turu atarken Remzi Kitapevi' ne de uğramıştık. Kitaplara bakarken Şadi Çalık adına bir kitap dikkatimi çekti ve sayfaları karıştırmaya başladım. Gördüğüm bir fotograf çok tanıdık geldi; bu, ODTÜ' deki Atatürk Anıtı' ydı.

Kitabı detaylı inceleyince Şadi Çalık' ın eserlerinin bir kısmını çok iyi tanıdığımı farkettim. Mesela Galatasaray' daki "50. Yıl Anıtı" ve Ankara Kızılay Yapı Kredi Binası' ndaki "Soyut Rölfey" gibi...Kitaba bakarken Ziraat Bankası' nın İstanbul Şubesi' nin kapısının da Şadi Çalık tarafından yapıldığını öğrendim. Rodin sergisini gezmek için İstanbul' a gittiğimde 1970 yılında yapılan bu güzel eseri görme fırsatını da buldum.

Şadi Çalık ve çalışmaları oldukça ilgimi çekmişti. Geçen hafta başında ise çok hoş bir sürprizle karşılaştım. İş yerime ve evime ters bir noktada olduğu için pek sık önünden geçmediğim Çağdaş Sanat Merkezi' nin önünde bez bir afişte "Şadi Çalık Ankara'da" yazıyordu. Ve 24 Eylül sergi için son gündü!!

23 Eylül cumartesi nihayet sergiye yetişebildim. Sergilenen eser sayısı tahminimden azdı, çoğu kez eserlerin fotografları konmuştu. Ama yine de çok hoş bir sergiydi.

Eserler içinde en çok hangisini beğendiğimi öğrenmek isterseniz, bir seçim yapmak zor ama sanırım cevabım "Virüs Entellektüel" olur. Paslanmış demir ve etrafında yeşil telle, 1970 yılında yapılan eser görünüşü ile gerçekten virüs gibiydi. Ama sağlığınızı tehdit eden bir virüs değil de iyi niyetli bir virüs... : )

Sergiyi gezerken Şadi Çalık' ın eserlerinden bir tanesinin New York Birleşmiş Milletler Binası Büyük Toplantı Salonu Fuayesine Türk hükümeti tarafından armağan edilmiş olduğunu ve hala orada olduğunu öğrenmekse çok gurur vericiydi.


Halil Tanrıkulu

Şadi Çalık sergisini gezmiş aşağı doğru inerken bir alt kattaki sergi salonunda Halil Tanrıkulu' nun heykellerinin ve çömleklerinin sergilendiğini okudum ve merak edip içeri girdim. İyi ki de girmişim. Halil Bey çok değişik ve birbirinden güzel çalışmalar yapmış.

Eserlerin altında isimlerini gösteren herhangi bir şey yok. Eserlerin ismini Halil Bey ile sergiyi gezerken öğrendim ama hüzünse hüzün, teselli ise teselli ve umutsa umut...eserdeki duygu hemen hissediliyor. Mesela birbirine sarılmış bir kadın ve bir adam heykeli vardı. Kadın adamın omzuna kafasını koymuş ve çok üzgün duruyordu. Adamsa kadını teselli eder bir havadaydı. Halil Bey' e eserin adını sorduğumda adının "Teselli" olduğunu öğrendim. Eseri yaparken kardeşini kaybeden eşini teselli edişini düşünmüştü. Duygularını bu kadar güzel, bu kadar somut ileten çok ender sanatçı olduğunu düşünüyorum.

Halil Bey, Mülkiye' den mezun olduktan sonra uzun yıllar devlete hizmet vermiş ve emekliliğinden sonra sanatla ilgilenmeye başlamıştı. Yıllar sonra Mülkiye' den kardeşlerinin ısrarı ile bir sergi açmıştı. İyi ki de ısrar etmiş ve bu sergiyi açtırmışlardı. Okuduğu kitaplardan, izlediği filmlerden de etkilenerek heykellerini yapmış Halil Bey ve birbirinde güzel eserler ortaya çıkarmış. Dilerim en kısa zamanda yeni çalışmalarını da gezebiliriz.

Birbirinden güzel bu iki sergiyi Çağdaş Sanat Merkezi' nde gezdim...ama tesadüfen. Mimarisi ile bir çok sergiye, oyuna vs sanatsal aktivitelere evsahipliği yapabilecek durumda olan Merkezin bence en büyük kusuru reklam eksikliği. Mesela o gün oradan geçmeseydim Şadi Çalık sergisini öğrenemeyecektim. İnternette araştırdığımda sergi açılışının sadece Ntv sayfasında duyurulduğunu gördüm. Halbuki Merkezin kendi web sayfası da var, ama ne yazık ki güncel değil ve bir çok eksiklik var. Adına yakışır bir şekilde Çağdaş Sanat Merkezi olabilir ama tüm bu güzel çalışmaları biz sanatseverlere de duyurması gerekmez mi?


4 Eylül 2006

Rodin


Öpüşme ( 1881 - 1882)

Tutkulu bir çift...Teslimiyet...Korumacılık...Özlem...İstek... Masumiyet...Gerçek sevgi...Gerçek aşk...
Rodin' in "Öpüşme" isimli eserini izlerken hissettiklerim bunlardı.
Sevdiği erkeğin kollarında erimiş ve onu kaybetmemek için sıkı sıkı sarılmış bir kadın; onu nazikçe ama sımsıkı kavrayan ve koruyan, gücünü ona hissettiren, varlığı ile onu rahatlatan bir erkek.
Duygular o kadar canlıydı ki...
Acaba Rodin bu eserini yaratırken kimden ilham almıştı? Rose Beuret' ten mi yoksa Camille Claudel' den mi?

Aslında "Öpüşme" nin ilham kaynağı çok farklıydı:

Francesca da Rimini ve Paolo Malatesta arasındaki aşk.

Bu aşktan esinlenerek ünlü eseri "Cehennem Kapısı" nın bir parçasını yaratmıştı. Ama "Düşünen Adam" da ve diğerlerinde olduğu gibi bu parçayı da kapıdan sökmüş ve tek başına sergilemeye karar vermişti. İyi ki de öyle yapmıştı. Kapıda kalsaydı belki de kişilik kazanamayacak ve diğerlerinin arasında kaybolup gidecekti.



Cehennem Kapısı

Sakıp Sabancı Müzesi' nde Rodin Sergisi' ni gezerken sanatçının dehasından çok etkilendim.
Eserleri o kadar canlı duruyordu ki...Yanılmıyorsam adı "Ergen Yakarış" olan eserde genç bir erkek bedeninin nasıl acı içinde kasıldığı gördüm.

Düşünen Adam ( 1881 - 1882)

Adı benim için "Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi " ile özdeşleştiğinden olsa gerek, "Düşünen Adam" heykelini depresif bir adamın heykeli olarak düşünmüştüm. Ama aslında heykelin ayakları oturduğu taşı sıkı sıkı kavramış, hayata bağlı, yüzünde umutlu ve mutlu bir ifade ile oturan bir adamı tasvir ettiğini farkettim.

Sanatçının en önemli eserlerinden biri olan "Tunç Çağı" nı ilk gördüğümde zamanında Rodin' i üzen yorumu ben de yapmış ve sanatçının gerçek boyutlardaki bu eserini modelden kalıplar alarak yaptığını düşünmüştüm. Ancak gerçek çok daha başka idi. Rodin "insan boyunda bir 'çıplak' çalışması yapıp, yeteneğini herkese kanıtlamak" (*) istemiş bunun için İtalya' da Michelangelo' nun eserlerini incelemiş ve araştırmalarla ve mücadelelerle geçen uzun bir yetişme dönemi sonucunda eserini ortaya çıkarmıştır. Ancak ne yazık ki küçücük heykellerde bile duyguları rahatlıkla yansıtan Rodin bu çalışmasında, heykelin canlılığına deha dışında bir açıklama arayanlarca kalıptan yapılmakla itham edilmiş ve sanatçı da bunu hakaret olarak algılamıştı. Heykelin gerçek değeri 3 yıl sonra Güzel Sanatlar Yönetimi' nin eseri satın alması ile ortaya çıkacaktı.

"Yürüyen Adam", "Balsac" gibi eserleri ile, aşklarıyla, dehasıyla bir usta - Auguste Rodin- İstanbul' da sanatseverlerle buluştu. Bizlere bu fırsatı veren başta Nazan Ölçer olmak üzere tüm Sakıp Sabancı Müzesi çalışanlarına ve tabii Sabancı Ailesi' ne teşekkürü bir borç bilirim.

Rodin' in yaşamı ve eserleri hakkında detaylı bilgi için kaynaklar:

http://www.lebriz.com/v3_lsd/lsd_Article.aspx?articleID=32&sectionID=1&lang=TR

http://www.rodin-web.org/frames.htm

http://en.wikipedia.org/wiki/The_Gates_of_Hell

(*) Sakıp Sabancı Müzesi tarafından yayınlanan "Heykelin Büyük Ustası Rodin İstanbul' da" adlı yayından alınmıştır.

12 Ağustos 2006

Müze Ziyaretçisi

Medeniyetlerin beşiği ülkemizde ne yazık ki müzecilik yeteri kadar gelişmiş değil.

"Topraklarımızdan çıkan her taş bir kültür kıvılcımı saçabilir. Sorun onu değerlendirmekte, yaşayan bir insan davasının geniş yüzeyinde bir mozaik taşı gibi yerleştirmekte. Arkeoloji buluntuları yalnız bilginlerin açıp okudukları kitaplarda, dergilerde ilan edilmekle kalmasın, sonra da müzecilik politikasını hala benimseyemediğimiz için seyircisiz kalan buz gibi müzelerimizde ölü birer taş gibi saklanmasın. Anadolu' nun kazı yerleri ancak birkaç yabancı turistin türlü güçlükleri yenerek kırk yılda bir gezdikleri; otlarla bürünmüş, yılanlarla dolu ulaşılmaz birer kültür mezarı olarak bırakılmasın."
Azra ERHAT - 'Mavi Anadolu' isimli kitabından

Kimbilir belki zamanla tarihimizin, kültürümüzün ve müzelerimizin kıymetini daha iyi anlayacağız. Ama dilerim ki bu konuda çok geç kalmayız ve bundan sonra yurtdışında çeşitli müzelerde sergilenen, tamamı Anadolu' dan kaçırılıp götürülen eserlerimiz olmaz.

Yine de bu konuda umutsuz değilim, çünkü yavaş yavaş da olsa konuya ilgimiz artıyor. Bana umut veren çalışmalardan biri de NTV kanalında yayınlanan "Müze Ziyaretçisi" oldu. Her bölümünü büyük bir zevkle izlediğim ve Ahmet Yeşiltepe’nin sunduğu “Müze Ziyaretçisi” Anadolu toprakları üzerinde filizlenmiş onlarca değişik uygarlıkların kültür ve tarih mirasının izini sürmeye devam ediyor.

İzlemenizi tavsiye ediyorum.

4 Ağustos 2006

Muhan Soysal' ın ardından

1995 yılında ODTÜ İşletme' de ilk dersime gitmeden bir gün önce bir arkadaşım beni uyardı:
"Ders programına bakmana gerek yok. İlk ders kesin Muhan' ındır. Aman sakın geç kalma, saat 08.45' den önce amfide ol!"
Ertesi gün erkenden gidip amfide ön sıralardan birine oturdum ve gerçekten de saat 08.45 de kapıları kapattırdı. Geç kalanları derse almadı, bir güzelde azarladı.
O anda ne kadar korkup gerildiğimizi anlatmam. İlk günümüz, ilk dersimiz: Disiplin iş hayatında önemlidir.

İlk zamanlar çok korktuk, sonra sevmeye başladık. Çok gezmiş, çok görmüş ve çok okumuş bir insandı. Ufkumuzu genişletti. Bizi hep zorluyarak kendimizi geliştirmemizi sağladı. Mesela tüm bölümlerde dersler 45 dakikayken bizim bölümde dersler 75 dakikaydı. Derler ki Muhan Hoca iş hayatında saatler sürecek toplantılara hazırlıklı olmamız, odaklanmayı iyice öğrenebilmemiz için böyle yaptırmış. Gerçi ilginç anılarımda yok değil: Yoklama yapmak yerine fotograf çektiğini söylerler, inanın bu söylenti değil. Yaptı, ben oradaydım. : )

Öğrencilerini severdi ve onlar için çok şey yaptı.

- Sıfırlarla dolu notları asardı ama kimse derslerden kalmazdı.
- Öğrencileri rahat çalışabilsin diye neler yapmadı ki? En sonunda 2000 yılında mezun öğrencilerininde desteği ile hayalindeki binayı da yaptırdı ve amfide ilk dersinde büyük bir mutlulukla ders anlattı.

Ona çok kızdığım anları hatırlıyorum ama hiçbir zaman nefret etmedim; tam tersi her zaman çok sevdiğim ve saydığım hocamdı...
Ve hocamı bugün toprağa verdik.
Öğrenci yetiştirmekte bir sanat bence, üstelik önünüze gelen malzemede seçim yapamıyorsunuz; ne geldiyse onunla harikalar yaratmaya çalışıyorsunuz. Muhan Hocam büyük bir sanatçıydı, malzemeye aldırmadan şaheserler yarattı.
Ruhu şadolsun...
Son söz: Hocam, ölüm sana hiç yakışmadı...

30 Temmuz 2006

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Ankara Kalesi' ne çıkanların gezeceği yerlerden biride Gözcü Sk. No: 2 de yeralan Anadolu Medeniyetleri Müzesi' dir.

Müzede Anadolu arkeolojik eserleri Paleolitik çağdan başlayarak günümüze kadar konolojik sıra ile sergilenmektedir. (*)

(*) Web sitesinden alınmıştır.

Hakkı Atamulu


"Cumhuriyet kuşağının, inançlı sanatçılarından biriydi."
Doğan HIZLAN


Heykeltraş Hakkı Atamulu, 1912 yılında Derinkuyu’da doğdu. Ortaöğrenimini Bursa’da tamamladı. 1934-1938 yılları arasında okuduğu Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Mahir Tomruk ve Belling’in öğrencisi oldu.
Daha sonra Almanya’ya giderek Frankfurt ve Berlin’de bir süre Garbo ve Arnobrekker ile çalıştı. II.Dünya Savaşı çıkınca, 1939 yılında yurda döndü.

1946 yılında Malatya’da Nijad Sirel’le birlikte bir Atatürk, bir de İnönü heykeli yaptı. 1951’de de tasarımını Yavuz Görey’in çizdiği İstanbul Üniversitesi önündeki üçlü gurubun (Atatürk ve Gençlik Anıtı) yapımını gerçekleştirdi.
1960’da memleketine yani Nevşehir’in Derinkuyu İlçesi’ne döndü ve buraya yerleşti, belediye başkanı seçildi ve 1972 yılına kadar sürdürdüğü görevi boyunca Derinkuyu’yu bir “heykelli kent” durumuna getirmeye çalıştı. Kurduğu Kültür Sitesi’ni simgesel ve simgesel olmayan beş heykelle donattı. Türkiye' nin en yüksek Atatürk Anıtını yaptı.
Daha sonra belediye başkanlığını da bırakarak, kendini tümüyle heykel çalışmalarına verdi.
Anıt eserlerinde geleneksel anıt heykel düşüncesinden etkilenen Hakkı Atamulu' nun Atatürk - Bor ve İlk Adım - Samsun heykelleri bu etkiyi ile görebildiğimiz gibi, sert çizgili geometrik biçimlere yervermesinden dolayı soyut etkilere de açık bir tarzda çalıştığını da söyleyebiliriz.
1970' lerin sonralarında ise sanatçı figüratif anlayıştan ayrılmış ve tümüyle soyut çalışmalara yönelmiştir.
Eserlerini, kitaplarını, derlediği otantik eserleri Erciyes Üniversitesi' ne bağışlayan Hakkı Atamulu 18 Temmuz 2006 tarihine Derinkuyu' da hayatını kaybetmiştir.

Başlıca eserleri: Damat İbrahim paşa Heykeli (Nevşehir, 1946), Atlı Atatürk Anıtı (Nevşehir, 1961), Atatürk Anıtı (Erzurum, 1965).

5 Temmuz 2006

Tararam



İsmi bile fıkır fıkır...

22. Uluslararsı Ankara Müzik Festivali' nde izlediğim ve etkilendiğim grup, 1996 yılında Doron Raphaeli tarafından kuruldu. Alışılagelmişin dışında müzik enstrümanları (?) kullanan grubun adı İbranice "gürültü veya kargaşa\karışıklık" anlamına geliyor.



Sahnede kimi zaman bir süt güğümü, kimi zaman variller ve kimi zaman bir "vosvos" ile izlediğimiz grap elemanları, doğal hareketleri ile sempati toplarken bir yandan da müziksel dehaları ile kendilerine hayran bırakıyorlar.



Halen "Extazira" isimli gösterilerinin turnesinde olan grubu izlerken bir saniye yerinizde oturmanız mümkün değil!! Bir anda kendinizi ritme kaptırıp onlarla birlikte tempo tutmaya ve olduğunuz yerde zıplamaya başlıyorsunuz.

Eğer olurda karşınıza çıkarlarsa mutlaka izleyin, çok keyifli zaman geçireceğinize garanti veririm.

26 Haziran 2006

Muammer Yanmaz

Ilgın



İlk fotografı 17 yaşında Zenith marka fotograf makinası ile çektiği, mahallede uyuklayan iki köpekti.

"İşte reklam ya da tanıtım fotoğrafçılığı da, bu mesleğin para kazandıran tarafı. Çok sevdiğim bir işi yaparak para kazanıyor olmaktan dolayı çok memnunum. "

...diyen Yanmaz, yıllar sonra profesyonel kimliği ile karşımıza çıktığında adı kimi zaman reklam çekimlerinin altında yeraldı, kimi zaman moda çekimlerinin...ve asıl ilgiyi seri çalışmaları ile gördü.

"Özellikle portre serileri çekiyorum. Mekan ve insanı ortak projelerde buluşturmak bence çok heyecan verici."
Muammer Yanmaz

Bazen Türk Sineması' nda kadının yerini sorguladı çalışmaları ile, bazen de Paris' te ve New York ta yaşayan Türk sanatçıları istasyonlarda fotografladı...İşte o çalışmalardan başlıklar:

1. 40 Yönetmen


2. 40 İstasyon \ Paris


3. Kadın Yönetmenler


4. 40 İstasyon \ New York


5. Türk Sineması' nda Kadın Oyuncular


6. 40 Ayna


Halen kendi adıyla kurduğu fotograf atölyesinde dersler veren Yanmaz' ın kursu sonrasında da “40 Haramiler” adı altında ortak çalışmaları sürdürme olanağına sahip olabilirsiniz.

İlgilenenler, En Sevdiklerim' de yeralan Muammer Yanmaz' ın web sitesini ziyaret edebilirler.

25 Haziran 2006

All About Jazz


Caz dinlemeyi çok seviyorum.

Bilgimi Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Count Basie, Stan Gets, Duke Ellington ve Dizzy Gillespie' den daha öteye götürmek ve günceli de takip etmek için bir site ararken All About Jazz ile karşılaştım.

Sanatçılar hakkında bilgiler, röportajlar, makaleler, ücretsiz müzik indirme, faydalı linkler ve geniş bir arşiv içeren siteyi tüm müzikseverlere tavsiye ederim.

(*) Yazıda kullanılan fotograf: Muammer Yanmaz - Kontrabas

19 Haziran 2006

Nuri İyem




Kartvizitinde 'ressam' yazan ilk Türk sanatçı...

Okuduğum en etkileyici cümlelerden biri.
Ölümünün birinci yılında değerli ressamımız Nuri İyem' i anmak istedim.

Kimdir Nuri İyem?

"Nalbant" adlı eseri

1915 yılında İstanbul' da doğdu ama çocukluğu sağlık memuru babasının işi gereği Mardin, Diyarbakır ve diğer Doğu Anadolu şehirlerinde geçti. Eserlerinde gördüğümüz kadınlar oradaki gözlemleri ile oluşmaya başladı.

Çocukken defterlerini resimlerle doldurdu İyem ve doktor olmasını isteyen babasının aksine o çoktan gönlünü resme vermişti; bu yüzden lisede okuduğu dönemde, bir gün yaptığı resimleri toplayıp soluğu Güzel Sanatlar hocası Nazmi Ziya' nın yanında aldı. Böylece Akademi macerası başladı.

Akademide İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran, Hikmet Onat, Leopold Levy ve Ahmet Hamdi Tanpınar' ın öğrencisi oldu.

1937 yılında birincilikle mezun oldu. Askerlikten sonra Giresun' a resim öğretmeni olarak atandı. Ama 1 yıl sonra İstanbul' a dönerek Akademinin yeni açılan yüksek bölümüne girdi.

Hayatının bu döneminde İyem, Avni Arbaş, Selim Turan, Fethi Karakaş, Mümtaz Yener, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Ferruh Başağa ve Agop Arad, birlikte sergi açtı. Amaçları, D Grubu'nun şekilciliğine karşı çıkarak toplumsal içerikli resim yapmak ve 2. Dünya Savaşı'nın bunalımlı ortamında sanatlarına toplumsal gerçekçi yön vermekti. İlk sergilerini 'Liman Kenti İstanbul' konusuyla Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açtılar. Bu sergiden sonra 'Yeniciler' adını aldılar. Bu çalışmalar, Türk Sanat Tarihine, ilk toplumsal gerçekçi sanat akımı olarak geçti. Orhan Veli'den Asaf Halet Çelebi'ye kadar çok sayıda şair ve öykücüyle dost oldular. İyem, Yeniler Grubu ve Liman Sergisi ile özdeşleşen tutumunu hep korudu. Hoca Ali Rıza, 14 Kuşağı ve Bedri Rahmi'nin çabalarını hep sürdürdü. (*)

(*) Özlem Köse' nin yazısından alınmıştır.

1944 yılında "Nalbant" adlı eseriyle birinci olarak mezun oldu.

1946 yılında ilk sergisini açtı. Bu yıla kadar çalışmalarını gerçekçi anlatımla üreten sanatçı, 1946 - 1960 yılları arasında iç gerçeğini yansıttığı soyut denemelerde yaptı. Böylece Türkiye' de ilk soyut çalışan ressamlar arasında yer aldı. 1960 yılından sonra yeniden figüratif resimler yaptı ve köyden şehre göç ve köylü kadın portreleri çalıştı.


Her zaman "iri iri açılmış gözleriyle yaşama kaygıyla bakan" kadın resimlerinin yaratıcısı olarak gördüğüm İyem' in neden gözleri bu kadar vurgulu yaptığını gelin kendi ağzından dinleyelim:
"...Annem yaşlı bir kadındı. Son çocuğuyum ben. Ablam bana baktı. O kadar ki, ben annemi pek sevmezdim açıkcası. Ama ablama bayılırdım. Beni dayaktan, her türlü fırtınadan korurdu... Korkunç şekilde seviyordum onu, her zaman onun peşindeydim... Anne diye bağırmazdım, abla diye bağırırdım... Uyandığım zaman bir bakardım, gözleri üstümde... Ondokuz yaşında evlendi, ilk çocuğunu doğururken de öldü. Ve bir suçluluk duygusu var bende şimdi. Sanki ben ablamı kurtarabilirdim. Buna benzer tuhaf şeyler yaşadım ben. Resimle uğraşmaya başladığımda hep bir kadın vardı. İlk zamanlar çok kötü şeyler yapıyordum. Giderek bu kadın portresi gelişti bende. Sonunda... "göz" benim tablolarıma giriş için bir anahtar olmaya başladı."

Nuri İyem' i 18.06.2005 tarihinde 90 yaşında kaybettik.

Bu yıl ilki düzenlenen Nuri İyem Resim Ödülü’nü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü öğrencisi Cihan Zafer Gazioğlu kazandı.

Daha detaylı bilgi için: http://www.lebriz.com/v3_artst/artist_Home.aspx?artistID=36&lang=TR

18 Haziran 2006

Eczacıbaşı Sanal Müzesi

Ne yazık ki Ankara müzeler açısından zengin bir şehir değil. Mecburen sanal ortamlarda gezerek bu açığı kapatmaya çalışıyorum.
Aramalarım sırasında bulduğum ve büyük bir zevkle takip ettiğim müzelerden bir tanesi "Eczacıbaşı Sanal Müzesi" oldu.
Kullanım kolaylığının yanı sıra çok eğitici bir site olma özelliği taşıyor.
"Kolleksiyonlar" başlığına girdiğiniz zaman 'Eczacıbaşı Kolleksiyonu', 'Uluslararası Sanat Yapıtları Kolleksiyonu' ve 'Ulusal Sanat Yapıları Kolleksiyonu' alt başlıklarını görebilirsiniz. İşte bu başlılardan bazı seçmeler:

Eczacıbaşı Kolleksiyonu












Burhan Doğançay - Galata


"Harita Yarbayı Ressam Adil Doğançay'ın oğlu olan Burhan Doğançay'ın belleğinde, memleketinin her köşesini hem harita paftalarına hem de tuallerine işleyen babasının anısı herhalde kalıcı izler bırakmıştır. Onu "112" dünya ülkesine taşıyacak olan "seyyah" kimliğinin tohumlarını o yıllarda, o gezilerde aramak yanlış olmasa gerek... Doğançay'ın herkesce bilinen sanatçı kimliğinin yanı sıra, gençliğinde başarılı, amatör milli bir futbolcu olduğu genellikle unutulur; onun kesintisiz çalışma temposunda, üretkenliğinde, geziciliğinde, "Çağdaş Sanat Müzelerinin Gerekliliği" gibi sanatsal sorunlarımızı yılmadan gündeme getirmesinde bu yanının da izleri sezilebilir.... Seçtiği tekniklerin -suluboya, fotograf, guaş, kolaj, akrilik gibi- hızlı çalışılabilecek ve "anı saptayabilecek" özelliklerde olduklarını biliyoruz. "Enstantane Avcısı" veya "Golü Koklayan Acar Forvet" uygun anı ve açıyı yakaladığında deklanşöre basar veya şutunu atar. Örneğin onun "Şeritler ve Gölgeler" dizisi; günışığının deviniminin duvarlardaki afiş yırtıklarında yarattıkları estetiği yakalayan "gözü"nün, sonra bunu maketlerle, çeşitlemelerle soyut kendine özgü bir kaligrafiye dönüştüren doğu-batı kültürünü özümsemişliğinin sonucudur...Aşk teması - "kalp motifi"- evrensele örnek olarak gösterilebilir; politik terminoloji ise her ülke için çok farklı olabilmektedir. Otuzbin dialık, 106 ülkenin kent duvarlarını belgeleyen "Dünyanın Duvarları" projesini 20 yıldır sürdüren sanatçının resimlerinin alt yapısını da bu duvarlara ilişkin gözlemlerinin oluşturması şaşırtıcı değildir. Ressam Doğançay'ı bıkmadan usanmadan kent duvarlarına ve son dönemde de kapılarına yönelten, insanların buralarda bıraktıkları "Yaşanmışlık İzleri"dir. Bir söyleşisinde Afrika'da beyazlardan kaçan "Bushman"ların sığındıkları mağaralarda yoksun kaldıkları dışarıdaki doğayı inanılmaz bir güzellikte o mekanın iç duvarlarında yarattıklarına dikkat çekerek; özlemlerin, yoklukların, kızgınlıkların anlatılma yerinin her zaman her yerde duvarlar olageldiğini vurgular. Doğançay, bir ressam olduğu kadar bir araştırmacı - toplumların duygusal, sosyal ve politik dışavurumlarını önemseyen, belgeleyen-, ve de sokaktaki insanın duygularını sezen, onların dertlerini paylaşan bir aydındır. Duvarlar onun yeni gittiği bir ülkeye, kente uyum sağlayabilmesini, o toplumu çözümleyip insanlarıyla kaynaşabilmesini sağlayan ipuçlarının imlerini de barındırmaktadırlar.Yaygın olarak sanıldığının aksine, Doğançay'ın sanatı hiç de soyut bir sanat değildir; son derece somut bire bir "insan izleri"nden yola çıkan, onları tualinde yineleyen, sonra da o izleri yaratan insanlardan birisi gibi - kendisini o sokak köşesinde hissederek veya varsayarak - müdahaleler yapan bir yaklaşıma sahiptir...Doğançay'ı cezbeden sokaktaki birey, kurulu düzenin kurumları, doğa ve kentin fiziki yapısı arasındaki bu çatışma ve iletişim çabası olmalıdır; onun sanatını soyut yerine, "duygusal, sosyal ve politik" olarak nitelendirmemiz bu nedenledir. O, yirminci yüzyılın vahşi kent görünümlerinin duvarlarını hem o kentin, hem o anın, hem de o anki kendi varlığının "El Falı"na bakarcasına inceler, fotograflar ve resmeder. Dünya kentlerinin duvarlarında düzen ile, para ile "ütopyalar, tepkiler ve tek bireylerden tüm topluma iletiler" bir arada izlenebilirler. Sanatçıyı çeken aşk ile paranın, duygusallık ile iş usunun her an her kentte, her köşede hem farklılaşan, hem de zaman zaman çakışan zenginliği olmalıdır. Onun, "Dünyanın Duvarları" projesi, dünya halklarının sesini tıkalı kulaklara ve kalplere ulaştırmayı hedefleyen bir sanatçının, bir yolcunun, bir seyyahın kalıcılık arayışlarıdır." (1)

(1) Haşim Nur Gürel, "Eczacıbaşı Koleksiyonundan Seçmeler 1" 1999, broşüründen alıntı.
(Eczacıbaşı Sanal Müzesi sayfasından alınmıştır.)

Uluslararası Sanat Yapıtları Kolleksiyonu












Kitagawa Utamaro - Sake Partisi


"Kitagawa Utamaro, 1600-1867 yılları arasında Japonya’da hüküm süren Edo Dönemi’nde gelişen, genellikle mütevazı günlük yaşamı yansıtan ve benzersiz tahta baskılar ile tanınan popüler sanat dalı ukiyo-e’nin, özellikle katı kurallar içinde yaşayan ve “courtesan” olarak adlandırılan "Courtesan"ların karmaşık duygusal yapılarını yapıtlarına başarı ile aktarabilen en önemli temsilcileri arasında yer alıyor. Ukiyo-e sözcüğü "değişken, anı anına uymayan akıp giden dünyanın resimleri / betimlemeleri" anlamında çevrilmektedir. Sözcük aynı zamanda "hüzünlü dünya" anlamına da gelebilecek ironik bir Budist kelime oyunudur. Ukiyo-e, Japon kent merkezlerindeki moda, yüksek yaşam standartları, bedensel zevkler gibi ilgileri içeren yaşam biçimlerine de verilen isimdir. Ukiyo-e ile Edo döneminin görsel kültürü yetkin bir biçimde bu sanat örnekleri ile belgelenebilmiştir." (*)

(*) Eczacıbaşı Sanal Müzesi sayfasından alınmıştır.

Ulusal Sanat Yapıtları Kolleksiyonu












Namık İsmail - Kanepede Oturan Çıplak



"Onun kadını bir özne olarak işleme ve resimde tüm erotikliğini yansıtma konusunda vermiş olduğu karar, “Kanepede Oturan Çıplak”ında da görülür. Aynaya bakan ve muhtemelen bir davet için hazırlanmakta olan ve üzerinde sadece ilk önce giydiği çorapları ve ayakkabıları olan kadın, Cumhuriyet’in tek tip saç modasına uygun kadınlardan biri de olsa, her şeyden önce kadındır ve Namık İsmail, resimde de onun kadınlığını işlemiştir. " (*)

(*) Eczacıbaşı Sanal Müzesi sayfasından alınmıştır.

Merhabalar!



















"Bir millet, sanat ve sanatkardan mahrum ise tam bir hayata malik olamaz."

Mustafa Kemal ATATÜRK
Bir gün farkettim ki Van Gogh' a hayrandım, Rembrandt hakkında çok şey okumuştum, Munch' un eserleri hep ilgimi çekmişti vs ama ilgilendiğim sanatçılar arasında Türk sanatçılar yoktu.
Nasıl olurdu da kendi ülkemin sanatçıları hakkında bu kadar az bilgim olabilirdi? Okullarda hiç mi anlatılmamıştı? Yoksa anlatılmıştı ama ben mi kaçırmıştım?
Ayrıca neden Ankara, gezdiğim diğer başkentlerdeki gibi sanatında başkenti olamıyordu? Neden yeterli sayıda müze yoktu, neden olağanüstü sergileri Ankara'da da göremiyorduk, neden festivaller bu kadar azdı vs vs...
İşte şu an gezmekte olduğunuz, amatör bir ruhla hazırlanan bu sayfa böyle doğdu. Hangi dalı olursa olsun sanatla ilgili herşeyi araştırmak ve başkaları ile paylaşmak için...
Keyifli seyirler!
: )